Sine-i millet kararı meşruiyet krizine yol açar mı?

Politize edilmiş bir toplum olarak Kürt toplumunun her kesiminde sine-i millet tartışmasının yürütüleceği görülüyor. HDP’nin merkezi düzeyde aldığı “çekilmeyeceğiz” kararı umalım ki haklarında oluşan meşruiyet krizini daha da derinleştirmesin.

Abone ol

Hatice Özhan

Uluslaşma ve kaderini tayin hakkı gibi siyasal kararlar tüm etnik toplulukların, halkların varlıklarının kurumsal daimiyetini sağlaması nedeniyle hayati bir önemdedir. Siyasi tanınırlığın ve meşruiyetin sınırlarının hangi oranda olacağını belirleyen bu kararlar ulusların atomik bir bütünlük şeklinde kalmaları için bir gerekliliktir. Uluslaşma yolunda uzun soluklu bir mücadele geçmişine sahip Kürtler kadar da tüm olumsuz nesnel koşullara rağmen mücadele veren başka bir halk örneği de az bulunur denilebilir. Himayesinde bulundukları devletlerin siyasi ve idari tasarruflarıyla yetinmediklerinden ötürü de Kürt sorunu günümüz uluslararası yaşamının en güncel sorunlarından biri olma özelliğini korumaktadır.

Kürtler ve ulusal hak talepleri tanınmak bir yana her seferinde kolonyal devletlerin şiddetli şovenist saldırılarına maruz kalmıştır. Haliyle de bu durum Kürtlerin ulusal sorunlarının çözüm yolunun çok ciddi düzeyde tıkanması sonucunu getirmiştir. Bu tıkanlıkta, günümüz Kürt siyasi partilerinin sorunun çözümünde varlık gösteremezliği de dahil olunca karamsarlık diz boyu haliyle. Bu karamsarlık en çok da, Kürtlerin yönetimleri altında bulundukları devletlerin fiziksel ve psikolojik baskılarına fazlasıyla maruz kaldıkları halde himayeyi ve himmeti yine bu yönetimlerde buluyor olmalarından ileri gelir. Türkiye’de Kürt sorununun yorumlanış ve çözüm stratejileri kapsamında bakıldığında devletin Kürtlerin enerjisinden faydalandığı görülür. Örneğin Mustafa Kemal önderliğindeki Türk ulusal hareketinin ortaya çıktığı dönemlerde kurulan yeni devletin pragmatist tutumu Kürtleri “kullanışlı bir nesne” olarak kullanmak üzereydi. Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet tezi çerçevesinde geliştirdiği Atatürk güzellemesinin kaynağını aldığı nokta tam da burasıdır. 1921 Anayasası’nın Kürtlerin kurtuluşunu öncelediğine ilişkin geliştirilen güzelleme tezi aslında Kürtlerin atlama tahtası olarak görülmesi gerçeğinin yadsınmasından ibaretti. Kürtlerin ulusal haklarını tanımadan “din ve millet birliğine” dayanarak Kürt önderleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya yönelik stratejik bir plandı. Hâlbuki Türk milliyetçilerinin program ve pratik eylemselliklerinde Kürtlerin ulusal haklarının tanınmasına ya da bunun konuşulmasına dahi olanak oluşturacak bir platformun yaratılması adımı dahi bulunmamaktaydı.

Tüm cumhuriyet dönemi Kürtler ekseninde kronolojik bir çerçeve içerisinde ele alındığında; Kürtlerin bu haliyle devlet bürokrasisinin bir aktörü olarak kalmalarının Kürt sorunun çözümüne bir fayda sağlamayacağı netleşmiş bir aksiyomdur. Halbuki Türk devlet yönetim sisteminin bir aktörü olmak ,siyasetin rasyonalitesi ve demokratik yönetimin vazgeçilmez kuralı gereğince, otoriteye ilişkin bölüşümden pay sahibi (power sharing) olmayı gerektirir. Bu aksiyomu görmezden gelerek sürdürülecek bir Türkiyeci siyaset ezber Kürt önderlerinin ve “seçilmişleri”nin meşruiyetlerine gölge düşürecektir.

HDP PAY BÖLÜŞÜMÜNÜN NERESİNDEDİR?

Kürt sorunun çözümü için gerek devletin bir kesiminden gerekse de entelektüel çevrelerden gelen “Kürt sorunun siyasetle çözümü” telkini Kürtlerin siyasal hayata dahil olmasında etkili olmuştur. Siyasallaşma telkininin cevap bulmasıyla Kürtler siyasi parti etiketleri ile siyaset arenasına dahil oldu. SHP çatısı altında başlayan bu süreç bilineceği üzere HEP, DEHAP, HADEP, DTP ve son olarak da HDP künyesinde yaşamına devam etti. HDP’ye kadarki tüm siyasi parti deneyimlerinin Anayasa Mahkemesi'nin kararlarıyla sekteye uğraması yine de Kürtlere siyasetten el çektirmedi. Son iki aşamada HDP, seçim barajına rağmen güçlü bir oy oranıyla ana akım Türk partileriyle aynı mecliste yer almayı başardı. Temsili anlamda Kürtlerin yasama organında yer alması Kürt sorununun çözülmesi noktasında umut uyandırıcı bir gelişme olsa da geçen zaman içerisinde hem Kürtlerin paradigma seçimlerinden hem de devletin Kürt meselesine yönelik konjonktürel yaklaşımından ötürü sorun hallaç pamuğuna döndü. Birincisi; Kürt sorununun bir sonucu olan HDP Türkiye’nin demokratikleşme meselesini odağına aldığından Kürt sorunu tali bir mesele olarak kaldı. Devlet açısından ise bu tali edilen nokta, güvenlik sorunu olarak görüldüğünden ilk sırada yer aldı her zaman. Bu absürt durum içerisinde bile Kürt-etnik partisi görüntüsü vermemek adına uğraşan HDP, Türk yasama organındaki yerini bir o kadar da ciddi tartışmalar ekseninde koruyor. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere üst düzey liderlerinin, üyelerinin, belediye başkanlarının tutuklandığı, gözaltı ve tutuklanma furyasının son hız devam ettiği bir ortamda “HDP’nin sine-millet kararını neden almadığı” sorusu daha sıklıkla sorulmaya başlandı.

