Toprak

Büyük ölçekli tarım yapanların hektarlarca uzanan tarlalarında yetiştirdiği tek bir mısır türü (monokültür) herhangi bir sebeple zarar gördüğünde buradan beslenecek binlerce kişi aç kalabilir ama bizim küçük bir tarlaya ektiğimiz çeşit çeşit üründen birisi zarar görse diğeri bizi doyurur. Bazen ürünün bir kısmı kaybedilse de geri kalanlar bizi beslemeye yeter. O azıcık ürünü kaybetmemek için ortalığı zehre boğmayalım.

Abone ol

Bahçedeysem hayat siliniyor ve dünya üzerinde olduğumu hissediyorum. İnsanların yarattığı haşin, sevimsiz, ürkütücü hayat gürültüsünü kesiyor. Bazen çok yorulduğumda toprağa uzanıyorum ve yer seviyesinden bitkilere bakıyorum. Bir böceğin bakış açısından. Bahçe sanki en çok buradan bakınca güzel görünüyor. Yemyeşil, dirençli ve inatçı yabani otlarla, bahardan delirmiş çiçeklerle dolu.

Bahçenin çitleri dışında baharı solduran bir korku kol geziyor. Rusya’nın buğday ihracatını bir süreliğine durdurduğunu okudum. Ülkeler halklarını aç bırakmamak için tedbirler almaya başladı. Kendi çiftçimizi aç bırakmak pahasına büyük ölçekli tarım yapan ülkelerden ithal edilen ucuz buğdaylar, mısırlar, nohutlar, mercimekler (yazarken bile ithal ettiğimize inanamadığım bu en temel ürünler) muhtemelen eskisi gibi parayı bastırıp alınamayacak. Şimdi tam da yazlık tarım sezonunun başladığı dönemdeyiz. Tükettiğimiz yazlık sebzelerin fideleri ılık havalarla birlikte toprakla buluşacak, mısır ve ayçiçeği tohumları atılacak.

Çiftçilerimiz sağlıklı olursa. Hepimizin hayatı, önce sağlıkçılarımızın sonra da çiftçilerimizin işlerini yapabilecek durumda olmasına bağlı.

Tarım bakanlığının salgını dikkate alan, ülkemizin bütün tüketim ihtiyacını karşılayacak bir acil tarım politikasını ivedilikle devreye sokması gerekiyor. Şimdiye kadar yerli üretimi o kadar zayıflattılar ki bu kritik eşikte doğru bir adım atmalarını bekleyebilir miyiz bilmiyorum. Ali Ekber Yıldırım tarım bakanlığının destek ödemelerine başladığını ama fiyatlar yükselirse buğday ve et ithal edeceğini söyleyerek çiftçiye sopa gösterdiğini yazmıştı iki üç gün önce. Dün sosyal medyada takip ettiğim bir çiftçi ithalat için ihaleye gidildiğini haber verdi. Buğdayın anavatanında inanılır gibi değil. Birkaç gün önce de tarlasında büyüyen buğdayların fotoğrafını paylaşmıştı ve hasat zamanından önce ithalat yapılınca tüccarın fiyatları çok aşağı çektiğinden, para kazanamadıklarından şikayet etmişti.

İyi kötü bir şeyler ekip biçmiş herkes mevsimlik bitkilerin bir zamanı olduğunu bilir. Vaktinden biraz önce ya da biraz sonra ekmek ürün kaybı manasına gelebilir. Şu anda o kritik ekim dikim dönemindeyiz. Mesela ben bu sene tohumdan patlıcan çimlendiremedim. Tohumlar miyadını doldurmuş. Bu hafta mecburiyetten korka korka gittiğimiz pazarda da fideciler gelmemişti. Şu anda pek çok fide üreticisi zor durumdadır eminim. Her zamanki düzen bozuldu. Çiftçiler fideleri almaya, tarlaları ekmeye devam edecekler mi? Fideleri taşıyan kamyonlar, tırlar işleyecek mi? Tarlalarda çalışan mevsimlik işçiler gelebilecek mi, gelirlerse virüs kapmadan sağlıklı koşullarda yaşamaları sağlanabilecek mi? Tarım bakanlığı bizi aç bırakmamak için bütün bunları düzenliyordur umarım.

Salgınla ilgili çok bilgilendirici yazılar yazan Aysuda Kölemen, bu acil durumun iki yıl sürmesinin muhtemel olduğunu söylüyor. Zaten bütün bilimsel veriler de bunu gösteriyor. Böyle uzun süreli ve bütün dünyayı etkileyen bir krize hiç mi hiç hazır değilmişiz. Bu belirsizliğin içinde bizde yetişmezse başka yerden alırız fikri tamamen iflas etmiş durumda. Bize türlü soslarla yedirdikleri küreselleşme karaya oturdu. Kafası çalışan, okuyan muhalif insanlar uzun zamandır yerele dönmeyi savunuyordu zaten. Şimdi onların dediğine geldik. Her insanın gıdası yürüyerek gidip alabileceği bir mesafede yetişmeli. “Başka Bir Dünya” yazımda kendi gıdasını yetiştiren yerleşim yerleri hayalimi sizinle paylaşmıştım. Kanada’dan gelen mercimekleri birkaç dönümlük marketlerden aldığımız, bu sayede ticareti elinde tutanları zengin edip kendimiz fakirleşerek yavaş yavaş aç kaldığımız, ilk büyük krizde ölüme terkedildiğimiz neoliberal hayal gerçek olabildiğine göre benim hayalim neden gerçek olmasın?

Bu sekizinci yazı oldu. Önceki yazıları okuyanlar bilir. En baştan beri herkesi kendi gıdasını yetiştirmeye teşvik etmeye çalışıyorum. Bu yazıları yazmaya başladığımda şehirlerde gıda yetiştirmeyi ilerisi için, kendi kendimize yeteceğimiz bir hayat için başlangıç olarak düşünmüştüm. Yeni gelişmelerle birlikte yavaş yavaş bir hayat memat meselesine dönüşmeye başladı. Bu salgın sonucu ekonominin ciddi hasar almasıyla pek çok insan işsiz kalabilir ve uzun süre iş bulamayabilir. Umarım büyük çoğunun geri dönebileceği bir köyü, ekebileceği bir toprağı vardır.

Bütün bitkiler yetişmek için toprağa ve suya ihtiyaç duyar. Şu anda dünyada sürdürülen büyük ölçekli tarım her ikisini de kirleterek ucuz gıda üretmeye devam ediyor. Bütün sistem bu ucuz gıda üzerinden yürüyor çünkü. Topraksız bırakılıp şehre ucuz işgücü olarak sürülen yoksulların ölmeyecek kadar beslenmesi lazım. Halbuki sağlıklı, besin değeri yüksek gıda öyle pek de ucuza üretilebilen bir şey değil.

Çok severek okuduğum Arzunun Botaniği kitabının bir yerinde Michael Pollan devasa ölçekte üretim yapan bir tarım tesisine gider. Burada bütün üretim mekanize olmuştur. Kazma, gübreleme, sulama,ilaçlama, çapalama işleri belli bir merkezden kontrol edilen devasa makinelerle yapılır. Neredeyse hiç insan emeği, maliyeti yoktur bu sistemde ama bedeli, toprağın canlılığını tamamen kaybetmiş ve toza dönüşmüş olmasıdır. Kendisi de bahçıvan olan Pollan ucuz gıda üretimi için bu yönteme hak vermeye çalışsa da kendi sebzelerini yetiştireceği toprağın böyle toz a dönüşmüş, ölmüş olmasını asla istemeyeceğini belirtir. (Küçük çiftçiliği savunan Abdullah Aysu bir Brezilya gezisi sırasında gördüğü böyle büyük ölçekli tarım yapan çiftliklerden bahsediyordu. Yedi saat boyunca gittiği yolun iki yanında uzanan hektarlarca toprak sadece iki üç kişiye aitmiş. Zaten büyük ölçekli tarımın asıl maksadı toprağın da bazı tekellerin elinde toplanması, üç beş tekelin ürettiği patentli tohumların ekilmesi, kimyevi gübrelerin kullanılması ve tarım zehirlerinin sıkılması.)

