Sovyet Arkeolojisi: ‘Sıradan insanlar nasıl bir yaşam sürüyordu?’ sorusunu sormak

'Göçebeler nasıl yaşamış, köylüler nasıl yaşamış, citadel dediğimiz ark yani üst sınıfların oturduğu semtin dışındaki sıradan insanlar, tabakalar nasıl bir yaşam sürüyordu?' diye bu işe kapsamlı bir şekilde ilk defa odaklanan Sovyet arkeolojisi. Sovyet arkeologlar bu amaçla sarayları, kral mezarlarını kazmaktansa kırsal alandaki küçük yerleşimleri, kaya sığınaklarını ve höyükleri kazmaya önem verdiler.

Kavel Alpaslan kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Söz konusu Sovyetler Birliği’nde yapılan bilim oldu mu, hiç zaman kaybetmeksizin vurulan bir damga var: “Ama orada bilim ideolojik motivasyonla yapılıyordu, o yüzden bilim sayılmaz.” Sovyetler haricinde yapılan bilimsel çalışmaları son derece yanlış bir şekilde ‘ideolojiden arınmış’ kabul eden bu yaklaşım, bizi Sovyetler Birliği’nde yapılan çalışmalardan mahrum ettiği gibi aynı zamanda hayatın ta kendisine dair çarpık bir bilim algısı oluşturuyor. O halde doğanın algılanışı ve insana dair her şeyin ideolojik olduğu bir dünyada nasıl bir yol bulabiliriz?

Töre Sivrioğlu ve Sidar Gündüzalp imzalı Sovyet Arkeolojisi Üzerine Denemeler kitabı kısa bir süre önce okuyucularla buluştu. Kitap, Sovyetler Birliği’ndeki arkeoloji çalışmalarının neden görmezden gelindiği sorusundan yola çıkarak bu ülkede gelişen arkeoloji geleneğini farklı açılardan ele almaya çalışıyor. Fazla bilmesek de hem arkeoloji biliminde hem de toplumsal evrim teorilerine dair Sovyet arkeologların çalışmalarını bizlerle buluşturan Sivrioğlu ve Gündüzalp ile birlikte Sakin Kitap’tan çıkan eseri konuştuk. Yazarlarla aynı zamanda Sovyet arkeolojisinin ‘ideolojik’ olduğuna dair eleştirileri değerlendirdik.

GECİKEN BİR TEMAS HİKAYESİ

Öncelikle bize biraz kitabınızın hikayesinden söz edebilir misiniz? Bu çalışma nasıl ortaya çıktı?

Sidar Gündüzalp: Töre’yle yıllar öncesinde arkeoloji bölümünde okurken Sovyet Arkeolojisi’nin 20. yüzyılın önemli arkeoloji ekollerinden biri olduğunu biliyorduk ama bununla ilgili herhangi bir malumatımız yoktu. Özellikle tarihöncesi arkeolojisinin ele aldığı konular bağlamında Sovyetlerde yapılan tartışmalardan kısmen haberdar olsak da Sovyet Arkeolojisi’yle yakından temas etmemiştik. Açıkçası, bu konuda ulaşabileceğimiz pek kaynak da yoktu. Sovyetler Birliği’yle ilgili bir konuyu araştırmak bir yandan arkeoloji camiası nezdinde gereksiz ve tehlikeli bir uğraştı, diğer yandan sol açısından da muhasebesi çoktan yapılmış ve genel kabul görmüş dolayısıyla artık tartışılmasına ihtiyaç duyulmayan bir meseleydi. O yıllarda üzerine düşemesek de Sovyet Arkeolojisi üzerine daha çok bilgi edinme isteği aklımızın bir köşesinde hep vardı. Yıllar sonra tekrar bir araya gelip, Töre ile oturduğumuzda bu konuda çalışabileceğimizi düşündük. Çünkü bu daha önce Türkçede hiç yazılmamış ve hatta bazı ezberler dışında üzerine hiç düşünülmemiş bir konuydu.

