Sütçü: Tacize maruz kalan kadını suçlayan toplumun zamansız hikâyesi

Anna Burns'ün 2018 yılında Man Booker Ödülü’ne layık görülen kitabı "Sütçü", İthaki Yayınları tarafından raflarda yerini aldı. Baskı, dedikodu ve taciz sarmalına sıkışan genç bir kadının iç dünyasını anlatan bu kitap, satır aralarından adeta şöyle sesleniyor bizlere: "Baskıya, dedikoduya, tacize karşı yaşasın kadın dayanışması."

Abone ol

Anna Burns’ün üçüncü romanı Sütçü, 12 yaşından beri tacize uğrayan bir kadının başından geçenleri anlatıyor. İthaki Yayınları tarafından bu hafta basılan Man Booker Ödüllü kitabı iki şekilde okumak mümkün. Özel isimlerin kullanılmaması, baş karakter “ortanca kız kardeş” dahil çoğunluğun birbiriyle ilişkisine göre isimlendirilmesi, adı olmayan bir yerde geçmesi göz önünde bulundurulduğunda, Sütçü evrensel bir distopya olarak okunabilir. Diğer taraftan, romanı 1970’lerde Kuzey İrlanda-Belfast’ta, Katolik/Protestan çatışmasının en alevli dönemlerinde geçen, cinsiyetçi toplumla baskıcı aile arasında sıkışmış, dikbaşlı ve komik bir kadının varolma mücadelesi olarak okuyabiliriz.

“Adam tanıştığımız andan itibaren bana, benimle ilgili –yabani çekiciliğim, kıçım, kukum, kutum, paketim, muhalifliğim, tek heceli yerim– müstehcen imalarda bulunmuş ve anlamadığım cinsel sözler kullanmıştı. Sözleri anlamasam da cinsellikle ilgili olduklarını kavradığımın farkındaydı. Ona zevk veren de buydu zaten. Otuz beş yaşındaydı. On iki ve otuz beş. Bu da yirmi üç yaşlık bir farktı.”

Retçi, terörist ya da Sütçü olarak anılan bu adam, muhtemelen IRA üyesi olan ve cemiyet arasında önemli bir konuma sahip, insanların korktuğu ve diğer taraftan saygı duyduğu epey karanlık bir kişi. 12 yaşında başlayan bu taciz hikâyesinde, kıza ne ailesi ne arkadaşları ne de sevgilisi, “belki-erkek arkadaş” inanır. Kimse onu takip eden, onunla konuşan ama hiçbir zaman yüzüne bakmayan ve ona dokunmayan bu adamın tacizini taciz olarak kabul etmez. Tacizi görmek bir yana, ailesi ve erkek arkadaşı dahil herkes kızın Sütçü’yle bir ilişkisi olduğunu, kızın kendisinden büyük evli ve çocuklu bir adama “kuyruk salladığını”, mahallede dolaşan dedikoduların doğruluğunu peşinen ve kızın reddetmesine rağmen kabul eder. Acı olan da budur zaten, kızın sesini kimse duymak istemez. Kız da bir süre sonra bu konuda konuşmayı bırakır. Nasıl olsa, ona inanan kimse yoktur.

'THE TROUBLES' YA DA 'KUZEY İRLANDA SORUNU' 

Yer adları ve zaman belirtilmemiş olsa da dikkatli okuyucu hikâyenin “The Troubles” ya da “Kuzey İrlanda Sorunu” olarak bilinen altmışlarının sonuyla doksanların sonu arasında geçen bir dönemi anlattığını fark edecektir. Kendini Britanyalı olarak tanımlayan ve ülkenin Birleşik Krallık’a bağlı olmasını isteyen Protestanlarla, İrlanda’nın bağımsızlığını ve Birleşik İrlanda’nın kurulmasını arzulayan Cumhuriyetçi Katolik azınlık arasında geçen kanlı çatışma sırasında altı kardeşinden biri vurulmuş, diğer kardeşi polis tarafından aranıyor, ablalarından biri karşı dinden biriyle evlenip İngiltere’ye gittiği için topluluktan dışlanmış, ablasının sevgilisi bombalı bir saldırıda yaşamını yitirmiş, babası ağır bir depresyonun ardından ölmüş, ruhsal çalkantılar yaşayan annesi kendini dine vermiş…

Bir tarafta derin bir düşmanlık, devlet güçlerinin sınırsız şiddet kullanımı, retçiler, sürekli gözetlenme ve takip edilme, bir taraftan da mahalle baskısı, yoğun dedikodu, cinsiyetçiliğin baskın olduğu ve her durumda kadının suçlandığı bir ortam düşünün. Romanın geçtiği dönemde bir buçuk milyon kişinin yaşadığı, (nüfus bugün yaklaşık 1 milyon 900 bin) Belfast, 1960’ların sonunda ulusal, etnik ve dinsel çatışmanın birbirine geçtiği, arabalara konan bombaların, sokak çatışmalarının, devlet fişlemesinin yaygın olduğu bu dönemde, Berlin misali duvarlarla ayrılmış bir şehirdir.

