Müziği, dönemin yerel ve küresel bütün çağdaş titreşimlerine, esintilerine, stillerine açık; sesi rock ve funk’ın çatlaklarından Anadolu uzun havalarının acı feryatlarına sızan bir tonal gezgin; vücudu slow parçalarında bile durdurulamayan bir mobiliteye, bir dansa yakalanmış, kapılmış bir cenderekıran… Ve haliyle her dönemde çağdaşlarının önünde, kitle kültürünün klişe isterlerine aykırı, protest ve yenileyici…
Seyyal Taner, bir Türkiye kompleksidir. Bütün
toplumlar, sosyolojik, kültürel ve siyasi evrimleri boyunca
kompleksler üreterek gelişir ama Türkiye, coğrafyasındaki
geçişlilikler ve tarihsel ve sosyolojik
çoğulluğundan kaynaklanan sebeplerle birçok başka topluma
göre, görece daha fazla kompleks üretmiştir. Ve bu
kompleksler gündelik olan da dahil hayatın her alanında
yeniden üretilir. (Bu paragrafın bütününde kompleks
kavramını bir kez bile psikolojiden edindiği olumsuz
çağrışımlara yol açması amacıyla kullanmadım. Tam tersine
kompleksler,karmaşıklıklar anlamında benim için
zenginleştirici, geliştirici, motive edici,
dahası heyecan verici hareketli yapılardır ve işte Seyyal
Taner de, Türkiye popüler kültüründe böyle heyecan verici bir
komplekstir, bir Türkiye kompleksidir.)
Seyyal Taner
TDK sözlüğünde de kompleksin karşılığı olarak altıncı
maddeye kadar bir olumsuzluğa rastlanmıyor. Ama sonra Ayşe Kulin’in
bir metninden verilen örnekte, yazar, kahramanının bir
kompleksinden söz ediyor ama ne olduğunu belirtmeyince okur
doğrudan psikolojiye, psikolojideki (olumsuz) anlama
gönderiliyor.
Almanca sözlüklerde ise durum epey farklı, şöyle ki
kompleks sözcüğünün karşılığı olarak, çok
katmanlı, çok şeyi kapsayan, çok yüzlü (geometrik
anlamda), kapsayıcı sözcük ve tamlamalar gösterilirken, benzer
anlamlılar ise, ilişki açısından zengin, çok boyutlu,
çok çeşitli, birbirine geçişken, çözülemez,
ayrıştırılamaz, bağlantılı, iç içe geçmiş olarak
sıralanıyor. Edebiyattan verilen tek örnekte ise, metindeki
kahramanlar kompleks insanlar olarak olumlanıyor,
edebi açıdan övgüye şayan olduğu ima ediliyor.
Şimdi oldu, genelde Türkiye kültürüne, özelde ise portre konum
olan kişiye kompleks ya da karmaşıklık niteliği
yakıştırmamın olumluluğunu, olumlamalarını baştan masaya koymuş
oldum.
Seyyal Taner’in kompleks hali(karmaşıklık
hali), ondaki çokkatmanlı ve çokyüzlü
bir hareketli yapıya, artistik, estetik ve
öncelikle de müzikal üç alanda bir çoğulluğa ve
geçişliliğe işaret ederken, bu üç alanın da ayrıca
kompleks olmasından ötürü daha da büyük bir zenginliğe
ulaşmıştır.
Seyyal Taner, bütün kariyeri boyunca Türkiye
kompleksinden kendine kompleksler üreterek,
1970’lerden handiyse bugüne kadar özgünlüğünü korumuş, Türkiye
popüler kültürünün en ele avuca sığmaz ve karmaşık ama o ölçüde de
heyecan verici bir estetik işlemcisi olmuştur.