Töre Sivrioğlu: Okuldayken bizim bölümümüz, Ege Üniversitesi Ön Asya Arkeolojisi, Türkiye’de Urartu çalışmalarıyla tanınır. Urartular konusu da Sovyetler Birliği’nin tecrübeli olduğu bir alan. Çünkü Urartuların tarihsel topraklarının bir kısmı Sovyet Ermenistan’ına ve Gürcistan’ına da uzandığı için orada da Urartularla ilgili çalışmalar var. O nedenle bizim Urartucu hocalarımız kitaplıklarında Boris Piotrovski’nin, G. A. Melikişvili’nin, İgor Diyakonoff’un kitapları olurdu, bunlar Sovyetler Birliği’nde Ön Asya arkeolojisi ve Urartu çalışan ünlü bilim insanları. Doğal olarak biz bunlardan haberdardık. Hocalarımız da haberdardı ama derslerde Colin Renfrew’ler, Robert Dyson’lar, Charles Burney gibi arkeolojinin Batıda tanınmış isimleri neredeyse her sınavda ezberletilirdi, sadece bu isimler incelenirdi.

Ben bunu şuradan hatırlıyorum, her sınavda “Haftavan Tepe’yi, Hasanlu Tepe’yi kim kazdı?” gibi sorularla muhatap olurduk. Yani sadece Batılı arkeologların kazdıkları alanlardan sorumlu olurduk. Sovyet arkeolojisine sıra geldiğinde bu konular konuşulmazdı, şu denirdi: “Sovyetler’de zaten arkeoloji yok, onlar ideoloji ürettiler, orada bilim partinin ve ideolojinin emrindeydi. O yüzden çok büyük bir kayıp değil.” Sovyet arkeolojisinin zaman ayırmaya değmeyecek bir alan olduğuna dair bir kabul vardı bizim eğitimimizde. Gerçekten merak ediyorduk “Bu böyle mi? Bu eleştirinin ne kadarı doğru? Ne kadarı gerçeği yansıtıyor?” diye.

Sovyet Arkeolojisi Üzerine Denemeler-1, Töre Sivrioğlu, Sidar Gündüzalp, Sakin Kitap, 160 syf., 2023

‘SIRADAN İNSANLAR NASIL BİR YAŞAM SÜRÜYORDU?’ SORUSUNU SORMAK

Sovyet arkeolojisine dair yapılan ‘ideolojik kaygı’ eleştirilerini daha detaylı bir şekilde konuşmak istiyorum. Ancak öncesinde Sovyet arkeolojisinden öğrendiklerimize dair belki birkaç söz söyleyebiliriz. Bertolt Brecht, ‘Okumuş Bir İşçi Soruyor’ şiirine “Kitaplar yalnız kralların adını yazar. / Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?” diye başlıyor. Sonunda ise “Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı. Ama pişiren kimler zafer aşını?” dizeleri yer alıyor. Hatta şiirin bir kısmında “Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar? Bir aşçı olsun yok muydu yanında onun?” sorusunu soruyor. Tarih, sadece kralların zaferlerinden ibaret görüldüğü gibi arkeoloji de uzun bir süre ‘hazine avı’ olarak ele alındı. Söz konusu bir bütün olarak toplumu incelemek olduğunda Sovyet arkeolojisinin bir katkısı olmuş olabilir mi? Saraylar kadar yoksul mahallelerin de, incelemeye değer olduğunu nasıl öğrendik? Başka bir deyişle Sezar’ın yanındaki aşçının hikayesini ne zaman merak ettik?

Töre Sivrioğlu: Kısa bir giriş yapmak gerekirse eğer 18. yüzyıl sonlarında ve 19. yüzyılda arkeoloji bir aristokrat bilimi olarak doğuyor. Doğal olarak da bunlar aldıkları klasik eğitim nedeniyle Troya’yı, Aeneas’ı, firavunların, kralların mezarlarını, mitolojideki bir takım ünlü kişilere ait izleri arayan kendine özgü bilimsel bir disiplin olarak oluşuyor. O ilk yüzyıllar boyunca sıradan insanın ne olduğu, kim olduğu, nasıl yaşadığı arkeologların ilgisini çekmiyor.

Bizim eğitim sistemimize bile bu yansımıştı. Mesela çok iyi hatırlıyorum bir hocamıza şunu sormuştum: Urartu seramiği denilen bir seramik vardır, Sidar daha iyi bilir onları kazılardan. Kırmızı boyalı, perdahlı, kaliteli –ince cidarlı deriz çok iyi ustalıklı, çark işidir … bütün müzelerde bu vardır. Ben de “Ya bu çok güzel bir seramik, ne kadar çıkıyor kazılarda oran olarak?” demiştim, “Yüzde 2-3” demişlerdi. Ama müzeye gittiğiniz zaman hep bunları görürsünüz. “Eh, geri kalan yüzde 97-98 ne ise işte o çanak çömlek ne oluyor?”, “Onları zaten depoya kaldırıyoruz” diye yanıtlamışlardı. Halkın genel olarak kullandığı malzeme, kitaplara, müzelere, sergilere girmiyordu. Bu anlayış aslında günümüzde de bitmiş değil yani.

