Tezi olmayan tez, akademinin iflası mı?

Kendisine ait bir tezi olmayan tezini “jüri” karşısında savunan ve tezi onaylanan genç akademisyenin herhangi bir açıklamasını okumadım, ilgili birimlerin kendisi hakkında ne tür bir işlem yaptığını, daha doğrusu işlem yapıp yapmaması gerektiğini de bilmiyorum. Muhtemelen şimdilerde akademik yaşamına devam ediyordur ilgili kişi, gelecekte kendisi de “tez” yönetecek, belki bazı tezlerin jüri üyeliğinde bile bulunacaktır.

Abone ol

Hasan Öztürk / hasanozturktrb@hotmail.com

Yazılarından yararlandığım pek çok akademisyen var, kendilerine müteşekkirim bu konuda; iyi ki varlar. Kendileriyle aralıklarla görüşebildiğim bazı dostlarım da var bu camiada. Bu böyle ancak akademik çevrenin yazı/bilim işleyişi söz konusu olunca Kapı Bekçisi kitabında Terry Eagleton’ın “Eline evrenin gizemi ile ilgili bir metin verdiğinizde, fark edebileceği tek şey yanlış yere konulmuş noktalı virgül olurdu.” dediği akademisyenleri anımsıyorum bir anda her nedense.

Bu akademik camianın idari işleyişi ise ayrı bir serüvendir, malum. Bilenler bilir, 1980 darbesinin lideri Kenan Evren’in “fahri profesör” unvanını alışının basına yansıyan haberleri, “akademisyenlik” tartışmalarını yeniden gündeme getirmişti vaktiyle. 7 Ekim 2011 tarihli Radikal gazetesinin sürmanşetindeki yazı şuydu: “Alo İhsan… Beni profesör yapın! / Evren, fahri hukuk profesörlüğünü, İhsan Doğramacı’ya verdiği emirle almış.” Adı geçen gazetenin iç sayfasında kıdemli yazar Altan Öymen, “nereden baksan çirkin” cümlesiyle durumu özetleyivermişti. Sosis Köpeklerinin İncelikleri (Alexander Mc Call Smith) adlı roman, akademisyenlerin bu karmaşık statü dünyasını anlamamızı kolaylaştırabilir diye düşünüyorum.

2017’nin son günlerinde ülke gündeme düşen “XIX. Yüzyılda Osmanlıyı Ziyaret Eden Yabancı Yazarların Eserlerinde Osmanlı Hayatı” başlıklı, tez sahibinin hiçbir tezi olmadığı görülen doktora tezi, -örnek gösterilecek bir tez olsaydı medya adını anmazdı o tezin- eski bir akademik yarayı yeniden deşti gibi: Bilimsel bir metinde ilk önce noktalı virgülün yerini görebilen akademisyen, telefonla alınan akademik unvan, sosis köpeklerinin çevresindeki akademik cambazlıklar ve içinde tezi olmayan bir doktora tezi… Öküzün A’sı kitabının yazarı Barry Sanders’ın kurmaca metin için söylediği “insanı ustaca kotarılmış bir şakanın darbesiyle sarsar” yargısını doğrulayan alt birimler gibi.

NEREDEN BAKSAN TUTARSIZLIK

Yıllar önce (2003), bir günlük gazetede Coşkun Can Aktan (Prof.) imzalı, benzerleri başka yerlerde de yayımlanabilen türde “Üniversitelerde Kayırmacılık ve Akademik Liyakat” başlıklı bir yazı okumuştum. Akademisyen yazar, toplumsal yaşamda “torpil” uygulamasının olağanlaştığını belirterek ekliyordu: “Yüksek lisans ve doktora giriş sınavları, araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör atamalarında kayırmacılık maalesef oldukça yaygın…” Üniversitelerde akademik eğitimde “düzmece jüriler oluşturularak doktora unvanları” dağıtıldığından söz eden yazar, yardımcı doçentlik sınavlarında “Dekanlıklar, formalite gereği atamayı onaylayacak jüri tayin etmektedir. Jüri üyelerinin birisinin başka üniversiteden olması şartı da kılıfına uydurulmaktadır.” diyordu. Akademisyenin bu yazısından YÖK’ün haberi oldu mu ve öğretim üyesi yazar hakkında, yazısı nedeniyle soruşturma açıldı mı bilmiyorum. Açıkça söylemem gerekirse yenilir yutulur türden olmayan iddialarda bulunan bir öğretim üyesinin, bu iddiaları nedeniyle mahkeme huzurunda kendini savunmaktan ders anlatmaya zamanı kalmamalıydı bence. Kendisi de bir akademisyen olan ve şimdilerde akademi dışında görevlendirilen Hüseyin Yayman da “Atamalarda akademik liyakat ve yeterlilik yerine güvenlik raporları öne çıktı.” başlıklı bir yazısında (2007), sorunun gözden kaç(ırıl)an bir yönüne, “fişleme” ahlaksızlığına dikkat çekmişti o zaman. Kendisine iddialarının dayanağı soruldu mu ve bu tür etik dışı uygulamalardan bugünlerde kurtulduk mu, bilemiyorum. Doçentlik tezinde son hakkına gelmiş birisinin, son çare olarak ahbabı bir vekilden jüriyi etkileyecek bir yardım istediğini duyduğumda garipsemiştim ben de. Türlü gerekçelerle üniversitelerin bilimsellik niteliğine gölge düşüren örnekler çoğaltılabilir elbette, gerek yok buna. (Hiç olmazsa, “Muhafazakâr Düşünce” dergisinin “Akademide Sorun Ne?” (Ocak-Şubat-Mart, 2013, sayı 35) dosya konulu özel sayısına bakabilir ilgilenenler.)