Toprak cansız bir şey gibi görünür çoğumuza. İçinde kayaların ufalanmasıyla oluşmuş bir miktar cansız madde olsa da toprak canlılarla doludur, hatta en zengin ekosistemlerden biridir. Bir dönümlük bir tarlanın altındaki bakterilerin ağırlığı hemen hemen üzerinde gezen iki ineğin ağırlığına denktir. Bir çay kaşığı toprağın içindeki mantarları yanyana dizseniz uzunluğu metreleri bulabilir. Böcekler, solucanlar, salyangozlar ve küçüklü büyüklü yüz binlerce canlı toprağın altında müthiş bir ekosistem oluşturur. Büyük ölçekli konvansiyonel tarım, türlü zehirler ve kimyevi gübrelerle bu canlılığı öldürürken, doğal tarım bu ekosistemi yaşatarak ve ondan yardım alarak yapılır. Doğal tarımda bitki değil toprak beslenir. Siz toprağı beslerseniz toprak da bitkileri besler. Toprağı en iyi besleyen şey organik maddedir. Zaten bütün bu toprak altı ekosistemi organik maddeyi işleyecek şekilde gelişmiştir.

Mutfaklarımızdan çıkan, yağlı ve pişmiş olmayan sebze ve meyve artıklarının tümü kompost yapılarak toprağı beslemek için kullanılabilir. Bu video İngilizce ama kapaklı bir çöp kovasına delikler açarak nasıl kompost yapılacağını gayet basit bir şekilde anlatıyor: Yeşil ve ıslak malzemeyle (azot) kahverengi ve kuru malzemeyi (karbon) eşit oranda koymanız, bakterileri ve soluncanları barındıran biraz toprak katmanız ve ara sıra karıştırmanız gerekiyor. Kalsiyum için yumurta kabuğu, hızlandırmak için biraz organik gübre ilave edilebilir. Ektiğimiz bitkiler üzerinde doping etkisi yapan bu çok kıymetli madde, şehirlerin karışık çöp yığınları içinde kesinlikle kaybedilmemeli geri kazanılmalıdır. Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bir kompost tesisi olduğunu biliyorum. Siz de evinizde üreteceğiniz kompostu doğrudan sebze yetiştirmek için toprak yerine kullanabilir ya da gübre niyetine saksılara karıştırabilirsiniz.

Bitkilerin topraktan aldığını, bitkileri geri dönüştürerek toprağa geri verirsiniz. Güzel bir bahçe toprağı organik maddeyle dolu, yumuşak ve nemlidir. Toprağa karıştırdığınız kompost ya da hayvan gübresi sadece bitkileri beslemekle kalmaz bir sünger gibi nemi muhafaza ederek sulama ihtiyacını en aza indirir ve toprak yapısını iyileştirir. Her yerde yabani otlar bittiği halde onları biçmeye bir türlü yetişemediğim için genelde bahçede karşılaştığım en büyük sorun yeterince organik madde bulamamak oluyor. Bu eksiği bazen odunculardan ya da marangozlardan talaş alarak kapatmaya çalışıyorum. Talaş iyi bir toprak örtücü ve su tutucudur ama taze olduğunda çözünürken azotu kullandığı için bir iki ay bekletilmesi tavsiye edilir.