Bu anlamda haksızlık da etmeyelim, Avusturya’da ve Almanya’da 19. Yüzyılda daha bütünlüklü arkeoloji denemeleri var. Yani Sovyetler öncesinde de farklı disiplinleri bir araya getirme, biraz daha geniş açılı Robert Koldewey kazılarında falan Babil’i bir bütün olarak kazmaya çalışıyor 1890’larda Alman arkeologları. Yani bazı girişimler var, sıfır değil. Ama ciddi anlamda, “Göçebeler nasıl yaşamış, köylüler nasıl yaşamış, citadel dediğimiz ark yani üst sınıfların oturduğu semtin dışındaki sıradan insanlar, tabakalar nasıl bir yaşam sürüyordu?” diye bu işe kapsamlı bir şekilde ilk defa odaklanan Sovyet arkeolojisi. Bu anlamda bir yenilik olarak da görebiliriz, her ne kadar biraz öncesinde de Almanya’da benzeri şeyler başlamış olsa da. Bunu Sovyet arkeolojisi başlattı diyebiliriz. Daha sonra bu bakış açısı genel olarak Batı dünyasına da sıçramaya başladı.

Sidar Gündüzalp: Kitapta da belirttiğimiz gibi Sovyet Arkeolojisi Çarlık Rusya’sında gelişen arkeoloji geleneğinin üzerine oturuyor. O dönemde Batı antropolojisinde ve dolayısıyla Rus bilim insanları arasında da modern toplumun gelişimine dair bir tartışma yürütülüyordu. Bir yanda önemli icat ve teknolojilerin belirli toplumlarca geliştirildikten sonra başka bölge ve toplumlara yayıldığını öne süren Difüzyonistler -ki bu yükselen ulus devletlerin ve Batı merkezci düşüncelerin değirmenine su taşıyan bir düşünceydi, diğer yanda insan toplumlarının tıpkı doğadaki canlılar gibi evrim geçirerek geliştiğini savunan ve başını Sosyal Darwinistlerin çektiği evrimci ekol vardı. Görkemli buluntulardansa sıradan insanların, ezilenlerin hikayesini anlatmaya yönelen bir arkeolojinin tesis edilmesinde, Ekim Devrimi’nden sonra genç kuşak Sovyet arkeologlarının söz konusu tartışmaya Marksist bir arkeoloji anlayışı geliştirerek girmelerinin önemli bir yeri var.

Yirminci yüzyılın başında, arkeologların doğrudan yararlanabileceği Marksist bir teorik çerçeve yoktu, zira Marx daha çok güncel siyaset alanına odaklanmış ve antropolojik ve etnolojik çalışmalardan haberdar olsa da bunları bir yayın haline getirmemişti. Dolayısıyla Sovyet arkeologlar difüzyonistlerin ve yükselen ırkçı teorilerin karşısında durabilmek için, Töre’nin de ifade ettiği gibi geçmişin görkemli hikayelerinden ya da şatafatlı buluntularından sıyrılarak sıradan insanların, emekçilerin ve ezilenlerin hikâyesini anlatabilecekleri bir teori inşa etmeye soyundular. Bu çaba her şeyden önce yeni bir kazı metodolojisi geliştirmeyi gerektiriyordu. Sovyet arkeologlar bu amaçla sarayları, kral mezarlarını kazmaktansa kırsal alandaki küçük yerleşimleri, kaya sığınaklarını ve höyükleri kazmaya önem verdiler. İnceledikleri yerleşimlerdeki insanların toplumsal konumunu belirleyebilmek için her alanı kendi içinde birimlere bölerek ve çalıştıkları alanı yatay düzlemde genişleterek kazmak gibi o zaman için çığır açıcı kazı yöntemleri geliştirdiler. Haneleri, kamusal alanları ve işlikleri birbirleriyle karşılaştırılabilmek için o dönem için büyük bir yenilik olarak kabul edebileceğimiz multi-disipliner ekipler kurdular. Buradaki temel amaç belirli bir toplumun gelişimini Sosyal Darwinistlerin Batı merkezci ırkçılığına ya da difüzyonistlerin kısırlığına düşmeden Marksist bir perspektifle açıklamaktı.

‘IRK KALIPLARINDAN ÇIKARTIP, İNSANLIĞIN TAMAMININ MACERASINA YÖNELDİ’

Töre Sivrioğlu: Sadece saraylar, zenginler varsıllar meselesi de değil. Sidar’ın da dediği gibi o dönem “Beyaz ırk her şeyi yapar” anlayışı var. “Dünyaya medeniyet Aryanlar tarafından getirildi, bütün medeniyet onlar sayesinde oluştu…” gibi görüşler arkeolojide çok güçlüyken Sovyet arkeolojisi bunu da biraz esnetip, ‘beyaz ırk-siyah ırk’ kalıplarından çıkartıp evrimsel olarak insanlığın tamamının macerasını incelemeye de yöneldi diyebiliriz.

Sidar Gündüzalp: Bir de şunu da söylemek lazım, gökten durduk yere inen bir tartışmadan bahsetmiyoruz. Devrim oldu diye insanlar bir anda aydınlanıp ideolojik bir yeniliğe gidiyor değiller. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Çarlık Rusya’sında da sürekli Slavların oraya göçle mi geldiğine, kendi içinde mi geliştiğine, evrimsel bir gelişim mi olduğuna; yoksa yüksek kültürel değerlerini Aryan ırklardan mı ödünç aldıklarına dair bir tartışma var. Ama Marksistler buna Ekim Devrimi’nden sonraki on yılda özellikle hem metodolojik hem de tarihsel bir perspektif açıyorlar. Burada mevzu bahis olan, sizin de Brecht’in şiirine vurgu yaparak belirttiğiniz üzere mevcut burjuva tarih anlatısına bir alternatif oluşturma çabası.

Kitabınızda toplumların gelişim süreçleri ve Sovyetlerde buna çeşitli açılarla değinişiniz -her ne kadar kulağa ilk bakışta alakasız gelse de- bana bazı bilimkurgu romanlarını anımsattı. Sovyet bilimkurgu romanlarında farklı gezegenlerdeki uygarlıkların farklı toplumsal evrim süreçlerinden geçiyor oluşu hep işleniyor. Aleksey Tolstoy’un Aelita, Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız eseri ya da Arkadi ve Boris Strugatski’nin Tanrı Olmak Zor İş kitaplarını örnek verebiliriz. Ayrıca ilginç olan bir diğer şey de Sovyet bilimkurgusunda arkeolojiye verilen yer. Örneğin hatırladığım kadarıyla Ivan Yefremov’un Andromeda Nebulası kitabında gelecekteki komünist uygarlık gezegenleri ‘keşfediyor’ ancak her daim gemide bir arkeolog ekibi bulunuyor.

Sidar Gündüzalp: Buna dair şöyle bir ek yapabiliriz: Arkeoloji bilimi Batı’nın dünyanın geri kalanını keşfiyle birlikte gelişen antropoloji deneyimi üzerine şekilleniyor. Ancak keşiflerin ve dünyayı bilme isteğinin Batı’nın dünyanın geri kalanıyla kurduğu sömürü ilişkisiyle organik bir bağı var. Diğer kıtalarda kendilerinden daha az gelişmiş halklarla karşılaşan Batılı kâşifler antropolojik düşüncenin de temellerini atıyorlar. Çarlık Rusya’sında durum biraz farklı gelişiyor çünkü onlar dünyanın başka yerlerine gidemeyip Sibirya ya da Kafkasya gibi yerlere inebiliyorlar ve dolayısıyla o keşfe giden ekip içerisinde köylüler, politik nedenlerle sürgüne gönderilen siyasetçiler, yazarlar, memurlar, düşünürler ya da bilim insanları da var. Haliyle bahsettiğiniz durum bilime verilen önemi ifade ettiği kadar kolonyalist bir hafızanın da izlerini taşıyor diye düşünebiliriz.

