Trump, Neoconlar'ın yükselişi ve küresel gerilime doğru

Suriye’nin Batılı üçlü tarafından bombalanması, sahadaki dengeleri değiştirmeye yönelik bir girişim değildi, öyle olsaydı farklı hedefler seçilirdi. Burada amaç ABD’nin yanına müttefiklerini alarak ve istediği an bahane üreterek kuvvet kullanabileceğini göstermesiydi.

İlhan Uzgel iuzgel@gazeteduvar.com.tr
John Bolton, Donald Trumo, Mike Pompeo (soldan sağa)

ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsünün Suriye’ye yönelik askeri operasyonuna iki uç bakış açısıyla yaklaşıldı. Medya ilgisini artırmak açısından her ikisi de cazip olan bu yaklaşımlardan ilki Trump’ın tweetlerindeki ciddiyetsizliğe ve seviyesizliğe odaklanırken, diğer bir bakış ise olayı bir dünya savaşı korkusuyla sundu. Yaşanan gelişmenin Suriye’deki kimyasal silah konusunun çok ötesinde bir anlamı olduğunu, içinden geçtiğimiz sürece dair önemli bir aşamayı temsil ettiğini belirtmek ve analizi bunun üzerine oturtmak gerekiyor. Bu yazıda Suriye’ye yönelik harekatın, geçtiğimiz ay yaşanan eski Rus ajanın İngiltere’de kimyasal maddeyle zehirlendiği iddiası ve bunun üzerine Rusya’ya yönelik olarak alınan sert diplomatik önlemlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini savunacağım. Söz konusu gelişmelerin Trump’ın seçim kampanyası söyleminden nasıl farklılaştığını ve bu söylem ve eylem dönüşümünün ekibindeki değişimle nasıl paralellik taşıdığını göstermeye çalışacağım.

TRUMP VE AMERİKAN SAĞINDA ÇATLAK

Cumhuriyetçi Parti’den aday olan Trump, Amerikan siyasetinde pek de etkili olamamış “Önce Amerika” akımının temsilcisi olarak kampanya yürüttü ve seçildi. Başkanlığı sırasında da, attığı tweetlerde ve söyleminde NATO’ya mesafe, dünya sorunlarıyla fazla ilgilenmeme, Ortadoğu için gereksiz maliyete katlanmama (yedi trilyonu boşa harcadık!) Afganistan’dan çekilme gibi daha içe dönük bir stratejiyi savunmaya çalıştı. Trump ayrıca lider olarak beğendiği Putin ile uzlaşmayı öngörüyordu.

1970’lerden beri Cumhuriyetçi Parti içinde güçlenen ve özellikle Reagan, Bush ve W. Bush yönetimlerinde yer alan Neocon’lar ise, Amerikan hegemonyasının zor ayağını temsil ediyorlar ve bunun içine İsrail’e kayıtsız destek sağlama gibi kendi gündemlerini yerleştiriyorlardı. Neoconlar ABD’nin küresel ölçekte sertlik yanlısı yüzünü temsil ederlerken, bunun uzantısı olarak gerektiğinde tek yanlı (unilateral) müdaheleciliği ve işgali savunuyorlardı. Afganistan ve Irak işgalleri bu grubun girişimiyle gerçekleşmişti.

Trump’ın ABD hegemonyasının müdahale ayağını geri çekmesi daha kampanya sırasında Neoconları rahatsız etti ve çoğu Bush döneminde görev yapmış ya da öne çıkmış olan Eliot Cohen ve Robert Kagan gibi Neocon’lar Trump’ın adaylığına karşı çıkan 100 kadar Cumhuriyetçiye katılarak onun uygun bir aday olmadığını ilan ettiler. Hatta, önde gelen Neocon tarihçi Max Boot Commentary dergisinin Mart 2017 sayısında Trump’ın bir “ulusal güvenlik sorunu” olduğunu söylemişti.

TRUMP’IN DÖNÜŞÜMÜ

Amerikan sistemi içindeki gerilim ilginç bir şekilde Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında değil, müdahaleci ve yayılmacı Neocon’lar ile Trump’ın temsil ettiği içe kapanmacı “Önce Amerika” sloganını savunan grup arasında yaşandı ve pek uzun sürmedi. Amerikan siyasetine ve bürokrasisine nüfuz etme imkan ve araçları bulunmayan Trump, Neocon’lardan gelen baskıya çok fazla dayanamadı. Öyle görünüyor ki Trump üç konuda sıkıştırıldı. İlki, damadı Kushner ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn aracılığıyla Ruslarla temas kurmak ve bunu bildirmemek, ki bu konudaki baskıyı hafifletebilmek için Flynn’i feda etmesi gerekti. İkincisi, konumunu kullanarak kişisel kazanç elde etmek ve üçüncüsü ise ilişkide olduğu bir kadını para ve tehdit yoluyla susturmaya çalışmak. En son avukatının ofisine yapılan baskın ve burada söz konusu suçlamayla ilgili belgelere FBI tarafından el konması Trump üzerindeki baskının boyutunu gösteriyor.

Trump göreve başladıktan bu yana kendi ekibinden ve o sırada göreve devam edenlerden 25’i ya görevden alındı ya da istifa etti. Bu Amerikan tarihindeki en yüksek sayı. Bunlar içinde Önce Amerika fikrinin savunucuları ve Trump’ın akıl hocası Steve Bannon, Stephen Miller ve Sebastian Gorka (Breitbart takımı) gibi isimler dikkat çekerken, başta Flynn ve McMaster olmak üzere iki ulusal güvenlik danışmanı, onun iki yardımcısı, bir dışişleri bakanı, Beyaz Saray özel kalemi, sözcüsü gibi önemli pozisyondaki isimler vardı. Bunların yerine genel olarak John Bolton ve Mike Pompeo gibi Bush yönetiminde de görev almış Neocon ve onlara yakın isimler getirildi. ABD’nin Irak işgalinin baş savunucularından olan ve o dönemde BM temsilciliğini yürüten Bolton özellikle dikkat çekici. Geçmişte Irak işgaline karşı çıkmış olan ve müdahalecilikten kaçınacağını söyleyen Trump savunduğu pozisyondan o kadar geri çekildi ki Ulusal Güvenlik Danışmanlığı gibi çok kritik bir göreve, İran ve K. Kore’ye önleyici saldırı yapılmasını savunan ve bu yönüyle bazı Neoconların bile fazla aşırı müdahaleci buldukları Bolton’u getirmek zorunda kaldı.

Eğer Trump kendi ekibiyle devam edebilseydi, Amerikan siyasal sisteminde Neocon’lar Nixon’dan bu yana ilk defa Cumhuriyetçi bir yönetimde bulunamayacaklardı. Ama sakin ve ısrarlı bir çabayla bu ihtimali önleyebildiler, ipleri ellerine aldılar ve dış politikayı dönüştürmeye başladılar.

SURİYE’Yİ VURMANIN ANLAMI

Neocon’lar 1980’lerden beri ABD’nin küresel üstünlüğünün askeri araçlarla sağlanması gerektiğini savunuyorlar. Demokrat çizgide görülen ve insani boyutun öne çıkarıldığı liberal müdahalecilikten farklı olarak, gücü yettiğine doğrudan işgal, yetmediğine de sertlik yanlısı bir politikayı savunan isim ve kuruluşlardan oluşuyorlar. Arkalarında ise özellikle American Enterprice Institute ve son dönemde daha etkili hale gelen Foundation for the Defence of Democracy gibi düşünce kuruluşlarını fonlayan askeri-endüstriyel kompleks bulunuyor.