Ve haliyle her dönemde
çağdaşlarının önünde, kitle kültürünün klişe isterlerine aykırı,
protest ve yenileyici…
Ülkenin Batıcıllığı, yüzünü Batı’ya dönmüşçülüğü ile
kültürel geleneklerinden kopmamışlık, kopamamışlık; modernist bir
kent-taşra hiyerarşisi ile kösnül bir yurtiçi egzotizm; Batı giyim
estetiğine eklemlenmiş 60’ların gençliğinin isyan stilizasyonu ile
Türkiye’nin folklorik, şifahi kılık kıyafet kanunu (adabı)… Hepsi
Seyyal Taner estetiğinde yerini bulur.
Müziği, dönemin yerel ve küresel bütün çağdaş titreşimlerine,
esintilerine, stillerine açık; sesi rock ve funk’ın çatlaklarından
Anadolu uzun havalarının acı feryatlarına sızan bir tonal gezgin;
vücudu slow parçalarında bile durdurulamayan bir mobiliteye, bir
dansa yakalanmış, kapılmış bir cenderekıran…
Bu hafta, Seyyal Taner’in çok
sayıda videosunu izledim youtube’da. Leyla adlı
şarkısında, klişe bir efsane anlatısını modernist bir eleştiriye
tabî tutarak dünyevileştirir ve tenselleştirirkenki
muzipliğine, Sen Çok Yaşa adlı şarkısının introsu’ndaki
zılgıtlarla elektriklenen hançeresinden yükselen figanda ve
dansının tutulduğu, durduğu halaydaki o doğduğu topraklara özgü
tevazu jestli maharetine hayran kaldım bir kez daha...
Oysa onu Türkiye, ilk, pop tınıları ve bu tınıların zapt
edemediği isyankâr bir rock koreografisi ile tanımıştı ve o bu
çelişkiyi müziğinin coğrafyasının sınırlarını genişleterek
aşacaktı.
Seyyal Taner, 1952 yılında Urfa’da
doğdu. Ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Arnavutköy Amerikan
Kız Koleji’nden (Robert Kolej’in kız kardeşi) mezun oldu. Okul
yıllarında bale dersi aldı. 1965 yılında da Şerif Yüzbaşıoğlu’ndan
müzik eğitimi almaya başladı. Adını bir albay olan babası vermiştir
ve seyyal akıcı, akışkan anlamına gelir.
O yılların, 1960’lı, 70’li yılların estetik ideolojisine
referansla, güzel kadınlara sahnede eğer illa pop müzik ya da
dönemin tabiriyle hafif müzik yapacaksa biçilen rol,
seyircinin kafasını fazla karıştırmaya mahal vermeyecek
chanconnette (şansonet) benzeri durağan ama illa dans da
edecekse oryantali anıştıran beden hareketleriyle şenlenen bir
performanstı. Bu kalıpları kıran az sayıda kadın şarkıcı ise,
böylece kitle kültüründen popüler kültüre sapan yolun
eşiğine de gelmiş olurlardı. Seyyal Taner de onlardan biriydi. Ve
herhalde bu geçişi de en programlı, en kararlı biçimde yapan oydu.
Şarkı ve kıyafetlerinin seçiminden sahne koreografisine, beraber
çalıştığı grup ve prodüksiyon arkadaşlarının seçimine kadar – ki
hep en iyilerle çalışırdı – yaptığı bütün seçim ve tercihler buna,
o geçişe yönelikti.
Seyyal Taner'in sahneye salıncakla inişi
Bir anlamda sahnede, (saz heyetinin önündeki) kaskatı bir
hanendelikten kurtulup, (arkasındaki grubun bir anlamda
üstünde) lead vocal’e (sürükleyici vokal, lider
ses) geçiştir bu.
Annem, kendisi de uzun yıllar operet ve operalarda profesyonel
dansçı olarak çalıştığından olmalı, Seyyal Taner’i 1970’lerin
ortasında televizyonda ilk kez izledikten sonra, günlerce onun
dansını konuştu, övdü. Özellikle de dansın bir yerinde bacağını
tekme savururcasına kaldırmasından çok etkilenmişti.
