Türkiye'nin başlattığı askeri müdahalede kritik bir evreye
ulaşılmış durumda. ABD ile varılan uzlaşma sonucunda Türk tarafı
harekatı beş günlüğüne durdurma kararı aldı. Buna karşın ABD, YPG
güçlerinin Türkiye'nin "güvenli bölge" olarak ilan ettiği kuşağın
gerisine çekilmesini sağlayacak. Eğer bu vaat gerçekleşirse,
Türkiye harekata "ara vermeyi” kabul edeceğini söylüyor. Yorumcular
Türkiye'nin hem askeri hem siyasi hedeflerinin çoğunun şimdiden
gerçekleştirdiği görüşünde. Tabii müdahalenin Türkiye açısından
yarattığı sonuçların yanında bir de yarattığı insani yıkım
açısından ciddi sonuçları var. Olaya bu açıdan bakılınca, ortadaki
tek meselenin toprak kaybı olmadığı görülüyor. Suriye’deki insan
hakları gözlemcilerinin aktardığına göre 500'den fazla can kaybının
olduğu çatışmalarda, yüz binlerce insan da yerinden edilmiş
durumda. Bu ölçüde olmasa da, Türkiye tarafında da sivil can
kayıpları ve yerinden olmuş insanlar var.
Askeri müdahalenin başladığı günden bu yana, harekatın
kamuoyundaki yansımalarında ilginç gelebilecek fazla bir şeye
rastlamıyoruz. Meselenin insani sonuçları karşısındaki genel
kayıtsızlık ve televizyonlara özgü hamasetle atılan milli gurur
nutukları aynen devam ediyor. Yani olayların haberleştirilmesi ve
analizi açısından dikkate değer bir şey yok. Ancak başlangıçta
detaymış gibi gözüken bir nokta, bana ziyadesiyle ilginç çekici
görünüyor. Harekat hakkında konuşan herkesin, kendini bir de
“üzerine konuşmak” üzerine konuşmak zorunda hissetmesini kast
ediyorum. Çoğu insan siyaset üzerine konuşmanın giderek
güçleşmesinden yakınıyor. Tabii iktidar yandaşlarının böyle bir
derdi yok; onlar milli meseleler üzerine konuşurken uyulması
gereken vatanseverlik kıstasları üzerinde duruyor daha çok.
Konuşmanın zorlaştığından yakınanlar esasen bir itirazı
dillendirmek isteyenler. Sadece harekat üzerine konuşmak değil,
“üzerine konuşmak” üzerine de konuşmak… Önceden görmeye alışkın
olmadığımız bu durum derin bir huzursuzluğun dışavurumu olarak
görülebilir.
Söz konusu zorluklar konuşmanın önüne dikilen doğrudan engeller
yaratılıyor. Sosyal medyada, basın açıklamalarında veya kitle
gösterilerinde “Savaşa hayır!” diyen insanlar işin bu yanın fiilen
deneyimliyor. Adli ve idari tedbirlerin yetmediği yerde, sosyal
medyada insan etiyle beslenen linç güruhları devreye giriyor. Öyle
ki cumhurbaşkanı olsanız bile kar etmiyor, Mustafa Akıncı gibi
hakaret ve küfre maruz kalıyorsunuz. Sesiniz boğulmak isteniyor.
Ancak yasaklamanın laneti burada da devreye giriyor ve kendi
karşıtını yaratmadan edemiyor. “Suskunluk yasağı” adını vereceğim
bu karşıt ilke, hem susturulanda hem de susturanda iki farklı ve
tamamlayıcı etki yaratıyor.
