Sidar İnan Erçelik: İçine fazlaca kurmaca sirayet etmiş filmlere belgesel demeye başladık

Yönetmen Sidar İnan Erçelik ile belgesel sinemayı konuştuk. Erçelik, "Altın Portakal Film Festivali'nde önce belgesele sonra kurmacaya vurulan darbenin bedelini en çok belgeselciler ödedi" dedi.

Abone ol

DUVAR - 1980 yılında Bitlis’te doğan Sidar İnan Erçelik, sanat hayatına ilk olarak oyunculuk yaparak başlar. Çok sayıda yerel ve ulusal tiyatroda oynayan Erçelik, bunun yanında kitapçılık, bakkal, kuyumcu tezgahtarlığı gibi işler yapar. “2006 yılında tiyatroya devam etmek için İstanbul’a geldim fakat şartlar sonucu tiyatro yapma imkânım olmadı. Bir tanıdık vasıtasıyla kamera arkasında video asistanı olarak çalışmaya başladım” diyen Erçelik, setlerde, kamera arkasında çalışmaya başlar. 2010 yılında yönetmenlik yapmaya karar veren Erçelik, çeşitli kısa filmler çeker. Ardından "Teller" ve "Derman" adlı iki kısa belgesel çeken yönetmen, 2016 yılında, çalıştıkları fabrikayı işgal eden işçilerin direnişini anlattığı "Patronsuzlar" adlı orta metraj belgeselini bitirir. Sonra, yapımı 5 yıl süren ilk uzun metraj gözlemsel belgesel filmi "Rüzgâr Tay"nı 2020 yılı sonlarına doğru tamamlar.

Son olarak göç sonrası bir ailenin travmayla yüzleşmesi ve yeniden köklenme arayışlarını anlattığı "Zülfiye Bir Pembe Kask Hikâyesi" isimli bir belgeselin yapım çalışmalarına başlayan Erçelik, bu projesiyle uluslararası belgesel ağı Close Up’a seçilir. Şu günlerde destek arayışındaki festival yolculuğuna devam eden yönetmenle bir araya geldik ve belgesel sinemaya nasıl baktığını konuştuk.

Kavramsal olarak bakıldığında belgesel sinema, diğer sanat dallarına nazaran gerçeğe sadık kalmasıyla öne çıkıyor. Zihninizde belirlemeye başlayan bir fikir belgesele varmadan önce, tıpkı bir ağacın dalları gibi kurmacaya, hayali olana uzanıyordur muhakkak. Bu durum bir sanatçıyı kısıtlamaz mı?

Belgesel anlatı, kurgudan geçtiği için gerçeğe değil gerçekliğe sadık kalabilir. Belgeselci biraz da bunun farkına varan ya da varma yoluna girmiş kişidir. Gözlemsel belgesel yapan biri olarak beni asıl kısıtlayan, olmayan şeyleri olacak gibi yazıp bir yerlerden kaynak bulmaya çalışmak. Bu durum beni yapmayı düşündüğüm filmden çoğu zaman el çektirebiliyor. Kaldı ki bana göre belgeselde yönetmen olmamalı. Eğer bir şeyleri yönetmeye başlarsanız kurmacanın kapısını çaldınız demektir. Herz Frank’ın 1978 yapımı “10 minutes older” adlı kısa gözlemsel belgeseli buna çok iyi bir örnektir. Filmi izlemiş olmama rağmen oturup ne anlattığını yazamam çünkü o hikâye ancak kamerayla yazılabilirdi ve usta bunu mükemmel yapmış.

Türkiye’de belgesel sinema pek önemsenmez. Festivallerde geri planda kalır, TV satışı yapılmaz, kaynak yaratmada sıkıntı yaşanır. Kendinizi “üvey evlat” gibi hissediyor musunuz?

Belgesel sinema eğer bir üvey evlatlıksa zamanında bilerek ve isteyerek kabul ettiğim bir durum, yani şikâyetçi değilim. Belgesel bana çok şey öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Festival gibi hiyerarşi yaratan ve en’lerin belirlendiği yerde görünür olmak da elbette önemli fakat bin bir zorlukla biten, festival yüzü görmeden yitip giden filmler de var. “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filminde Haşmet (Şener Şen) “Hem kıvıramamak hem dışarıda olmak çok feci bi’şey kaplumbağa çok feci…” der. 30 yılda hiçbir şey değişmemiş. Son yıllarda Venedik ve Cannes’da ödül alan filmler Amerikan menşeili inanılmaz bütçeli filmler. Yani "Züğürt Ağa"da geçen o mükemmel diyalog gibi: “Dünya tapuları çoktan dağıtıldı” Festivaller, imkânı ve çevresi olanın öz olduğu yerler haline geliyor. İşte en çok da bu nedenle festivaller ödül vermekten öte forum ve atölyeler gibi projelerin geliştirildiği, sinemanın konuşulup tartışıldığı yerler olmalı. Yoksa gişe ile ödül hiyerarşisinde top çeviren güdük bir açmazda debelenip dururuz.

'İÇİNE FAZLACA KURMACA SİRAYET ETMİŞ FİLMLERE DE BELGESEL DEMEYE BAŞLADIK'

Bir estetik tercih olarak belgesel için, sinemanın özü, kaynağı diyebiliriz. Zira çekilen ilk filmler belgeseldi. Tarihsel bağlam içinde, belgeselin bugüne ulaşma serüvenini, geçirdiği değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Kendinizi bu gelenek içinde nerede görüyorsunuz?