Töre Sivrioğlu: Tabii mesela şunu unutmayalım, Nikolski örneğin Çarlık Rusya’sı dönemi paleografi uzmanı, çivi yazısı uzmanı. Nikolski, Marksist olmadığı halde Ekim Devrimi öncesi bu Rus aydınlarında artık görmeye alıştığımız sola dönük merakın, eğilimlerin içine girmiş birisi. Yani birdenbire devrim sayesinde olmadı, bunların hepsi daha önceden yetişen insanlar. Nikolski’nin bıraktığı mirasa Sovyet arkeolojisi sahip çıkıyor. Üstelik Nikolski devrimi görmüş biri de değil. Ama o tümden reddedilen ya da “Bunlar devrimden sonra Çarlık Rusya’sından kalan ne vardıysa raflara kaldırdılar” gibi düşünülen bir şey değil. Ondan önceki arkeolojik mirastan yararlanabilecekleri kısımları aldılar ve devrimden önce de Nikolski ekolü, toplumsal evrimle, sosyal yapıyla ilgili diyalektik materyalizmle uzlaşabilen bir yaklaşım içine girmiş zaten. Çarlığın son dönemi entelektüelleri, Batı’nın aristokratları gibi değil, gittikleri yerlere biraz daha geniş bir pencereden bakmaya çalışan kişilerle ilgili orada oluşan bir miras var.  

‘SOVYET ARKEOLOJİSİNİN İDEOLOJİK YÖNÜ ZAYIF BİLE DİYEBİLİRİZ’

Kitabınızda Sovyet arkeolojisine dair bazı hatalı yaklaşımlardan bahsediyorsunuz. ‘Görmezden gelme’ bunlardan biri. Ancak altını çizdiğiniz bir diğer önemli nokta Sovyet arkeolojisine yönelik “Bu bilim sayılmaz çünkü ideolojik bir kaygı söz konusu” yorumlarına dair. Siz Sovyetler’deki bilim çalışmalarının neden ‘bilim’ sayılması gerektiğini açıklıyorsunuz eserinizde. Aslında bu, sadece arkeoloji alanında değil, içinde Sovyet geçen hemen hemen her alanda karşımıza çıkan bir eleştiri biçimi. Bu yüzden belki biraz daha genel bir şekilde tartışmak gerekiyor. Kendini bir ideolojinin parçası görmeyen ekollerin de aslında belli bir sınıfa ait olduğunu söyleyebiliyoruz -yüksek sesle dillendirmeyi tercih etmeseler de. Az önce de arkeolojinin ortaya çıkışında aristokrasinin rolünden bahsettik örneğin. Hal böyle olunca bir yığın bilimsel yaklaşım da burjuva-liberal yaklaşımlar olarak değerlendirilemez mi? Sadece Marksizmin damladığı yerlerde ‘ideoloji’ kelimesini hatırlamak, başlı başına bir burjuva-liberal yaklaşım olamaz mı?

Sidar Gündüzalp: Öncelikle bilimin ideolojilerden yalıtık ve tamamen objektif olabileceğine dair inancın doğru olmadığını vurgulamak gerekiyor. Dolayısıyla, herhangi bir arkeoloji ekolünü yalnızca ideolojik olduğunu ileri sürerek eleştirmeyi de hem sığ hem de yersiz buluyorum. Sovyet arkeolojisi ideolojik miydi? Evet! Diğer tüm arkeolojiler gibi ideolojik bir zeminde hareket ediyordu. Eğer sosyal bilimler üzerine yüz yıldır yapılan tartışmalardan haberdar olursak objektif olma iddiasının nereye tekabül ettiğini de rahatlıkla görebiliriz. Ancak, burada ‘ideolojik’ yaftası, köşeleri belirli bir eleştiriden ziyade Sovyetler’deki herhangi bir bilimsel etkinliği araştırma nesnesi haline getirmenin politik ve haliyle tehlikeli bir davranış olduğuna işaret ediyor. Bu tabii ki Türkiye’deki arkeoloji etkinliğinin çoğunlukla apolitik bir zeminde yapılıyor olmasıyla ilişkili. Bizim kitapta yapmaya çalıştığımız şey ise kulaklarda çınlayan ideolojik tınıya çok kapılmadan Sovyetlerdeki arkeolojik düşüncenin fotoğrafını çekmeye çalışmaktı.  

Töre Sivrioğlu: Evet, az önce verdiğim örnekte mesela, müzelere kazıda bulunmuş en ‘güzel’, iyi tornadan geçirilmiş örneklerin konması da neticede bir ideolojik yaklaşım. Çünkü öyle bir şey bekleniyor. O yüzden bugün Göbeklitepe’nin bu kadar ön plana çıkmasının arkasında da belli bir dünya görüşü var. O yüzden Sovyet arkeolojisi ‘objektif bir arkeolojiyle’ rekabete girmiş yegane ideolojik arkeoloji ekolü olarak görülemez. Hele ki o dönemde! 1920’ler, 1930’lar, 1940’lar, 1950’lerde arkeoloji zaten bugünkü nesillerin hayal edemeyeceği kadar ideolojiyle iç içeydi. Sovyetler’in etrafındaki ekollere baktığımızda -mesela Nasyonal Sosyalistlerin yoğun arkeolojik faaliyetlerine vs- Sovyet arkeolojisi onlara göre ideolojik açıdan ‘zayıf’ bile diyebiliriz dünyanın geri kalanıyla mukayese ettiğimizde.

