Siyaset hesap sormalı mı, sormamalı mı?

Siyasi partiler seçimlerde iktidar olmaları halinde rakiplerinden hesap soracaklarını vadetmemelidir. Siyasetin vaadi hukuk devleti, bağımsız yargı ve denetim mekanizmalarının önünü açmak olmalıdır.

Abone ol

Sedat Bozkurt*

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “helalleşmeliyiz” dedi, ardından muhtelif tartışmalar başladı. Kullanılan kavram muhafazakar camiaya ait olunca tartışmalar da uzadı. Hesaplaşma ile helalleşmenin ayrı meseleler olduğuna ilişkin açıklama üzerine tartışma iki koldan yürüdü. Bunlardan birisi hesaplaşma üzerineydi. Tartışma döndü dolaştı devri sabık yaratmaya, yani muhalefetin iktidara geldiği zaman 20 yıllık AKP iktidarının yaptıklarını soruşturup soruşturmayacağına kadar geldi.

Siyasi partiler birbirlerinin rakipleridir. Birbirlerine karşı üstünlük elde etmek için çalışırlar. Bir siyasi parti iktidara geldiği zaman, eline geçirdiği güç ve kurumlar ile bu siyasi mücadeleyi sürdürürse ne olur? Doğal olarak bu, demokrasi olmaz. Bu nedenle siyasi partiler seçimlerde iktidar olmaları halinde rakiplerinden hesap soracaklarını vadetmemelidir. Sonuçta seçmen, sandıkta iktidarı değiştirerek bir hesabı görmektedir ve bu, politiktir. Siyasetin vaadi hukuk devleti, bağımsız yargı ve bağımsız denetim mekanizmalarının önünü açmak olmalıdır. Bu vaat, iktidara yeni gelen partiyi de bağlayacağı için hukuk devletini de inşa etmiş olursunuz. Devleti yöneten siyasi parti sürekli olarak yasalara ve kurallara uygun davranıp davranmadığı konusunda bağımsız bir denetime de ayrıca tabi olur. Ek olarak işleyen parti içi demokrasi ile oluşan parti yönetimleri ve bu yöntemle belirlenen milletvekili listeleri de ayrıca iktidarı, hükümeti yani yürütmeyi denetleyen bağımsız bir yasama, parlamento demektir. Ve bu, hesap sormaktan daha iddialı bir vaattir.

Siyasetimizin yakın tarihimizde hesap sorma vaatlerinin karşılığında neler yapıldığına bakalım. Siyasetçi yargılamalarına yani. 12 Eylül darbesinin ardından 3 eski bakan Hilmi İşgüzar, Şerafettin Elçi ve Tuncay Mataracı Yüce Divan olarak görev yapan Anayasa Mahkemesinde yargılandı ve mahkum oldular. 1983 seçimlerinde tek başına ANAP iktidara geldi ve bu, 8 yıl sürdü. Başbakan Özal bir bakanını kendisi Yüce Divan'a gönderdi. İsmail Özdağlar yargılandı ve kendisinden önceki 3 bakan gibi rüşvet almaktan mahkum oldu.

1991 seçimlerine gidilirken, herkesin kulaklarında Demirel’in meydan meydan dile getirdiği “hesap sormazsam namerdim” sesleri çınlıyordu. O dönem Yunanistan’da patlak veren ve dünyada büyük ilgi toplayan Koskotas yolsuzluğu Demirel’in dosyalarının da adı olmuştu. Demirel tüm siyasetini bu yolsuzluk dosyaları üzerine kurdu ve Başbakanlık koltuğuna oturdu. Sayılarının 140’ı bulduğu söylenen yolsuzluk dosyalarını soruşturması için bir devlet bakanı görevlendirdi. Emekli General Orhan Kilercioğlu, bu bakanlığa atandı. Aylarca bu dosyalar konuşuldu. Soruşturma sonucunda, eski Bayındırlık ve İskan Bakanları İsmail Safa Giray ve Cengiz Altınkaya ile eski Karayolları Genel Müdürü Atalay Coşkunoğlu, ''görevi kötüye kullandıkları'' iddiasıyla yargılandı. Her üç sanık da davadan beraat etti. Aslında siyaset yerine bağımsız yargı ya da devlet denetleme kurulları bu dosyaların denetlemesini yapsaydı o dönem çok konuşulan iddialarla ilgili ortaya somut, kimsenin itiraz edemeyeceği adil bir sonuç ortaya çıkardı.

