Top yuvarlaktır*

Bizim de evimizde ideolojik maçlarımız oluyor. Daha ziyade hazırlık maçı havasında. Sol kanat bindirmeleri üzerine teknik ve taktik hazırlıklar. Biraz keyifsiziz. Rakibin bilhassa seksen sonrası çok sıkı oyuncular ve küresel taktiklerle kendisini takviye ettiğinin, üstelik taraftarı da arkasına aldığının farkındayız. Olsun. Mücadele azmimizi yitirmedik.

Abone ol

Halûk Sunat

Seyirci önüne çıktığım ilk maçtı. İlkokuldu. Dördüncü sınıftı. Sınıf maçıydı. Belki formalı falandı. İlk dakikalardı. Bir hava topuna Metinoktayabicileyin yükselmiş, yüz göz kan içinde, örselenip dağılarak yere inmiştim. Şunun şurasında daha on dakikacık bile olmamıştı. Derslerindeki göz kamaştırıcı başarısı yanı sıra, sahadaki parlak hareketleri ile de Saime öğretmeninin kalbini çalan delikanlı duruş yerine, burun deliklerine sokuşturulmuş kocaman pamuk yumaklarıyla sevgili öğretmeninin kucağına uzanmış bir çocuktum işte. Ne yazık –ve ne güzel ki!-, herkes her şey olamıyordu; hem sınıfın kralı hem sahanın Metin Oktay’ı bir arada mümkün değildi. Toptu, yuvarlaktı; hayatımızın içine yuvarlanırken çok şey öğretiyordu.

Biraz daha geriye gidiyorum. Evimiz (o zamanlar Londra Asfaltı tabir edilen) yola çok yakındı. Annem ve babam İstanbul’a gitmişlerdi. Bize yine gün doğmuştu. Anneannem odasında namaza niyaza çökmüşken (anneannem günde beş vakit namaza çöker, aralarını da niyazla doldururdu) bütün salon bana ve abime bir nevi stat olmuştu. Kan ter içinde (bir veya birçok) maç bitmiş; iş, işin kaymak faslı olan penaltı çekişmeye dayanmıştı. Hangimizdi, hatırlamıyorum; eşitliği bozma azmi ile abanılan (tıka basa gazete kâğıdı ile doldurulmuş çoraptan mamul) top, penaltı atışlarının yapıldığı pencere önü kalenin az üstünden, camı da şangırtılarla alaşağı etmek suretiyle avuta (evin dışına) çıkmıştı. Tarafların skorla alakası hemen o an kesilmiş, hadise birden sosyal bir boyut kazanmıştı: Kırılan camın hikâyesi ne olmalıydı? Hikâye, bilhassa, bu türden kabahatlerin cezasını kesen babayı infazında biraz daha insaflı olmaya davet ve ikna edecek mahiyette nasıl sunulmalıydı? Şöyle: “Sizi çok özlemiştik. Her otobüs sesinde pencereye koşuyorduk. Birinde fazla koşmuşuz –hani, cama doğru-, cam aşağı indi!?” O vakit, bu gerekçeli açıklama bize epey makul gelmiş olsa da, sonraları bizim de takdir ettiğimiz karar merciini aptal yerine koyan havası babayı alabildiğine hiddetlendirmiş; duruşmanın daha fazla uzamasına tahammülü kalmayan infazcı baba ânında infaz aşamasına sürüklenmişti. Babam, o gece annemin koynuna, futbolun ev içi sporlara dahil edilemeyeceğine dair inandırıcı bir ders vermiş olmanın huzuru ile girmişse, herhalde biz de, kendine mahsus bir heyecanın babaerkinin paşa gönlüne ram olmak suretiyle yaşanamayacağı, bedeli göze alınmadan cam kırıcı şiddette bir heyecan dozunun yakalanamayacağı dersi ile yataklarımıza girmiştik.