Bizdeki tarım topraklarının büyük bölümünde organik madde eksikliği önemli bir sorun. Büyük ölçekli tarımın bu sorunu çözmesi imkânsız. Aksine toprağa sürekli kimyevi gübre ve zehir boca etmeye devam ederek her geçen yıl daha da fakirleştirecek. Topraklarımız büyük şirketlerin insafın ve kâr hırsına terkedilemeyecek kadar değerli. Çiftçilerin gelir kazanamadıkları için tarımdan uzaklaşması yüzünden bu değerli toprakların (sıkça verilen örnekle) Belçika büyüklüğünde bir bölümü ekilmiyor. Doğal tarım yapmaya bu terkedilmiş tarlalardan başlayabiliriz.

Hindistan’ın güneyinde bu yönteme geri dönüş var. ZBNF (Zero Budget Natural Farming) yani Sıfır Bütçeli Doğal Tarım. Yeşil devrimden önce ninelerimiz nasıl tarım yapıyorsa onlar da öyle yapıyor. Küçük tarlalarda, sabanlarla toprağı kazıp kendi yerli tohumlarını ekiyorlar. İneklerinin gübresini kullanıyorlar. Daha fazla insan gücüne ihtiyaç duyuluyor ama artık dünyada fazlalığı olan bir şey varsa o da insan gücü. Şehirlerde, fabrikalarda, madenlerde kölelik koşullarında çalışmak, işsiz ve parasız gezmek yerine tekrar tarıma dönmek iyi bir seçenek bence. Piyasanın bizi müptela ettiği tüketim alışkanlıklarından kurtulursak neden olmasın? Köylülüğü, küçük çiftçiliği bitiren politikalar yüzünden şu anda çoğu köyde sadece yaşlılar barınıyor. Doğru düzgün tarım yapılmıyor. Tarlalar işlenerek değil satılarak para kazanılıyor. Bu boşalmış, üretim ve geçim değeri kalmamış köylerin civarındaki arazi yağma ve talana çok açık. Bu yüzden de gençleri köye geri döndüren Ovacık örneği bize umut vermeye devam ediyor.

Köylere geri dönmek, bu işlenmeyen toprakları doğal tarımla buluşturmak, uygun yerlere ağaçlar ekmek her zamankinden daha acil bir hal aldı. Özellikle şehirde iş bulamayanların ya da şehirden bıkanların bu seçeneği ciddi ciddi düşünmesi lazım. Bu sene bir buğday kıtlığı yaşanırsa ne olacak? Seneye başka bir virüs ya da olağandışı başka bir doğa olayı çıkmayacağını biliyor muyuz? İklim değişikliği bize hayatımızı şimdiki gibi kökten değiştirecek daha ne sürprizler hazırlıyor? Bu mevsimde buğday ekmek ve bizim gibi aşina olmayanlar için onu işlemek biraz zor ama toprağı olan herkes (apartaman bahçesi bile olur) yetiştirmesi ve toplaması daha kolay olan mısır ekebilir. Mısır unu, buğday unu yerine kullanılabilecek bir şey. Belki gerekmez ama gerekirse el altında olması iyidir.

Büyük ölçekli tarım yapanların hektarlarca uzanan tarlalarında yetiştirdiği tek bir mısır türü (monokültür) herhangi bir sebeple zarar gördüğünde buradan beslenecek binlerce kişi aç kalabilir ama bizim küçük bir tarlaya ektiğimiz çeşit çeşit üründen birisi zarar görse diğeri bizi doyurur. Bazen ürünün bir kısmı kaybedilse de geri kalanlar bizi beslemeye yeter. O azıcık ürünü kaybetmemek için ortalığı zehre boğmayalım.

Hibrid tohumlara da ihtiyacımız yok. Yerli tohumdan çıkan bitkiler her sene ekildikleri yerde evrim geçirerek o bölgenin şartlarına uyum sağlar, o bölgedeki hastalıklara, zararlılara direnç geliştirir.Toprağa geri dönelim, toprağı canlı tutalım, kendi tohumlarımızı toplayıp ekelim, sıfır bütçeli doğal tarım yapalım. Toprakla uğraşmak çok ağır bir iş ama ödülleri de çok fazla.