Katolik mahallelerle Protestan mahalleleri ayıran 8 metre yüksekliğinde, uzunluğu 5 kilometreyi bulan “Barış Çizgisi” adlı bu duvarları bugün görmek hâlâ mümkün. 1997 senesinde belediyenin düzenlediği referandumda toplumun yüzde 69’u, Belfast’ta bulunan 97 duvarın hâlâ gerekli olduğunu beyan etse de, 2013 yılında imzalanan bir anlaşmaya göre 2023’e gelindiğinde duvarların tümü kaldırılmış olacak.

Romanda bu ayrım belirgin bir şekilde ortaya konmuş. Evden çıkınca yürünecek mesafe belli, sokakların güvensizliği sıkça vurgulanıyor, herkes gözetleniyor, sokakta yürürken gizli makinelerden gelen klik sesleri en az kuş sesleri kadar normalleşmiş. Herkesin evi, hareketleri, bağlantıları daimi kontrol ve gözetim altında. Kutuplaşma dilde de çok belirgin: Bizler/onlar, devletçiler/retçiler, bizim dükkânlarımız/onların dükkânları, doğru ve yanlış tereyağı markaları, doğru ve yanlış çay türleri, izlenmesi kabul gören ve görmeyen televizyon programları, erkek çocuklarına verilmesi uygun olan ve uygun olmayan isimler katı bir şekilde belirlenmiş.

"Ortanca kız kardeş", biraz olsun nefes alabilmek için kendini edebiyata vermiş bir kitap kurdudur. 20. yüzyılı sevmediği için 20. yüzyıl edebiyatından hoşlanmıyor. Kendi okuduğu, Marlow’un Doktor Faustus’unu, Blatty’nin Şeytan’ını yedi, sekiz ve dokuz yaşlarındaki kardeşlerine masal niyetine okuyor. Fransızca kursuna gidiyor. Kitap okuyarak yürümeyi, yürürken düşünmeyi seviyor ve kendisini taciz etmeyen eniştesiyle -diğeri 12 yaşındayken kendisine yaklaşmaya çalışmış- koşuya çıkıyor. Ve tabii toplumun gözüne batıyor. Devletin dikkatini çekmemenin her şeyden önemli olduğu, bu nedenli polisi aramak ya da ambulans çağırmaktan korkan bir topluluğun içinde yetişen "Ortanca kız kardeş"in yürürken kitap okuması, ailesi, arkadaşları, mahalleli için dert oluyor.

Sütçü, Anna Burns, Çevirmen: Duygu Akın, 360 syf., İthaki Yayınları, 2020.

"Yürürken kitap okuyorsun, baştan sona koca bir kitap. Notlar alıyorsun, dipnotlara bakıyorsun, paragrafların altını çiziyorsun. Asap bozucu bir şey. Anormal. Kamu ruhundan uzak. Kendini korumaktan uzak. Aksine dikkatleri çeken bir tutum. Hem düşmanlar kapıdayken, toplum kuşatma altındayken, birlik içinde olmamız gerekirken insan niye dikkatleri üstüne çekmek ister? "Dur bir dakika," dedim. "Sen şimdi onun Semtex’le ortalarda dolanmasında sakınca yok ama benim umumi yerde Jane Eyre okumamda sakınca var mı diyorsun?"

MAHALLE BASKISI VE DEDİKODU SARMALI

"Ortanca kız kardeş"in hoşlandığı ve bir "ilişkimsi" içinde olduğu bir erkek vardır: "Belki-erkek arkadaş". Yaklaşık bir yıldır süregelen bu silik ilişkide, adamın onun erkek arkadaşı olup olmadığına pek emin değildir. Apolitik bir araba tamircisi olan adam, bir gün bir Bentley bulur. Ama İngiltere menşeili olduğu için komşularının tepkisini çeker: Yoksa o bir ajan mıdır? Olay bununla da kalmaz, bir gün Sütçü araba konusunda "Ortanca kız kardeş"i uyarır. Bu uyarıdan sonra "belki-erkek arkadaş"ın arabasına bir bombalı saldırı gerçekleştirilmesi kaçınılmaz gibidir...

Ailenin, erkeklerin ve arkadaşların baskıları, talepleri, yargılamaları bir türlü bitmek bilmez. "Birinci eniştenin", Sütçü’nün ve muhtemelen diğer erkeklerin ısrarlı tacizinden kaçarken asıl destek görmesi gereken gereken yerde, 16 yaşına bastığından beri evlenmesi ve çocuk doğurması için onu zorlayan bir anne vardır. Bir erkek arkadaşı olduğunu sezdiği anda annenin ilk sorduğu soru "Doğru dinden mi?" ardından da "Evli mi?" olur. Kızını sürekli korumaya çalışan, ama bunu yaparken üzerine büyük bir baskı kuran, kendisi de severek evlenmemiş dindar bir kadındır anne. Kendi mutsuzluğuna dair pek bir şey anlatmasa da satır aralarında sezilir bu durum. Ama zinciri kırmak yerine, ısrarla kızının da kendisi gibi hızlıca evlenmesini ister: "Peki, ben niye evli değildim? Bencillikti bu evli olmamalar; Tanrı vergisi düzene aykırı, ufak kız kardeşler için kaygı uyandırıcıydı. "Baksana şunlara!" "Kötü örnek oluyorsun," dedi annem. "Sen evlenmezsen, biz de evlenmesek olur demek ki, diye düşünecekler." (Yedi, sekiz ve dokuz yaşlarındaki) bu kız kardeşlerin hiçbiri evlilik yaşında gençler değildi. "Hem söylesene," diye devam etti annem, bu tek taraflı sohbeti her yaptığımızda olduğu gibi, "güzelliğin gidince, kimse seni istemediğinde ne olacak?"