Belki de aynı yıldı. İlkokul bir miydi? Ali Sami Yen’in açılış maçıydı. İnfazcı baba, hastası olduğu takımın kurucusu adına yapılan stadın açılış maçına (karısının gönlünü ya da rızasını da almayı ihmal etmeden!) koşa koşa gitti. Gittiği tribünde köfteciden doğru yangın çıkar gibi oldu. Millet galeyana geldi. Galeyana gelen milletimiz birbirini itekleyip sıkıştırdı. İnfazcı baba, duruşmamızdaki çabukluğunu orada da gösterdi, geçmişte (yarım) kalan futbolculuğunun da gazıyla tribünden atladı. Sıkışıp kalanların arasından sıyrılma marifeti gösterdi. Evine hafiften yara beresi ile döndü. Ev içi futbolumuza İstanbul’dan gelerek müdahil olan infazcı babanın İstanbullarda statta aldığı yaranın pansumanı yine o pencere önündeki koltukta yapıldı. Biz nasıl, bizi pervasızca pencerelere koşuşturan özlemin altını çizmişsek; o da, o koltukta, karar verme ve harekete geçip tribünden atlamadaki cevvaliyetinin altını çizmeye özen gösterdi. İşte; futboldu, hiçbir yerde ve hiçbir zaman sadece futbol değildi. Annem için, “Ne diyeyim, Allah akıl fikir versin!”, idiyse, bilhassa o gün hem biz hem de babam için bir tür halden anlama (empati!) temriniydi.

Gün geldi, infazcı babayla el ele tutuştuk, belki de atladığı tribünden, jübilesini yapan Metin Oktay abimize el salladık. Ben çocuktum ağladım. Babam ne yaptı bilmiyorum. Sonraları (ev dışında olmasında mutabık kalarak!) babamla da penaltı çekiştik. “Abanma yok ama bak; teknik vuracaksın!”, diye uyarmayı ihmal etmedik. Yıllar birbirini kovaladı; ev içi makbul/ ev dışı (kökü dışarıda!) ideolojiler adına da taraf olup çekiştik. O yine, ‘sahaya inme’ tehdidini savurdu. Sökmedi. Camları şangırdatmayı hep göze aldık. Ev içi ideolojik maçlarımızda o hep sağaçık mevkiinden top sürmeye gayret etti. Savunmayı sağlam tuttuk. Soldan bindirdik. Maçlarımız bazen yarıda kesildiyse de, hep çok çekişmeli ve bol gollü geçti; çokça heyecanlandık. Ev dışı ideolojik maçlarında solaçık oynadığını işitir olduk; belli etmeden sevindik. Şimdilerde o, “Canım, ben de kontrataktan gol yemenizden korkardım; telaşım o yüzdendi.”, diyerek, geçmişte bize karşı güttüğü oyun anlayışını savunuyor.

Gün geldi, ben de baba oldum. Küçük elinden tutuğum kızımla, tuttuğumuz takımın lisesinin önünde kayıp evlatlarının acısıyla oturan annelerin yanına da çöktük. Sessizce. Kızım o okulda da okudu. Statta birlikte maç da seyrettik. Tuttuğumuz takım gol attıkça birbirimizin boynuna da sarıldık. O bana sarılırken, biraz da sahadaki sevdiği oyuncuya sarılıyordu. Hissettim. Büyüdüğüne sevindim.

Bizim de evimizde ideolojik maçlarımız oluyor. Daha ziyade hazırlık maçı havasında. Sol kanat bindirmeleri üzerine teknik ve taktik hazırlıklar. Biraz keyifsiziz. Rakibin bilhassa seksen sonrası çok sıkı oyuncular ve küresel taktiklerle kendisini takviye ettiğinin, üstelik taraftarı da arkasına aldığının farkındayız. Olsun. Mücadele azmimizi yitirmedik. Her an gol kokluyoruz. “Yensek de yenilsek de…”

Evet; futbol bir oyundur. Hayat da. Futbol sadece futbol değildir; artanı hayata dahildir. Herkes hayatını ve futbolu kendi meşrebine göre yaşar. Hayatı da, futbol kültürünü de reddederek değil, severek değiştirebilirsiniz. Top yuvarlaktır. Netice, topu nereye yuvarladığınıza bakar. Hayat üç neticeli bir oyundur. Nasıl ve neye oynadığınıza bakar. Futbol sahada oynanır. Rakibin oyununa mahkûm olmayın; kendi oyununuzu oynayın. Oynamadan maç kazanılmaz.

________________________

* İlk kez 2 Temmuz 2006’da Radikal İki’de; sonrasında Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat’ta (YirmiDört Y., 2008) yayımlanmış olan bu yazıyı, “19.05 Şampiyonu Galatasaray”a, Metin Oktay’ın ve babamın anısına armağan ediyorum.