HDP’Yİ BEKLEYEN MEŞRUİYET KRİZİ

Siyaset biliminde siyaset kavramı üzerinde uzlaşılan bir kavram vardır ki bunu aktif siyasetçilerin ekseriyeti bilir. O da değerlerin otorite yoluyla dağıtılması anlamında siyasettir. Bu bağlamda Kanadalı Siyaset Bilimci D. Easton siyaseti, “maddi ve manevi değerlerin otoriteye dayalı olarak dağıtılması süreci” şeklinde tanımlar. Yani otoriteye ilişkin bölüşümde söz ya da tasarrufi anlamda pay sahibi olabilmeyi ifade eden bir süreçtir. AKP, MHP, İyi Parti ve CHP’den oluşan şovenist blokun bölüşümden pay vermediği HDP’nin durumu Kürt tabanında ciddi bir eleştiri konusu olmuştur. Tabandan yükselen sine-i millet çağrılarına HDP’den 12 maddelik bir deklarasyonla hayır yanıtı geldi. Merkezi düzeyde gerçekleştirdiği toplantının ardından verilen bu kararı “Hiçbir yerden çekilmeyeceğiz”le sloganlaştıran HDP’nin bu söylemini kimin yüzüne haykırdığı ise ayrı bir muğlâklık. Kürt halkının gündemindeki sine-i millet talebinin “çekilmeyeceğiz!”le karşılık bulması meşruiyet krizini de beraberinde getirecektir, unutulmamalıdır.

Devletler başta gelmek üzere tüm siyasi organizmalar için meşruiyet ve onun korunması önemlidir. Siyasal sistemlerin meşrulukları sağlam olduğunda hem yönetilenler için hem de yönetenler için siyasal olarak seferber olunmaları daha kolaylaşırken diğer yönetim alanlarında da hacmi ve icraat yapma imkânı genişler. Yani sistemlerin performanslarıyla meşrulukları doğru orantılıdır. Ancak sistemler düşük performans gösterince ortaya ne çıkar? Meşruiyet krizi. Jürgen Habermas'a göre devletler ekonomik ve yönetim alanlarında yaşanan birtakım sorunların üstesinden gelemediklerinde yönetilenlerin takdirini kaybettiklerinde meşrulaştırma krizi baş gösterir. Neticede iktidarların, siyaset yürütücülerinin kendilerini sürekli meşrulaştırmak ya da meşru göstermek gibi bir zorunlulukları vardır.

Bu bağlamda HDP büyük bir meşrulaştırma krizi içerisindedir denilebilir. Neden mi? Çünkü

Türk meclisinde otorite bölüşümünde Kürtler HDP nezdinde pay dışı bırakılmışlardır…

Türk siyasi aktörleri ve Türk seçmen nezdinde meşruluğunu ispatlama çabası içinde bulunmalarının, Kürt halkı nezdinde kendileri için meşruiyet kaybı demek olduğunu gözden kaybettikleri için…

"Hiçbir yerden çekilmeyeceğiz" sloganın yöneltildiği hedef halen de muğlâklığını koruduğu için…

İktidar/devlet şu an Kürtlere karşı; fiziksel, ekonomik ve sembolik iktidar kaynaklarını acımazca kullandığı için…

KÜRT SİYASİ DAVRANIŞI POLİTİKTİR

Kürt halkı siyasal sosyalizasyonu yüksek bir toplum olması hasebiyle bünyesinde eylemci bireyler (aktörler) bulunduran bir özelliğe sahiptir. Kürt siyasal hareketlerinin eylem ve mücadele dinamikleri zaman içerisinde politik bir halk gerçekliğinin doğumunu sağlamıştır. Haliyle de Kürt bireylerinin bu siyasal toplumsallaşma sürecinde kazandıkları siyasal kültür, değer, inanç ve kurallar ilgili bireyleri siyasal sistem içinde belli roller oynayabilecek donanıma sahip kişiler haline getirmiştir. Siyasal benlik kazanmış bireylerin kendilerini ilgilendiren konularda edilgen bir pozisyonda kalmaları ise beklenemez haliyle. Politize edilmiş bir toplum olarak Kürt toplumunun her kesiminde sine-i millet tartışmasının yürütüleceği görülüyor. HDP’nin merkezi düzeyde aldığı “çekilmeyeceğiz” kararı umalım ki haklarında oluşan meşruiyet krizini daha da derinleştirmesin.

*Sosyolog