Çin’in iktisaden yükseldiği, Rusya’nın Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Akdeniz’de nüfuz alanları elde ettiği, İran’ın ise Ortadoğu’da etki alanını genişlettiği bir tarihsel dönemeçte Neocon’lar Trump’ı çevreleyerek ve baskı altına alarak, Amerikan hegemonyasını diplomatik izolasyon, yaptırım, toplumsal hareketler ve askeri güç gibi zor araçlarıyla güçlendirme misyonunu üstlendiler. Neocon’lar zaten Obama döneminde, ABD’nin dünyadaki etkisini yitirmeye başladığını, İran ve Rusya’ya gereğinden fazla ödün verildiğini savunuyorlardı. Trump’ın buna çare olarak önerdiği politika ise içe kapanarak ABD’nin gücünü artırmaktı. Neocon’ların tercihi ise tersine daha fazla müdahele ve askeri araçları kullanmaktı. Bu noktada, kendi denetimindeki bir Trump yönetimi Neocon’lar için çok elverişli oldu. Böylece Neocon’lar Kudüs’ün başkent kabul edilmesi gibi bir politika değişikliğini kabul ettirerek kendi gündemlerini uygularken, Amerikan sistemine de İran, Rusya ve Çin’e karşı sertleşerek, ABD hegemonyasını güçlendirme stratejisini sundular. Böyle bir siyasal dönüşümün başlangıç noktası olarak ise Suriye’den daha iyi bir yer bulunamazdı. Suriye uzun süredir ABD hegemonyasını zayıflığını temsil etmeye başlamış, bir yanda Esad, öte yanda Hizbullah ve İran ile Rusya’nın “karşı hegemonik” koalisyonun operasyonel merkezi olarak anılır olmuştu.

YENİ BİR ÇOK TARAFLILIK

2003’te Neocon’lar Irak’a saldırırken, İngiltere ABD’nin yanında yer aldı ama eski Doğu Bloku ülkeleri dışında Avrupalı müttefikleri işgale destek vermediler. Şu anda Suriye, İran ve Rusya üçlüsüne karşı ABD İngiltere, Fransa, Almanya gibi müttefiklerini mobilize edebilmiş, gönüllü bir çok taraflılık yaratabilmiş durumda. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan bu yana ABD ilk kez İngiltere ve Fransa ile birlikte ortak bir askeri harekat düzenledi, Almanya ise hava operasyonuna katılmasa da bir savaş gemisini Amerika’nın Akdeniz filosuna dahil etti. Bundan sonraki süreçte artık mücadele ABD ile Rusya arasında değil, ABD öncülüğündeki Batı ile Rusya arasında olacak. Gerek ajan krizi, gerekse Suriye’nin vurulması Batı bloğunun içini yeniden düzenledi ve safları belirlemeye yaradı.

ABD Batı’da İngiltere, Fransa, Almanya, Ortadoğu’da ise Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve İsrail bloğunu kurarak yeni bir çok taraflılık stratejisini uygulamaya koydu ve bundan sonra gelecek muhtemel yeni hamlelerle İran ve Rusya’nın bölgedeki etkisini geriletmeye yönelecek. Yaptırım gibi önlemleri de içeren bu strateji yalnızca Ortadoğu’yla sınırlı kalmayacak. Halihazırda Ukrayna’ya silah satışının başladı, ABD İran ile Rusya bir "Kafkasya seddi” çekmeye başladı, bu amaçla Gürcistan ve Ermenistan ile askeri bağlar güçlendirilmeye başlandı. Bundan sonra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Ortadoğu/Akdeniz’de Rusya’nın çevrelenmesi siyaseti ağırlık kazanacak.

Şu anda bir dünya savaşının yolda olduğu gibi korku salan aceleci bir yoruma gerek yok. Ama atılan füzelerin fazla kayba yol açmamasına bakarak yaşadığımız süreci basit bir tiyatro olarak değerlendirmek çok eksik kalır. Suriye’nin Batılı üçlü tarafından bombalanması, sahadaki dengeleri değiştirmeye yönelik bir girişim değildi, öyle olsaydı farklı hedefler seçilirdi. Burada amaç ABD’nin yanına müttefiklerini alarak ve istediği an bahane üreterek kuvvet kullanabileceğini göstermesiydi. Bu yüzden son askeri operasyon, küresel sistemin gidişatında yeni bir eşik olma niteliği taşıyor. Şu anda ABD de Rusya ile sıcak bir çatışma istemiyor ama Rusya Çin ve İran ile arasına mesafe koyma, Suriye’de 2011 öncesine dönme, Akdeniz’de fazla faal olmama gibi konularda geri çekilmezse küresel gerilim daha da artacak. Bu noktada Neocon’ların kontrolü ele almaları bütün bunların nedeni olmaktan çok bir gösterge olarak dikkat çekici ve önem taşıyor.

Tüm yazılarını göster