Şu eski çuvaldız meselesi

Bugün referansımızın normallik olduğu, çoğunluğa dair bilgiyle ve onun yücelttiği değerlerle iş tuttuğumuz sürece var olabildiğimiz bir sistemin içinde yaşıyoruz. Bu referansın dışında kalan herkesin –bu yazı özelinde engellilerin- iyi işleri, okulları, ilişkileri kendi hakkı sayan, bu alanları kaplamak için birbiriyle yarışan çoğunluğun acıma duygularına mazhar olmasını nimetten sayıyoruz. Acımayı yeterli bulmamızın sebeplerinden biri, engelliliği bir tür kişisel trajedi olarak tanımlıyor olmamız...

Abone ol

Burcu Ayan

“Başkalarının acılarını sadece seyrederek onlarla gerçekdışı bir bağ kuruyoruz aslında. Ne kadar çok sempati duyarsak, acılara yol açan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamız da o kadar kolaylaşıyor.”

Susan Sontag

Yakın zamanda Aksaray’da bir ilkokuldaki otizmli öğrencilerin nasıl istenmediğini, olaya kimlerin dahil olduğunu izledik, konuştuk. Birilerini suçluyor, onlara kızıyoruz. Suçluları tespit edip onların tek başlarına ve az olduklarını farz ederken, engelli çocuklara (1) ve ailelerine karşı ne hissediyoruz/ düşünüyoruz? Acıyor muyuz? Hak mı veriyoruz? Uzakta oldukları için, olay “bizim çocukların” okulunda yaşanmadığı için rahatladığımız da oluyor mu? “Kız ya da oğlan fark etmez, yeter ki sağlıklı olsun” temennisinde bulunurken en çok neden korkuyoruz? Korkumuzun öznesi kim, korkumuzun sebebi ne?

Aile çoğu zaman, anne/baba/çocuktan oluşan heteroseksist ve normatif bir kurgudur. Ailenin bu biçimde kurgulanışı, feminist ve queer kuramlar tarafından çok ayrıntılı, kapsamlı eleştirilerle ele alındı. Çocuk ve yeni nesil ise iktidarın düzenleme ve denetleme pratiklerinin en içinde oldu, devletin politikalarında ve devlet adına konuşan kişilerin söylemlerinde yerini hep buldu. Erkek, asker, siyasetçi ve hatta doktor olmak vasfıyla konuşanların söylediklerini, ideal/ istenir çocuk neye benzer sorusuyla araştırdığınızda bir çeşit cevap muhakkak bulursunuz. Modernite ile beraber istatistik biliminin ürettiği, ortalamaya dair bilginin de vesilesiyle ideal olan, olması gerekene, çoğunluğa, “normal” olana yakınlaşır. (2) İdeal/ normal çocuk yalnızca devlet ya da siyasetçiler tarafından değil; kurumlar, gündelik pratikler ve söylem vasıtasıyla daima yeniden üretilir. Bu tahayyülün dışında bırakılan çocuklar ise vatanın, milletin geleceği için bir tehdit olarak görülüp düzeltilmeye, topluma uygun hale getirilmeye çalışılır, aynı zamanda ötekileştirilip kamusal alanın dışına itilirler. Burada sorduğum ve hep beraber üzerine düşünmeyi talep ettiğim şey, bahsettiğim normal çocuğa dair kurgunun nasıl ortaya çıktığı ve bu kurgunun talep ettiği yaşamın içinde engelli çocuğa ne olduğu. Bu, kısacık bir yazıda ele alınamayacak kadar uzun tarihi olan, görünümleri gündelik hayatın içinde her an ortaya çıkıp kaybolan bir mesele.