BATI VE SOVYET ARKEOLOJİSİNİN İLİŞKİSİ

Kitabınızda Sovyet arkeolojisinden bahsederken bir Marksist arkeoloji anlayışının temel atılış sürecinden bahsediyorsunuz. Her ne kadar ardılı yaklaşımların yardımcı olduğunu görsek de metodoloji yaratma anlamında yeni bir sayfayla karşılaştıklarını görüyoruz. Aynı yorumu Sovyet deneyiminin farklı alanlarına dair de yapabiliriz belki kim bilir? Bir sosyalist ülkenin yaratım sürecinde ilk kez girişilen bir iş olarak pek çok farklı açmazla karşılaşıldı. Bazılarına etkin bazılarına cılız çözümler bulundu. Ama bir şekilde inşa süreciyle karşılaşıyoruz. Arkeoloji alanında bu süreci nasıl okuyabiliriz? Bu süreçteki açmazlar ya da çıkışlar nelerdi acaba?

Töre Sivrioğlu: Birincisi “Sovyet arkeolojisi = Marksist arkeoloji” diyemeyiz. Çünkü bu bir yorum olur. Onlar öyle olduğunu iddia ediyor ama buna dönük dışarıdan özellikle Fransa’daki Marksist antropologlardan ve arkeologlardan da büyük eleştiri var Sovyetler’in arkeoloji yorumuna. O yüzden bu kendi içinde eşit olarak görebileceğimiz bir şey değil.

İkincisi, şu yanılgıya düşülüyor: Sovyetler’de tek bir ekol varmış gibi düşünülüyor. Böyle de değil, orada da kendi dünyalarında tartışmalar var. Bu tartışmaların ayrıntısına çok girmeye gerek yok burada ama mesela “Dünyada beş aşamalı evrim teorisi geçerli midir, değil midir?”, “İlkel-komünal toplumdan sonra kölecilik mi geldi?”, “Kölecilikten sonra mutlaka feodalite mi gelir?” gibi o dönemin Marksistlerini baya yormuş, uğraştırmış bir gündeme onlar da kapılmış durumdalar. Ama burada, bazı dönemlerde diyelim bu konuların serbestçe tartışılabildiğini görüyoruz.

Tabii pembe tablo yaratmaya gerek yok. Sovyetlerde dönem dönem, özellikle de 1930’lu yılların ortalarından itibaren arkeolojide farklı ekollerin tartışmasında bir yavaşlama görülüyor. 1920’li yıllardaki zenginlik, 1930’lu yıllarda karşımıza çıkmıyor. Ama “Resmi bir bakış açısı yerleşti ve parti ne diyorsa o kabul edildi ve bütün üniversitelerde, kürsülerde oradan gelen talimatlar doğrultusunda kazılar yaptılar” gibi çok yüksek bir önermenin de gerçeği yansıtmadığını görüyoruz.

Bu çok abartılan bir şey. Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla bu var, yok değil. Ama neticede arkeoloji klasik Marksistlerin tartışma alanlarının çok dışında bir olgu olduğu için, malumunuz olduğu üzere Marksizmin asıl ilgilendiği toplum kapitalist toplum ya da kapitalist toplumun hemen öncesi ve kendisi. O yüzden arkeoloji, tarihöncesi gibi konular bu alanda çok yeni olduğu için birçok arkeolog da ortaçağ ve yeniçağ tarihçilerine göre daha serbest hareket edebilmişler. Çünkü bu alanda Marksist külliyatın sınırları çok net olmadığı için görece daha serbest bir tartışma ortamı da yaşanabilmiş diyebiliriz.