Kendisine ait bir tezi olmayan tezini “jüri” karşısında savunan ve tezi onaylanan genç akademisyenin herhangi bir açıklamasını okumadım, ilgili birimlerin kendisi hakkında ne tür bir işlem yaptığını, daha doğrusu işlem yapıp yapmaması gerektiğini de bilmiyorum. Muhtemelen şimdilerde akademik yaşamına devam ediyordur ilgili kişi, gelecekte kendisi de “tez” yönetecek, belki bazı tezlerin jüri üyeliğinde bile bulunacaktır. Kendisi o konumlara gelinceye dek bugünküler çoktan unutulmuş olacak. Hatırlayınız ki vaktiyle intihal (çalıntı) suçlamasıyla mahkemelik olan bazı akademisyenler vardı, dişe dokunur sonuçlar çıkmadı bu soruşturmalardan. Suçlananlardan biri, YÖK’ün siyaseten amiri konumundaydı belki bu nedenle YÖK, “akademik hırsızlık” olmadığını söylemiş ve “noktalama yanlışı” olduğu yönünde “cin ali serisi masallar” anlatmıştı o günlerde. Diğer bir akademisyen koltuğundan olmuştu yanlış hatırlamıyorsam -afilli söyleyişle hafızam beni yanıltmıyorsa-. Bu da geçer…

KURMACA MI GERÇEK Mİ?

Okuyanlar bilir, Tahsin Yücel, Sonuncu adlı romanıyla bir Türkiye gerçeği anlatmıştı bize. Tezi olmayan tez gibi bir kitap vardı romanda ve bir de okumadığı kitaba eleştiri yazanlar. Romanın kahramanı Selami Harici, kırk yıllık yazma uğraşını yalnızca bir adet basılan “Serencam” adlı kitabıyla sonlandırır. Kırk yıllık uğraş tamamladığında yazarı seksenlerini aşmış “Serencam”, büyük harfle başlamış ve sonundaki tek noktayla bitmiştir. Kitaptaki “tek büyük harf” ve “tek nokta” dışında önemli bir ayrıntı da bütünlüğün bozulacağı kaygısıyla kitaptan tek bir sözcüğünün bile çıkartılamayacağıdır ki bu nedenle yayıncı bulmakta pek çok sorunla karşılaşılır. İstanbul’da hatırı sayılır semtteki dairelerden biri satılarak basılan “Serencam” kitabının yirmi sekiz dosyalık yazısı, yirmi dört bin yedi yüz on sekiz sayfalık bir kitapla somutlaşır. Yalnızca bir adet basılan ve baskı tekniğiyle, anormal boyutuyla, cildiyle görenleri hayrete düşüren “Serencam”, bir ömür, “kitap sahibi yazar” olmayı düşleyen Selami Harici’nin de ölüm nedenidir. Kitabını basılı biçimiyle gördüğü günün ertesinde ölen yazarından sonra yazarın eşi, ardından küçük oğlu, ondan sonra da torunu aracılığıyla anlatılan/korunan kitap, bakar/okurlar ve eleştirmenlerin oluşturduğu “piyasa” için paha biçilemez bir “nesne” değerindedir.

Yazarı dışında kimsenin baştan sona oku(ya)madığı “Serencam”, yazarının torunu için günlük gazetedeki köşe yazılarında kullanılacak bir kaynak olur. Kitabı okuyan olmadığından Seren Can takma adıyla, her gün kitabın bir bölümünü köşe yazısı olarak gazeteye veren torun Lami’nin kurnazlığını fark eden de olmaz bir süre. Neyse ki uzun sürmez bu kurnazlık. Bir başka gazeteci, “Aşır ki usta desinler” başlığıyla yayımlanan yazısında “Seren Can’ın ‘Emek’ adlı yazısının ‘sözcüğü sözcüğüne ve virgülü virgülüne’ Karl Marks’ın Das Kapital adlı ünlü yapıtının dördüncü bölümünden alındığını, daha doğrusu, Marks’ın adı bile anılmadan Seren Can imzası altında köşe yazısı olarak yayımlandığını, yani kesinlikle çalındığını” yazınca işler karışır. Güç durumda kalan Seren Can, “Burası Türkiye” çıkışmasıyla kendini savunur: “Aşırmak yalnızca kimi seçkin bilim adamlarımızla kimi büyük romancılarımızın ayrıcalığı değil herhalde?” der. Seren Can’ın, aşırma şakalarını birden çok kere yapmış olmasıyla anlaşılır ki “bunca insan çağdaş bir gazetecinin köşe yazısı diye Montaigne’in, Voltaire’nin, Pascal’ın, Montesquieu'nün, Balzac’ın, Huysmans’ın, Karl Marks’ın, Nietzsche’nin, hatta Platon’un elinden çıkmış yazıları okumuşlar”dır. Yani, dede Selami Harici’nin de kendine ait bir sözü yoktur kitabında.