SAĞLAM ÇOCUK, SAĞLAM NESİL

1970’lerde Çiğdem Kağıtçıbaşı ve geniş bir araştırmacı grubu, Türkiye’nin 67 ilinden 2035 görüşmeciyle “Çocuğun Değeri” isimli bir araştırma yürüttü. Çalışma, takip eden otuz yıl içinde çeşitli aralıklarla sürdü. Kağıtçıbaşı, çalışmada çocuğun değeri olarak belirtilenin, “belirli bir toplum ve aile ortamında çocuğun ana baba için ve onlar tarafından algılanan işlevi” olduğunu söyler. Yapılan ilk araştırmanın bulgularında, ailelerle yapılan görüşmelerde edinilen verilerden yola çıkılarak çocuğun üç farklı tipte değerine işaret edilir: Ekonomik/ faydacı, psikolojik ve sosyal. Kabaca açıklamak gerekirse ekonomik/ faydacı değerler, ya çocuğun küçük yaşlarda aile ekonomisine ve ev içi işlere katkısını ya da anne babaya sağladıkları “yaşlılık güvencesini” içerir. Psikolojik değerden kasıt, çocuk sahibi olmanın verdiği gurur, keyif, neşe ve çocuğun anne babaya sağladığı başarı, arkadaşlık duygusu ve hatta evlilik bağlarını güçlendirme gibi atfedilmiş rollerdir. Son olarak çocuğun sosyal değeri, toplumsal kabul ve uyuma işaret eder. Çocuğun vatana millete hayırlı evlat olması, ailenin ve çocuğun toplum tarafından kabul edilmesi, aile adını devam ettirmesi gibi arzular dile getirilir. Bir bütün olarak araştırmanın akademik kıymetini ya da yöntemlerinin uygunluğunu tartışmak gibi bir niyetim olmadığını belirteyim. Yukarıda da bahsi geçen “normal çocuğa” dair toplumsal kurguyu, çocuk ile aile arasındaki ilişkiyi –bu ilişkinin sürekli değiştiğini, her zaman ve her yerde aynı olmadığını göz önünde bulundurarak- düşünmek üzere bir araç olarak öneriyorum.

Bugün referansımızın normallik olduğu, çoğunluğa dair bilgiyle ve onun yücelttiği değerlerle iş tuttuğumuz sürece var olabildiğimiz bir sistemin içinde yaşıyoruz. Bu referansın dışında kalan herkesin –bu yazı özelinde engellilerin- iyi işleri, okulları, ilişkileri kendi hakkı sayan, bu alanları kaplamak için birbiriyle yarışan çoğunluğun acıma duygularına mazhar olmasını nimetten sayıyoruz. Acımayı yeterli bulmamızın sebeplerinden biri, engelliliği bir tür kişisel trajedi olarak tanımlıyor olmamız. Engellilerin yaşadığı zorluklarda bizim payımızın olmadığına, elimizden gelen en iyi şeyin ise engelli çocukla ya da ailesi ile “empati” kurmak olduğuna duyduğumuz inanç. Oysa engelli olma halini ya da engelli bir çocuk ve ailesi arasındaki ilişkinin kendine has dinamiklerini bilemeyiz çünkü bu deneyimlemediğimiz bir tecrübedir. Fakat her engelli çocuğun kaliteli bir eğitim alma, kamusal alanda var olma, ihtiyaç duyduğu araçlara ulaşma haklarının olduğunu üzerine basa basa söyleyebilir, bunun için mücadele edebiliriz. Bu mücadelenin muhataplarının yalnızca devlet ya da bir tek okulun müdürü olduğunu varsaymak, kolayca görünmeyen ama hepimizin içine, doğduğumuz andan itibaren kök salmaya başlayan normallik arzusunu ve bu arzunun şekillendirdiği beklentileri es geçmek olur. Çocukları, önceden belirlenmiş becerilerin ne kadarına sahip olduklarına göre tasnifleyen eğitim sisteminin yanı sıra, masum olduğunu düşündüğümüz dilimiz, temennilerimiz, gündelik pratiklerimiz üzerine de düşünelim. Sınıftaki kaynaştırma öğrencisi, çocuklarının başarısız olmasına sebep olur korkusuyla imza toplayan velilerin kim olduğuna bakalım. Aksaray’da bir ilkokulda otizmli çocukları yuhalayanların sıradan insanlar olduğunu fark edene kadar.

DİPNOTLAR

  1. Engelli kelimesinin neye işaret ettiği ve neden engelli yerine sakat kelimesini tercih ettikleri üzerine aktivistlerin oluşturduğu bir külliyat var. Bu tartışmaların nasıl ilerlediğini merak edenler, Bülent Küçükarslan’ın yazılarına bakabilirler.
  2. Burada çocuk üzerinden kurulan hattın tarihini ve tartışmanın ne kadar geniş olduğunu izlemek isteyenlenler, Lennard J. Davis’in “Normalliğin İnşası: Çan Eğrisi, Roman ve On Dokuzuncu Yüzyılda Sakat Bedenin İcadı” metnine bakabilirler. Davis, L. J., (2011) “Normalliğin İnşası: Çan Eğrisi, Roman ve On Dokuzuncu Yüzyılda Sakat Bedenin İcadı”, Sakatlık Çalışmaları: Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul.