1985 yılının başlarıydı. Çalıştığım dergiye bir kitap gelmişti:
Genç Şairler Antolojisi. 75 kadar genç insanın bir fotoğrafı ve iki
şiirinin basıldığı bir kitaptı. Yayıncısı derginin montaj işlerini
yapan arkadaştı. İnsanlardan 2 şiir, bir fotoğraf ve bir miktar da
para almış ve bu kitabı basmıştı. Muhtemelen her şaire vermeyi vaat
ettiği birkaç kitap dışında kitabevlerine dağıtacak kadar
basmamıştı. Herhalde alan memnun satan memnundu. İnsanlar
şiirlerini hem de bir antoloji içinde yayınlatmayı başarmışlar,
montajcı arkadaş da bu başarıyı kendisi için bir kazanca
döndürmenin yolunu bulmuştu.
Bu arada şimdi “antoloji” deyince pek çok insanda bir çağrışım
yapmayabilir ama o zaman epey moda olsa gerek ki, Anadolu’nun dört
bir yanından insanlar adında antoloji geçen bir kitaba sahip olmayı
önemsemişler.
12 Eylül 80 darbesinden sonra şiir yazımında gözle görülür bir
artış yaşanmıştı. Her türlü muhalefetin işkence ve hapis ile
cezalandırıldığı bir dönemde şiir kendini ifadenin önemli bir aracı
haline gelmişti. Devrimci hissiyat güvercinler, mavi tulumlu
işçiler, pimi çekilmiş yürekler, taşan ırmaklar, engin denizlerle
kendini ifade ediyordu.
İyi şiir nedir, onların ne kadarı şiirdi, ne kadarı iyi şiirdi?
Bunlar meselenin estetik yanları. Ama ortada kendini ifade etmenin
yollarını arayan ve bunun için çoğunluk şiiri seçen bir hissiyat
vardı. Romanlar uzun araştırmalar, kurgu, karakter
yapılandırmaları, özenli ve sürekli bir çalışma gerektiren
yapıtlardı. Ama şiir, belki de tüm bu kurgular, araştırmalar
yapıldığında büyüsü bozulan bir şeydi. Çoğunluğun şiiri, içinden
geldiği gibi, bildiği dilden, dağarcığınca süsleyip ortaya
çıkarttığı sesti. Belki ozan geleneğinin, türkülerin modernleşmiş
biçimiydi şiir. Anlık coşkulu, kendiliğinden oluveren ve kolay
paylaşılan bir eserdi.
Bir süre sonra herkesin kendini daha rahat ifade edebildiği,
kendince siyaset yapabildiği ortamlar oluşunca şiirin suları
çekildi, geriye bir avuç kum kaldı. Şiir üzerine düşünenler, şiire
emek verenler, şiir yazmayı sürdürenler gerçek antoloji sayfaları
için üretmeyi sürdürdüler.
Şimdilerde şiirden söz etmiyoruz. Caps’ler var, yüz kırk
karakterle sınırlı sosyal medya paylaşımları, hikayeler, kısa
videolar var. Zamanın ruhu görüntüye yoğunlaştı. Şiirin yerini
kıvrak zeka, alaycılık, orantısız zeka, laf çakma, söz oyunları
aldı. Şiir sıradan insanın üretiminden çıktı.
Şiirle birlikte düşler de çıktı hayatımızdan. Ellerimizle
kuracağımız güzel bir geleceğe olan inancımız, sosyal medya
paylaşımlarında yer bulamadı kendine.
“Benim olan yüzümle, benim olan resimlerle,
Birgün sokaklardan evlerden kurşun gibi
İstasyonlardan ak bir mendilin izinde geçeceğim. “
(Atilla Çınar, Ayrılık Mevsimidir Kararlar Almalıyız)
Bu dizelerin insanları “ak bir mendilin izinde” giderek
uzaklaştılar sanki.
Hayata bakışımızdaki romantizm azaldı şiirin
uzaklaşmasıyla birlikte.
“Ben şiir yazmazsam
Yitirir dilini içimdeki çocuk
Dünya bir mahzun olur.
Çıkarır giysilerini sözün teninden
İmge denilen o gül yüzlü konuk
Nesneler kendince görünür
Gökyüzü mavisini vermez
Göğsündeki buluta
Kirlenir yağmurun rengi
Yağmaz ben yazmazsam
Yar saçı kadar ince
Bir rüzgarla öpüşerek
Bulutlar üstümüze.”
(Şükrü Erbaş Aykırı Yaşamak)
Şiir bizim dünyayı değiştirme gücümüzdü, bizi bir arada tutan
coşkuydu, yaşadığımızı hissettiren, yüreğimizin gücünü fark
etmemizi sağlayandı, ayakta kalma sebebimizdi. İçtenliğimiz,
rengimiz, gücümüz ve çocuksuluğumuz, dizimizdeki yara, kalbimizdeki
sızıydı, saf inancımızdı. Bir yerlerde varolduğunu biliyoruz, bizi
beklediğini ve yeniden gün yüzüne çıkmak istediğini de...