Tüm verimsizliğine, tüm insani ve ekonomik maliyetlerine rağmen devletler duvar inşa etmeye devam ediyor. Çünkü bu bir devlet modası ve her moda akımı gibi üç temel özelliği bir arada barındırıyor. Bilindiği üzere modaya uygun davranmanın temel psikolojik dinamiği taklittir ve çoğu durumda bundan başka bir rasyonalitesi yoktur. Devletler özellikle güvenlik söz konusu olduğunda birbiri peşi sıra aynı adımları atarlar ve birinin diğerine karşı aldığı önlem, diğerinin de aynı önlemi almasının nedenini oluşturur.
Türkiye üç tarafı denizlerle çevirili bir ülke olarak
tanımlanır. Galiba artık buna dört tarafı duvarlarla çevirili bir
ülke olduğunu da eklemek gerekiyor. Üstelik Türkiye’de devlet,
sanki övünülecek bir durummuş gibi, Çin Seddi ve ABD-Meksika
sınırındaki duvardan sonra, dünyanın en uzun üçüncü duvarına sahip
olduğunu da gururla ilan ediyor. Elbette söz konusu olan bir devlet
olduğunda “kendini övmek” pek yadırgatıcı gelmiyor. Zira devlet bu,
şatafat ve gösteriş devlet olmanın mayasında var. Fakat insan yine
de kendini övenin en azından farklı ve yaratıcı olması gerektiğini
söylemekten alamıyor. Bugünlerde sınıra duvar inşa etmek
uluslararası ilişkilerinin yeni standardı haline gelmiş durumda.
Her geçen sene bir veya daha fazla sayıda ülkenin yeni duvarlar
inşa ettiğini işitiyoruz. Öyle ki vardığımız aşamada bir devlet
sınırları konusunda illaki övünecekse, bunu sınırlarının ne
kadarının duvarla örülü olduğu üzerinden değil, olmadığı üzerinden
yapılmalıdır. Çünkü duvar dikmek artık bir devlet modası olmuştur
ve hiçbir şekilde ayırt edici değildir.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arasında oluşan fiili
mutabakata baktığımızda, sınırların güvenlikle ilgili boyutundan
çok, farklı hukuki, siyasi ve idari bölgeleri ayırt etmek için
gerekli bulunduğunu görüyoruz. Bu durum sınırları duvarla vurgulama
konusundaki eğilimin ilk başlarda çok düşük olmasından da açıkça
anlaşılıyor. BM Mülteciler Örgütü’nün yayımladığı rakamları esas
alacak olursak savaş sonrasında 7 olan duvar sayısı Berlin
Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılına gelindiğinde 15’e yükselmiş.
Günümüzde sınırlarda yükselen duvar sayısınınsa 77 olduğu tahmin
ediliyor. Quebec Üniversitesi’nden Profesör Élisabeth Vallet ve
arkadaşlarının topladıkları istatistikler de bu rakamları destekler
nitelikte. Onun araştırmalarına göre 1945-1991 yılları arasında
dünyada inşa edilen toplam duvar sayısı 19 ve bunlardan sadece 13
tanesi ayakta kalabilmiş. Vallet, 1991 ve 2001 arasında bu
duvarlara sadece 7 tane eklenmesini anlamlı buluyor. Zira 11 Eylül
sonrasında oluşan yeni siyasal atmosferin etkileri, 2001’e kadar 20
olan sayının sonradan büyük bir hızla artmasında açıkça ortaya
çıkıyor.
(Kaynak: Élisabeth Vallet vd,
University of Quebec, Montreal)
2001’den sonraki artışın gerçekten çok çarpıcı bir hızda
gerçekleştiği görülüyor. Duvarları inşa eden ülkelerin sebep olarak
ileri sürdükleri gerekçeleri üç temel başlığa indirgemek mümkün:
Mal ve hizmet kaçakçılığının önüne geçmek, yasadışı göçü engellemek
ve terörle mücadele. Tabii terörle mücadele tüm bu sebepler
içerisinde en çok öne çıkarılan unsur ve sınırların militarize
edilmesinde de başrolü oynuyor. Fakat bu noktada üzerinde
durulmayan şöyle bir gerçek var: Sınır duvarları, söz konusu bu
risklerin hiçbiriyle mücadele etmede etkili değil. Bazı durumlarda
elde edilen kısıtlı etkiyse katlanılan ekonomik ve insani
maliyetlerle kıyaslandığında çok önemsiz kalıyor. Çünkü kaçakçılar
veya paramiliter gruplar bir şekilde bu bariyerleri etkisiz
kılmanın yolunu bulabiliyorlar. İnsansız hava araçları
kullanıyorlar, denizden dolaşıyorlar, duvara rampa kuruyorlar, o da
olmadı tünel kazıyorlar. Olan çoğunlukla göçmenlere oluyor ve
ortaya çok ağır insani sonuçlar çıkıyor.