O açıdan “Resmi düşünce her yere hakimdi” gibi bir iddiada bulunamıyoruz. “Sovyet arkeolojisi = Marksist arkeolojidir, Marksist arkeoloji de ancak bu şekilde olabilirdi, bundan başkası olamazdı” gibi de bir iddiada bulunamıyoruz. Bunun dışındaki iddialar da evet, Marksizmi kendisine hedef edinmiş ama kendi içindeki tartışmalarla hiçbir zaman kendi açısından son noktayı koyamamış bir arkeolojiden bahsediyoruz. Çok zıt fikirleri Marksizm adına birbirlerine karşı savunmuş arkeologlar var, tartışmalar var.  

Sidar Gündüzalp: Sovyet Arkeolojisinin farklı ekollerin gelişimini sürdürdüğü homojen yapısından bahsetmek doğru bir vurgu. Bunun yanı sıra Batı’yla kurduğu ilişkiler de önem arz ediyor. Sovyet arkeologlar dünyanın geri kalanına kulak tıkayıp sadece kendi gündemleriyle meşgul olan insanlar değiller. Özellikle, görece daha zengin ve rahat bir çalışma ortamının olduğu 1930’ların ortalarına kadar, Sovyet arkeologlar Batı arkeolojisindeki gelişmelerden haberdarlar. Avrupalı arkeologlar ise Sovyetlerde olup bitenlerle pek ilgilenmiyorlar. Sovyet Arkeolojisine dair bilgileri 1930’lu yılların başında Sovyetleri ziyaret eden Finlandiyalı arkeolog A. M. Tallgren’in Sovyet Arkeolojisini bilimsel olmamakla suçlayan gezi notlarına dayanmaktaydı. Tallgren’in herhangi araştırmaya dayanmayan ve kişisel gözlemlerden ibaret notlarının sorgusuz sualsiz kabulü dönemin Avrupa merkezci burjuva arkeologlarının Sovyet Arkeolojisine karşı ilgisizliklerine tuz biber ekti. Bu anlamda Sovyet Arkeolojisi hem kendi içindeki farklı ekollerin rekabetinden hem de Batılı meslektaşlarının yürüttüğü tartışmalardan beslendiği için hızlı bir gelişim kaydetti.

Öte yandan Sovyetler Birliği’nin birçok bölgesinde hayata geçirilen büyük ölçekli ulaşım ve inşaat projeleri de birçok arkeolojik kazı yapılmasını sağlamıştı. Haliyle, toplumsal evrimin ve kültürel yayılımın nasıl gerçekleştiğine dair teorik tartışmalar yoğun kazı, kurtarma ve belgeleme çalışmalarıyla da destekleniyordu. Tarihöncesi arkeolojisinin en önemli figürü olarak kabul edilen Vere Gordon Childe da Sovyetler Birliği’ndeki bu gelişmeleri yakından takip etmiş ve Batılı meslektaşlarına Sovyetlerde olup bitenlere karşı kayıtsız kalmamaları gerektiğini öğütlemişti. Ancak bu rüzgâr 1930'lu yılların ortasından itibaren hız kesmeye başladı. Dönemin politik atmosferi ve yeni rejimin akademik alanda giderek daha tahammülsüz bir yönetim anlayışı geliştirmesi bahsettiğimiz düşünce zenginliğine balta vurmuştu. Farklı düşünce yapılarına sahip ekollerin yeterince Marksist olmamakla suçlanarak önlerinin kesildiği, belirli bir toplumsal evrim modelinin kabul edilebilir tek model olduğu düşüncesinin dayatıldığı bir akademide arkeoloji de gerilemeye başladı. Yine de Sovyet arkeolojisinin yukarıda kısaca özetlediğimiz birçok yeni perspektif geliştirdiğini ve dönemin ırkçı arkeolojilerine karşı güçlü bir alternatif ürettiğini söyleyebiliriz.

Peki Sovyet arkeolojisini incelemek bugün bize ne katabilir dersiniz?

Sidar Gündüzalp: Öncelikle reel sosyalist deneyimin en somut örneği olarak Sovyetler Birliği’nde olup bitenlerin eksileriyle artılarıyla incelenmesi oluşturulacak yeni perspektifler açısından önem arz ediyor. Sovyet deneyiminin muhasebesi birçok alanda uzun uzadıya yapılmış olmasına rağmen arkeoloji oldukça tali bir konu olarak görülmüş ve pek de ilgi çekmemişti. Özellikle Türkçede B. Trigger’ın Arkeolojik Düşüncenin Tarihi adlı kitabında anlattıklarına dayanan bazı ön kabullerden başka bir yayın yoktu. Kitabın öncelikli amacının bu boşluğu doldurmak olduğu söylenebilir.