İlk etki, milli ve siyaset üstü olarak tanımlandığı için
hakkında konuşulamayan konular, insan onlar üzerinde konuşamadığını
belirttiğinde dolaylı bir şekilde de olsa konuşulunca açığa
çıkıyor. Bir itirazı olan insanların, aslında söylenmesi
gerekenlerin tümünü söyleyememekten duydukları huzursuzluğu
açıklamasıyla, eğer konuşsaydı ne diyeceği de öz olarak anlaşılmış
oluyor. Suskunluk yasağının ikinci etkisi de yine dolaylı bir
şekilde konuşma yasağını koyan tarafta beliriyor. Susturan kişi,
üzerine konuşmayı yasakladığı konu hakkında tersinden konuşmadığı
müddetçe yasağı bildirebilecek bir dil kuramıyor. Böylelikle o da
suskunluk yasağına dolaylı olarak uymuş ve üzerinde konuşulmaması
istediği şeyi konuşmuş oluyor.
Konuşma yasağının bu şekilde tartışıldığı bir yerde, Barthes’tan
söz etmemek olmaz elbette. Bu bağlamda, susturma davranışının
yarattığı çelişkili etkiyi, onun “konuşma yasağı” ile ”söyleme
mecburiyeti” arasında oluşturduğu karşıtlık çerçevesine
yerleştirmeyi deneyeceğim. Barthes, dilin gramer, söz dizimi gibi
hususlarda önceden belirlenmiş kurallara kesin bir uyum talep
etmesinden yola çıkarak, buyurgan bir yapıda olduğunu saptar. Ona
göre, belli yasalar ve zorunluluklara uyarak konuşma dışında bir
imkan sunmayan dil, ne ilerici ne gericidir; olsa olsa faşisttir.
Zira faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir. Buradaki
dil tartışması, esasen ifade özgürlüğüyle ilgili olmadığından, dil
edimlerinin disiplin altına alıcı etkisiyle ilgili daha sınırlı bir
hedefe sahip. Ama Barthes’ın dile getirdiği “faşizm” anlayışı, çok
kişisel bir kavrayışa dayansa da, bizim için genellenebilir bir
varsayımdan yola çıkıyor. Kendimi, davranışın yasaklanmasını değil
davranışa zorlanmayı faşizm kabul eden bu anlayışın çekiminden
alamıyorum. Yine de Türkiye gibi ülkelerde, özgürlüklerin müsrifçe
kullanıldığı Fransa’ya göre daha titiz davranmak gerektiği ortada.
Bu ülkede söyleme mecburiyetinin iki biçimini ayırt etmemek cinayet
işlemek olur. Çünkü insanı itirafa zorlayan söyleme mecburiyetin
baskıcı karakteri ile insanın konuşmak istediği halde
konuşamadığını söylemek mecburiyeti arasındaki farkı görmek büyük
önem taşıyor. Bugün Türkiye’de konuşma mecburiyetinin asıl sebebi
dilin buyurgan yapısı değil, konuşma yasağının bozduğu dili onarma
ve tutsak alınmış sözcükleri esaretten kurtarma ihtiyacıdır. Bence
ikinci türden söyleme mecburiyeti, Türkiye’nin neresinden
bakarsanız bakın, anti-faşisttir.
Suskunluk yasağının ilk etkisini o halde bu tarz bir söyleme
mecburiyeti içinde buluyoruz. Konuya biraz daha yakından bakalım:
Konuşma güçlüğüyle ilgili olarak dile getirilen hoşnutsuzluklar
temelde ifade özgürlüğüyle ilgili sorunlar. Bu bakımdan, güçlükten
kasıt konuşmanın bir bedelinin olması ve söylenmesi gerekenlerin
söylenememesidir. Yani mesele özünde insanların açık veya örtük
tehditlerle susturulmasıdır. Ancak böylesi durumlarda susturma
amacıyla uygulanan “konuşma yasağı” kendine özgü bir diyalektik
mekanizmayla işler. Her yasak gibi, konuşma yasağı da nesnesini,
yani dili bir ölçüde ve farklı biçimlerde bozar. Ama dilin bütün
kullanım imkanlarını hiçbir şekilde ortadan kaldıramaz. Yapılan şey
sadece sözcüklere önceden var olmayan bir bedel biçilmesidir.
Konuşmaya biçilen bedel bir yandan söz söylemeyi maliyetli hale
getirirken, diğer yandan söz söylemenin değerini emsali görülmemiş
bir şekilde arttırır. Konuşma yasağının en etkili uygulandığı
dönemlerin, aynı zamanda “söyleme mecburiyeti” zamanları da olması
bundandır. Çünkü konuşmak, en çok bu dönemlerde yapıldığında
değerlidir. Böylelikle sözcükleri boğup dili bozan konuşma
yasağının karşısına, söylemeye mecburiyetinden ötürü sessizliği
bozmaya çağıran suskunluk yasağı çıkar.
Suskunluk yasağının ikinci etkisine gelince, o da dilin
bozulduğu bu uğrakta açığa çıkar. AKP ve Erdoğan iktidara gelmeden
önce bizim için bir şeyler ifade eden kavramlar vardı. O zamanlar
insan bu kavramları gönül rahatlığıyla kullanabiliyordu. Oysa şimdi
söze başladığımızda, şöyle bir duraksıyor ve acaba nasıl
anlaşılacak diye kaygılanmadan edemiyoruz. Ancak bizi söylemeye
mecbur eden suskunluk yasağının en çok bu kaygılardan beslendiğini
de belirtmek gerek. Demokrasi, insan hakları, yerlilik veya annelik
gibi kavramların iktidar dilinin tutsağı olmasına itiraz etmemizi
sağlayan aynı kaygılar, şimdi artık “barış” kavramı için geçerli
hale gelmiş durumda. Askeri bir harekata “barış pınarı” adı
verilmesinin içerdiği açmazlar, konuşma yasağının diyalektiğini
barış kavramını da tutsaklıktan kurtaracak şekilde işleten güç
olacaktır. Zira sözcüklerin anlamı konusunda karışıklık yaratmak
mümkün olsa da, insanlar kaybolsun diye açılmış sapaklar tersinden
kat edildiğinde, saklanan hakikat ayan beyan ortaya çıkar. “Barış
pınarı”, tersinden yürüdüğünüzde bugün yasaklanan ve suçlanan
“Savaşa hayır!” türünden sözcüklerin hakikatine götürecek yolun
başında duruyor.
Bugünkü konuşma yasağının temelinde yatan düşünce Türkiye’de
devletin uzun yıllardır gelişen toplumsal barış talebini yok
sayarken kullandığı mantıkla aynı. Barış severlere deniliyor ki,
savaş iki devlet arasında olur. Oysa Türkiye’yi yıllardır
cenderesinde tutan çatışma dinamiği iki devlet arasında değildir,
bir örgüt ile bir devlet arasındadır. Tıpkı bunun gibi, “Barış
Pınarı Harekatı” da iki devlet arasındaki bir çatışmayı değil,
örgütün Suriye’deki uzantısının yürüttüğü “teröre” karşı yapılan
bir askeri harekatı adlandırır. Siz buna savaş demekle terörün
siyasal amaçlarına hizmet ediyorsunuz. Peki, bir an için diyelim ki
öyle, ama sonra aynı yolun tersinden yürüyerek şu soruyu soralım:
“Barış kimler arasında olur?” Barış her şeyden önce savaşın
karşıtıdır, tıpkı gündüzün gecenin karşıtı olması gibi. Nasıl
gündüzün olması için önce gecenin var olması gerekiyorsa, barışın
var olması için de önce savaşın olması gerekir. Yani “barış pınarı”
zaten bir savaşın yürüdüğünün tersinden itirafıdır.
İtiraz sahibi olduğu halde susturulanlar konuşturulmadığını
söylediğinde, insanları susturunca ikrar almış olacağına inanan
iktidar sahipleri de yasağı bildirecek bir dil kurduğunda,
bastırılmış olan bir şekilde açığa çıkar. Yani sadece sükut
değildir ikrardan gelen, bazen ikrar da sükuttan gelir. Ama ben
yine de kestirmeden söylemiş olayım: Barış, hemen şimdi!