Refahyol koalisyon hükümeti kurulmadan önce siyasetin bu “hesap sorma” meselesini nasıl pazarlık haline getirdiğine tanıklık yaptık: ANAP ve DYP koalisyon hükümeti zoraki devam ediyor ve birbirlerine güvensizlikleri zirve yapmış vaziyette. Başbakan Tansu Çiller pek çok yolsuzluk iddiasının merkezinde. Bu muhalefet için mükemmel bir siyaset yapma alanı. RP tarafından gündeme getirilen TEDAŞ, TOFAŞ ve Çiller’in mal varlığına ilişkin soruşturma komisyonu kurulması önergeleri bazı ANAP’lıların desteğini alıyor ve çatlayan koalisyon hükümeti Anayasa Mahkemesinin güven oylamasına ilişkin kararı ile son buluyordu. RP, hükümeti bir biçimde yıkmayı başarmıştı.

Asıl işin heyecanlı kısmı bundan sonra başlıyor. Siyasetin hesap sorma meselesi bir film şeklini alıyor. RP ile DYP’nin oluşturduğu Refahyol hükümeti öncesinde ANAP ve DYP arasında kurulan ANAYOL hükümetine muhalefet ederken Necmettin Erbakan, ellerinde 12 yolsuzluk dosyası bulunduğunu belirtiyor ve “varan 1”, “varan 2” diye tek tek açıklıyordu. DYP, RP ile koalisyon hükümeti kurmaya karar verince, RP bizzat kendisinin hesap sormak için oluşturduğunu söylediği bütün soruşturma komisyonlarında hükümet ortağı olan Çiller’i bir tür yargı yolunu kapatarak akladı.

Soruşturma komisyonları üzerinden mücadele bir süre daha devam etti. Sonuçta hesap sorma vaadi verme ve bunun gereğini yerine getirme sırası AKP’ye geldi. Eski Başbakan Mesut Yılmaz ve bakanlar Güneş Taner, Yaşar Topçu, Yüce Divan’a sevk edildiler ve yargılandılar. Karar hükme bağlanmadan dava sonlandırıldı. Zeki Çakan ve Cumhur Ersümer, büyük yolsuzluk operasyonlarıyla gündeme gelmiş olmalarına karşın Yüce Divanda beraat ettiler. Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan ve eski bakan Recep Önal da beraat alanlardandı Yüce Divan’da yargılanıp. Oysa Özkan yapılan yorum ve haberlerde her tartışmalı meselenin değişmez öznesiydi.

Yüce Divan yargılamalarının belki hukuk fakültelerinde örnek ders konusu olarak işlenebilecek yargılamasının sanığı Bayındırlık eski bakanı Koray Aydın’dı ve deprem konutlarıyla ilgili yolsuzluk iddiası ile yargılandı. Savcının, hakkında bin yıla yakın hapis cezası istediği Aydın beraat etti. Bu Yüce Divan yargılama süreçleri, geleneksel merkez sağın da yok olmasına politik bir sonuç olarak neden oldu.

Sonuçta siyaset hesap sorma vaadini hiç yerine getiremediği gibi bu süreçte, bu sistemin hukuksal bir denetlemeye katkıdan daha çok politik pazarlıkların bir aracı olduğunu da gözler önüne serdi.

Ve geldik 17/25 aralık meselesine; halen hukuki olarak da teknik olarak da tartışılan ses kayıtlarına, baskınlarla ele geçirilen paralara rağmen bir türlü denetlenemeyen iddialara. Burada siyasetin bu hesap sorma meselesini, parlamentoda bulunan çoğunluğu aracılığıyla nasıl iddiaların üstünü kapatma ya da yargı denetiminden kaçırma haline dönüştürdüğüne tanıklık yaptık. İddiaların merkezindeki 4 bakanla ilgili zoraki de olsa bir soruşturma komisyonu kuruldu. Bu, kendisine kadar uzanan iddiaların etkisini azaltmak için bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıydı. Komisyon çalışmaları çok zor yol aldı, komisyonla ilgili haberlere yayın yasağı getirildi. Başbakan Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki gerilim şiddetlendi. Sonuçta 4 AKP’li bakan, Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar komisyonun “Yüce Divan'a sevklerine gerek yoktur” kararı ile yargılanmadılar. TBMM ve soruşturma komisyonu bir yargı organı olmadığı için bu bakanlara “aklandılar” denilemez, sadece yargılanmalarına izin verilmedi denilebilir.

Şimdi muhalefetin yapacağı, hesap sorma kolaycılığı yerine, kendilerinin de sürekli muhatap olacakları bağımsız yargı ve parlamento denetimi vadetmektir. Siyasi iktidarın çok fazla kontrolüne geçmiş yargı sistemini aşmak için de DYP-SHP koalisyon hükümetinde Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın gündeme getirdiği ve dönemin Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’ın karşı çıkması nedeniyle yasalaşmayan, hukuk fakültesi mezunlarından oluşan polis ile yargı arasında görev alacak olan Adli Kolluk teşkilatı çözümdür. Bu öneriyi çözüm yapan en önemli gösterge de bizzat Mehmet Ağar’ın karşı çıkmış olmasıdır.

*Gazeteci