Kurgusal sinema yıllarca biçim açısından belgeselden beslendi ve belgesel de kurgusal sinemadan besleniyor. Filmi bitirdiğimde, yürütücü yapımcım Işılay Yanbaş'ın "Rüzgar Tayı" için, “Artık belgeselin bile kurmaca karakterler ve mizansenlerle -mış gibi yapılarak çekildiği bir dönemde, gerçek karakterlerin gerçek anlarını yakalayan bir film yaptın” demesi bana bunları düşündürtmüştü. Fakat kötü para iyi parayı kovuyor ve biz içine fazlaca kurmaca sirayet etmiş filmlere de belgesel demeye başladık. Her ne kadar bu durum belgeselin görünürlüğünü arttırsa da özüne zarar veriyor. Burada ilginç bir nokta var. Kurgusal sinemada, belgesel anlatı biçimi nedense rahatsız edici durmaz çünkü kurgusalı peşinen bir kandırıkçı olarak görmeye alışmışız. Dolayısıyla belgesel de bir gün samimiyetini başka bir alana devşirebilir. Benim açımdan yapmayı tercih ettiğim gözlemsel belgeselin öze sadakati sürdükçe her şeyin aslının kıymetli kaldığı gibi kalacağını biliyorum.

Özellikle sosyal medyada, hazır bilgi veren birtakım Youtube içerikleri belgesel olarak tanımlana geliyor. Bu noktadan yola çıkarak iki ayrı soru soracağız. İlki, belgesel bilgi taşıma aracı mıdır? İkincisi, bu içerikleri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilgiyi nasıl ve nerede gördüğün önemli… Bilgisel bir belgesel türüdür fakat belgeselin bizzat kendisi değildir. Belgeselde bilgi bazen bir binanın ne kadar yüksek olduğuyla ilgili sabit bir bilgiyken bazen de insan ruhunun ne kadar karmaşık olduğuyla ilgilidir. "Rüzgâr Tay"nda insanın sevgi iddiasına dair gözlemsel bir bilgi var mesela. Ben o bilgiyi karakterlerin hikâyelerinde gördüm ve filmi çekerken aklımda şu vardı. Kamera gözüm, kayıtçısı da hafızam olacak ve döndüğümde bu gördüklerimi bir arkadaşıma anlatır gibi anlatacağım. Üç yıl boyunca karakterlerimi takip ettim. Onlar değişti, hayat değişti, ben değiştim ve bütçesizlik nedeniyle iki yıl süren kurgu aşaması sonunda beş yılda "Rüzgâr Tayı" doğdu. Alfred Hitchcock’un “Kurmacada yönetmen tanrıdır: Belgeselde ise tanrı yönetmendir” sözünü yine bu dönemde öğrendim ve kerterizim oldu.

'ALTIN PORTAKAL'DA BELGESELE VE KURMAYACA VURULAN DARBENİN BEDELİNİ EN ÇOK BELGESELCİLER ÖDEDİ'

Belgesel sinema, gerçekle olan doğrudan ilişkisinden dolayı, sık sık egemenlerin hışmına uğruyor. İdeolojik bağlamda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Egemenden kastın genel anlamıyla siyasi iktidarsa çoğu zaman bizi hışma uğratacak kadar ciddiye aldığını düşünmüyorum. Senin de dediğin gibi anca “üvey evlat” seviyesinde oyalanan çocuklarız. Fakat Ertuğrul Mavioğlu ve Çayan Demirel’in “Bakur” filmi bahane edilerek siyasi nedenlerle mahkemelere mahkûm edildiğini ve ceza aldığını da gördük. Bunun yanında Ayşe Çetinbaş, uzun zamandır çok sağlam bir mücadele veriyor. Ayrıca hışım egemenin günahı olsa da, biz gerçekten bedel ödeyenlerin ne kadar farkındayız ve onlara ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Altın Portakal Film Festivali'nde önce belgesele sonra kurmacaya vurulan darbenin bedelini en çok belgeselciler ödedi. Siyasi değişimle beraber festival “öze” döndüğünde yine ilk unutulan belgesel ve belgeselciler oldu. Bu anlamda bizim sektör biraz köy yeri gibidir. Eline fırsat geçtiğinde yapanın yaptığı yanına kâr kalır ve bir süre sonra hatırlanmayan bir şeye dönüşür. Bu durum beni üvey benzetmenden öte güvensiz hissettiriyor. Yine de geçen yıl hem Fırat Yücel’in hem de Altyazı’nın yüzünü belgesele dönmesi değerli bir tavırdı.

Son günlerde, filmler/diziler yayımlayan çeşitli internet mecralarının daha aktif kullanılıyor olması hasebiyle, birkaç sermayedarın “piyasaya” gireceği konuşuluyor. Bu durum sadece dizi sektörü için değil, sinema sektörü için de heyecan yarattı. Peki, belgesel sinemacılar bunun neresinde? İnternet mecralarından destek alarak iş üretebilmek, geçmişteki üretim koşullarına nazaran sizi özgürleştirir mi? Ne düşüyorsunuz?

Sermayedarın kâr amaçlı hareket ettiğini düşünürsek böyle bir ortamda belgeselin özgürleştirmekten çok tek tipleştirmesi aklıma gelen ilk cevap oluyor. Yine de hayat çoğu zaman öngörülemezdir.

Hazırladığınız yeni bir proje var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Üç yıl önce babam tutuklandıktan sonra F tipi cezaevinde iki haftada bir saat görüşme iznim vardı. Mavi devlet fayanslı küçük bir hazne içinde, telli bir camdan bakılan telefonlu bir görüşme… İlk görüşmeye gitmeden önce babamla ne konuşacağım konusunda kaygılanmıştım. O ruh halimi anlatan “Şimdi Ben Babamla Ne Konuşucam” yazımına devam ediyorum. Bir de Youtube dehlizlerinde dolaşıp Yeşilçam’ın en kıyıda köşede kalmış filmlerini izliyorum.