Meseleye insani sonuçları açısından bakıldığında, sınıra mayın
döşemek ile duvar örmek arasında çok fazla bir fark yok. Zira
duvarlar yüzden insan akışlarının trafiği daha tehlikeli bölgelere
kayıyor ve bu durum da çok sayıda can kaybına mal olabiliyor.
Sadece izlediğimiz haberlerden bile Akdeniz’in artık bir göçmenler
mezarlığına dönüştüğü rahatlıkla görülebiliyor. Harita bilimci
Nicolas Lambert, Akdeniz üzerine yaptığı çalışmalarda, insanın
trafiğinin deniz üzerinden yapılan güvensiz yolculuklara kaymasının
dehşet verici sonuçlarını ortaya koyuyor. Lambert, hüzünlü ve
uyarıcı bir tonla, Akdeniz’le ilgili çalışmalarının ortaya bir
“ölüler haritası” (“cartes des morts”) çıkardığını söylüyor.
Akdeniz’in koca bir “ölüm denizi” haline gelmesini, Avrupa ve
Türkiye arasındaki sınırların yahut Türkiye’nin Ortadoğu
sınırlarının duvarlarla tahkim edilmesinden ayrı düşünemeyiz.
Duvarların insani maliyetleri mutlaka hesaba katılmalıdır.
Tüm verimsizliğine, tüm insani ve ekonomik maliyetlerine rağmen
devletler duvar inşa etmeye devam ediyor. Çünkü bu bir devlet
modası ve her moda akımı gibi üç temel özelliği bir arada
barındırıyor. Bilindiği üzere modaya uygun davranmanın temel
psikolojik dinamiği taklittir ve çoğu durumda bundan başka bir
rasyonalitesi yoktur. Devletler özellikle güvenlik söz konusu
olduğunda birbiri peşi sıra aynı adımları atarlar ve birinin
diğerine karşı aldığı önlem, diğerinin de aynı önlemi almasının
nedenini oluşturur. Sonuçta hepsi aynı davranışı gösterdiği için
alınan önlemler birbirini etkisizleştirir ve kendi içinde anlamsız
hale gelir. Tıpkı silahlanma yarışı veya nükleer silahlanma
alanında olduğu gibi, duvar inşa etmede de aynı irrasyonel
motivasyonun izlerini görüyoruz. İkinci olarak her modanın bir
başlatıcısı, yani bir merkezi vardır. Bu durum modayı izleyenleri
söz konusu merkeze bağımlı hale getirir. Duvar inşa etmek, aslında
uluslararası hiyerarşileri kabul etmenin ve kendini onun içinde
tabi bir pozisyona yerleştirmenin bir başka biçimidir. Son olarak
her moda geçicidir ve geçtikten sonra başka bir dönemde tekrar
dirilinceye kadar gününü bekler. Hatta moda, tuhaf ve çelişkili bir
şekilde, hep geçmişin üzerine atlayarak ilerler. Hadrian Duvarı
veya Çin Seddi’nden günümüze, modanın vazgeçiş ve tekrar
döngülerine güvenlik duvarı inşa etmek kadar uyan başka bir örnek
bulmanız ziyadesiyle zordur.
Bu yüzden, inşa edilen duvarlar, bu duvarları bugün devletler
için kaçınılmaz gösteren gerekçelerle beraber tarihe mal olacak.
Ama tarihin yargısı, tıpkı önceki dönemlerin duvarları karşısında
olduğu gibi, bugünün duvarları karşısında da hiç merhametli
olmayacak. Tarihçilerin çok fazla alay ettiği tipik bir örnek
Fransızların II. Dünya Savaşı’nda kurduğu Maginot Hattı’dır. Askeri
ve stratejik iddialarının aksine çok kolay bir şekilde aşılan bu
duvar, “güvenlik” duvarları dikmenin ardındaki asıl siyasi dürtüyü
açığa çıkarmıştır: kontrol gösterisi. Orası ve burası arasındaki
ayrımı gözle görünür ve elle tutulur kıldığınızda, öteki ile ben
arasındaki farkları sürekli denetleyen, denetimi sürekli kılacak
yöntemler icat etmeye olan ihtiyacınızı da açığa vurmuş olursunuz.
Sınırları fiziki güvenlik sistemleriyle kontrol altına almanın
günümüz devletlerine bu kadar çekici gelmesinin temel nedenini
kontrolde olduğunu gösterme ihtiyacı oluşturur. Ama mesele sadece
ne türden toplumların duvar inşa etmeye ihtiyaç duyduğunu anlamakla
sınırlı değildir. Çünkü duvar inşa etme dışarıya olduğu kadar
içeriye karşı da yapılmış bir harekettir. Böyle baktığımızda
duvarların ne türden bir toplum inşa etmek için kullanıldığını da
anlayabiliyoruz: kontrol toplumu.