İkincisi, her ne kadar bayatlamış ve çoktan rafa kaldırılmış gibi görünse de sosyal bilimlerin birçok alanında toplumun biyolojik bir varlıkmış gibi kavrandığı düşünceler farklı veçhelerle yinelenmektedir. Batı antropolojisinde toplumsal evrimin mekanizması üzerine ciltler dolusu yayın yapılmış olmasına rağmen evrim ve kültürel yayılım meseleleri Türkiyeli antropolog ve arkeologların uzak durduğu bir gerilim olagelmiştir. Sovyet arkeologların göç, yayılım ve kültürel evrim konularını tartışma biçimlerini yeniden değerlendirmenin geçmiş toplumlarla ilgili mevcut tartışmalar açısından da kafa açıcı olduğunu düşünüyorum.

Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Töre Sivrioğlu: Bilgi için okurlara şunları ekleyebiliriz, herkes tabii arkeolojinin tekniklerine hakim değil: Mesela hava fotoğrafçılığını Sovyetler başlatmış, onların aklına gelmiş yukarıdan Hazar ve Aral bölgesinde ekspedisyonlarda… Fizikçilerden, kimyacılardan kazılarda yararlanmayı ilk kez Sovyetler düşünüyor. Mesela mağara resimlerini rutubetten korumak için elektrik akımı veriyorlar…

Tabii şu avantaja sahipler, her şeyin arkasında devletin oluşu. Yani Batı’dan örnek vermek gerekirse mesela Amerikan arkeolojisi özel müzelerin, özel girişimcilerin, sponsorların desteğiyle ayakta durmuştur, geleneği budur. O yüzden de sponsor bulamadıkları zaman kriz yaşarlar. Eh bakıyorsunuz Sovyetlerin elinde sınırsız devlet imkanları var. Bir Sovyet arkeoloğu Kızıl Ordu’dan 300 tane asker çağırıp bir yeri kazdırabiliyordu.

Bu hem bir avantaj hem de dezavantaj. Çünkü devletin bu kadar kişiyi bir araya getirerek yaptığı büyük projeler aynı zamanda doğal olarak da dışarıdan ve içeriden bakanlar için bunların ‘ideolojik’ olduğu, ‘özgür bir ortamda yapılmadığı’ eleştirilerini de doğurabiliyor.

Bir de çok kısaca şunu ekleyebiliriz: Devamını getirmek istediğimiz bir çalışma bu, o yüzden de zaten kapakta da ‘1’ diyor. Biz “Sovyet arkeolojisi işte budur, alın görün” iddiasında değiliz. Daha fazla devamının gelmesi gerekiyor. Örneğin Sidar bazı ülkelerle ve dünyadan kopuk değil dedi. Kopuk olmayan ülkelerden biri de bizdik. 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca Sovyet arkeologları ve Türkiye arasında bağlar vardı, gidip gelenler vardı. Burada çalışmaları takip ediliyordu. Mesela S. V. Kiselev gibi Rudenko gibi, Gryaznov gibi, V. V. Barthold gibi...

Sidar Gündüzalp: Sovyet arkeolojisinin kurucularından Nikolay Marr da Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’ya gelip dersler vermiş mesela.

Töre Sivrioğlu: Tabii, bu gibi Sovyet arkeolojisinden uzmanlar Türkiye’ye geliyordu. Bunların yayınları tercüme ediliyordu ve bugün Türk Tarih Kurumu’nun kütüphanesinde büyük kısmı basılmamış olmakla birlikte daktilolu nüshalar halinde Türkçeye çevrilmiş ama nedense basılmamış büyük eserler var. Onun da herhalde 1950’lerden sonraki Soğuk Savaş perspektifinden kaynaklandığını düşünüyoruz ama elimizde kesin bir şey yok, TTK’ya “Bunları niye basmıyorsunuz” yazıp da bir cevap almadık. Mesela ileride, biz bu kitabın devamını getirirsek, Sovyet arkeolojisi ile Türkiye geleneği arasında kurulan bağlar üzerinden bir bölüm yer almasını istiyoruz. Özellikle niye ilgileniyordu bizim buradaki arkeoloji camiası? Çünkü Orta Asya’daki, Sibirya’daki kurgan kültürleri, göçebe kültürleriyle ilgili Sovyet dünyasında çok köklü bir çalışma disiplini olduğu için, burada da yakından takip ediliyordu. Bunları da katmayı düşünüyoruz ileride.

Tüm yazılarını göster