TACİZİN SIRADANLIĞI

"Ortanca kız kardeş" tacizin ve hakka tecavüzün ne olduğunu uzun zaman sonra kavrar. Sütçü’den, eniştelerinden, onu tuvalette sıkıştırıp göğsüne silah dayayan erkekten rahatsızdır ama yine de 18 yaşındayken tacizin ne olup ne olmadığını tam olarak bilmiyordur. Kendi kelimeleriyle anlatmak gerekirse, kendisine yaklaşan bir kişiden hoşlanmadığı bir durumla karşı karşıya geldiğinde, tacize katlanmak zorunda olmadığının, bunun bir hak olduğunun farkında değildir. Elinde yalnızca iki seçenek olduğunu düşünür, ya adamın söyleyeceğini söyleyip hızlıca gitmesini ummak ya da fırsatını bulduğu anda oradan çabucak uzaklaşmak. O dönemde, içinde bulunduğu toplum açısından, eğer fiziksel şiddet içeren bir dokunuş yoksa, apaçık bir sözlü hakarete maruz kalınmadıysa, çevreden iğneleyici bakışlar gelmiyorsa ortada taciz diye bir şey söz konusu değildir. Böyle düşünen bir toplumda yetişen bir kadın, nasıl var olmayan bir şeyin saldırısı altında olabilir? diye sorar kendi kendine.

Sütçü, bir taraftan okunması zor, bir taraftan da bir solukta biten bir kitap. Kahramanın iç sesi ve araya giren diyaloglar, ince detaylar ve uzun betimlemeler, parantezler, konudan konuya atlamalar sayesinde adete baş karakterin kafasının içinde yaşıyorsunuz. Ne insan ne yer isimlerinin kullanılması ve bilinç akışı diyebileceğimiz bir tarzda kaleme alınmış olması bir miktar zorlayıcı olsa da, Duygu Akın’ın mizah ögelerini başarılı bir şekilde yansıtan yaratıcı çevirisi sayesinde nefes nefese okunan bir kitap ortaya çıkmış. Kendisinden görüş almak için ulaştığımız Duygu Akın bu zorlu çeviri süreci için şu ifadeleri kullandı: “Bir eseri başka bir dilde yeniden şekillendirmek gibi bir şey oldu bu benim için. Bu kitap en zorlu çevirilerimden biriydi çünkü yazar, bildiğiniz gibi bilinç akışına yakın bir stille on sekiz yaşındaki kahramanın yaşadıklarını, yer, mekân, zaman vermeden özgün bir dille anlatmış. Diyalog çok az, ne de olsa kahramanın zihninde yaşıyor gibiyiz. Ben de bu özgünlüğü hem dilde hem genel akışta korumaya çalıştım. Ancak Türkçe, İngilizcenin uzun cümle yapısına uygun olmadığından (fiilin cümle sonunda oluşu) son derece zorlu bir mücadeleydi diyebilirim. Her şeye rağmen bir yandan akıcılık ve anlamı, bir yandan üslubu korumaya, diğer yandan da yazarın incelikli mizahından ödün vermeden metni Türkçeye aktarmaya çalıştım. Umarım hakkını verebilmişimdir.”

Tacizin görünmez hale getirildiği ve umursanmadığı, kadınının beyanının esas alınmadığı baskıcı bir çevrede geçen bu romanın sonlarına doğru ülkede yükselmekte olan feminist dalga oyuna girer. İlk defa birileri "ortanca kız kardeş"in yanında durur. Eksikleri olsa bile, mücadelenin tohumu atılmıştır. Karanlık bir kâbusun sonunda geleceğe dair ümit beslemenin ihtimali doğar. Bu anlamda, tam da İstanbul Sözleşmesi’nin vahşice tartışıldığı bu günlerde okunması gereken bir kitap Sütçü. Üstelik, isimleri değiştirmenize gerek bile yok, evrensel bir hikâye anlatıyor, hepimizin hikâyesini. Baskı, dedikodu ve taciz sarmalına sıkışan genç bir kadının iç dünyasını anlatan bu kitap, satır aralarından adeta şöyle sesleniyor bizlere: "Baskıya, dedikoduya, tacize karşı yaşasın kadın dayanışması."