Romandaki sözle söylenirse evet, burası Türkiye… Çalıntı yazı sonrası ortalık karışınca köşe yazarını, “Seren Can’ın yaptığının köşesinde dünyanın en büyük düşünürlerinden birini ağırlamak, bir de bundan yararlanarak bu büyük düşünürün ülkemizde ne ölçüde tanındığını anlamaya çalışmak olduğu” biçimindeki bir savunmayla koruyan gazete patronlarına benzer biçimde üniversitesi de genç akademisyenini, tezi olmayan ve alıntı -belki hiç okunmayacak- tezi için korusa ne çıkar ki? Hatırlayınız ki (Prof./milletvekili) “Necla Arat’ın 218 sayfalık tezinin sadece 20 sayfa kadar tutan kısmının orijinal olduğu tespit edilememekle beraber, geri kalan 200 sayfalık kısmı tamamen intihalden ibaret” (2010) olduğu yazılmıştı. Evet, burası sahiden Türkiye… Ömer Seyfettin’in “Forsa” öyküsündeki kürek mahkûmu yaşlı adam gibi yerden taşı alıp kafamıza mı vursak yoksa uyanmak için?

ÖZÜN ÖZÜ

YÖK, dışarıdan gelen eleştiri ve suçlamalardan önce konuşulan, bütün bir camiaya mal edilemeyecek tez nedeniyle kendi içine bakmayı deneyebilir. Sorun, bir tezin bütünüyle alıntılardan oluşmasından öce akademik camiada kendisi olarak yazma özgürlüğünün olup olmadığıdır bence. Belki de adı geçen tez, akademinin yolun başındaki akademisyeni silikleştiren uygulamalarına bir tepkidir. Genç akademisyenler ne yazıp getirseler üstlerine, “sen bunu nasıl söylersin, sen kendin bir şey söyleyemezsin, sen ancak söylenenleri söylersin” türündeki tepkilerdir gördükleri, bu da açıkça “kendin olma” demektir. Genç akademisyen de kendisi olmamış, ne var bunda şaşılacak. Bu böyle değildir, abartıyorsun diyenler varsa sözlerim için yüksek lisans ve doktora öğrencilerini içtenlikle şöyle bir dinlemelidirler. Bence sorun, bir tez nedeniyle günah keçisi bulup sıyrılma olmamalıdır.

Belgesel yapımcıları, hayvanlar âlemi için çekim yaparken onları daha yakından görebilmek için, özel kameralar yerleştirdikleri yapaylarını, doğal ortama bırakıp sonra da değerlendiriyorlar elde etiklerini. YÖK de benzer bir uygulamayla görebilir mi akademik camianın mobbinglerini, genç akademisyen üzerindeki kişisel hegemonyayı, yazı-yayın yerine gece dersleri ve sınav görevleri için kıran kırana savaşı, yolun başındaki gençleri sekiz beş mesai imzasıyla kurumda tutmayı görev bilen işletme memuru zihniyetli enstitü müdürlerini, siyasal ortama taş çıkartacak kulisçiliği, yazarının unvanı dışında bir niteliği olmayan kitapların sınıf yoklama listeleriyle satılıverdiğini, asıl işi olan akademik çalışmayı bir yana bırakıp da ikbal için siyasilerin kuyruğuna yapışan akademisyenleri…

Sahi, üniversitelerin tanıtım bültenlerinde ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmalar yerine üniversitenin havuzunun, bahçesinin, kantininin, yıl sonu eğlencesi görüntülerinin öne çıkarılma nedenini merek eder miyiz hiç? Akademik camianın “hakemli” dergileri vardır, bu kimsenin okumadığı dergilerde yazısı yayımlananlar puan alırlar YÖK’ten. Bu işin naylon faturaya benzer biçimde bir kazanç aracına dönüştürüldüğü haber olmuştu geçen yıllarda. Peki, bilir miyiz genç akademisyenler ne kadar beklerler/bekletilir de, ne kadar para istenir onlardan puan beklentili “akademik” yazılarının yayımlanması için?

Bakın, hazırlayanının sözü olmayan bir tez, nerelere götürdü sözü. Sanat gibi bilim de bir aşk meselesi, yalnızca “çalışma” ile olacak gibi değil. Tedavi için gittiği Avrupa’daki izlenimlerini Alp Dağlarından adıyla yazan Yakup Kadri’nin, “ Onları [Avrupalıları] bu kadar ileri götüren, bizi bu kadar geri bırakan onların bizden daha zeki, daha iradeli, daha üstün yaradılışlı olmaları değildir. Farkın sebebi bize delilik gibi görünen onlardaki istek, neşe ve rahatlıktır.” diyor ya aynen öyle bir durum bu.