Futbolcu Eric Cantona’nın bir maç sırasında rakip takımın bir
holiganının milliyetçi hakaretlerine karşılık olarak
savurduğu uçan tekmesinin nasıl sembolik bir değeri vardıysa ve bu
olay, Cantona’nın futbolu bıraktıktan sonra ırkçılıkla
mücadelede militanlaşmasına kadar vardıysa, Seyyal
Taner’in Cantona’dan yıllar önce (yaklaşık 20 yıl) savurduğu tekme
de yenilikçi ve en azından reformist ama illa ki
protest bir jest olmalıydı. O yıllar, Türkiye’de sol
toplumsal muhalefetin de hızla yükseldiği ve tarihinin en büyük
kitleselliğine ulaştığı dönemdi. Şimdi burada bu yaptığım, acaba
riskli bir karşılaştırma, benzeştirme,
ilişkilendirme midir? Sanmıyorum. Sosyoloji, siyaset ve
kültürün kompleks yapıları sık sık ancak böylesi
riskli karşılaştırmalar, benzeştirmeler ve evet,
ilişkilendirmelerle didiklenir, aydınlanır, anlaşılır.
Seyyal Taner,
alaturka gazino kültürüne rock tarzı grup
performansını getiren ilk isim oldu. Sıradışı ve rockçı stili
kıyafetleri ile Seyyal ve ona eşlik eden grup arkadaşları Seyhan
Karabay ile Sedat Avcı, gazinoları konser venue’lerine
(müzikhol, buluşma yeri) dönüştürüyordu. Ben de annem ve
arkadaşlarının yanında Seyyal, Seyhan ve Sedat üçlüsünü Lalezar’da
sahneyi inletirken, davulu patlatırken izlemiş ve ilk kez kulise
gidip bir yerli gruptan imzalı resim istemiş, almıştım da. Seyyal
Taner’in o gün kulisteki o nefes nefese yakınlığını ve
sempatikliğini unutmadım. Sonraki karşılaşmamız daha uzun
sürecekti.
Farsça’da, eski İran episteme’sindeki (Foucault'nun
anladığı, tanımladığı anlamda episteme) 'her yüzyılda bir
dünyanın etrafında bir tur atıp, başka bir yere giden, hiç yerinde
duramayan yıldız'ın da adıdır Seyyal.
Seyyal Taner’in, müzikal janr’lar arasında sınır ihlalleriyle
ilerleyen yolculuğu sırasında çok sayıda yol arkadaşı oldu ve hepsi
de dönemlerinin en iyileriydi.
Şerif Yüzbaşıoğlu, Seyhan Karabay ve Sedat Avcı’yı
andım. Yaklaşık bir sıralamayla Seyyal Taner’in çalıştığı
müzisyenler ve söz yazarlarından bazıları şunlardı: Kanat
Gür, Melih Kibar, Çiğdem Talu, Norayr Demirci,
Timur Selçuk, MFÖ, Galip Boransu, Aysel Gürel,
Olcayto Ahmet Tuğsuz, Zeynep Talu, Fahir
Atakoğlu, Orhan Atasoy, Istvan Lee-Ossy, Ülkü Aker,
Metin Özülkü…
Onu şarkıcılığa başlaması için cesaretlendiren Selda Bağcan,
Ferhan Üçoklar ve yakın dostu, adeta menajeri, bir dönemin efsane
dergi yönetmenlerinden Arda Uskan’ı da anmalıyım burada.
Onu henüz meşhur olmadan sahnede ünlü modacı Yıldırım Mayruk’un
diktiği kıyafet içinde dans eder şarkı söylerken izlediğinde,
Haldun Dormen, şöyle der: “Sahnelere bir panter düştü.”Estetik bir vahşet, Seyyal Taner’in sahne
performanslarının daha başında leitmotif’iydi (ana
motif, süreklilik oluşturan motif).
Seyyal Taner, ilk 45’liğini bir
Erkin Koray şarkısı ile 1974’te yaptı ama o plak beklediği şöhreti
getirmedi ona. Ancak 1976 yılında, Son Verdim Kalbimin
İşine şarkısı ile bir gecede Türkiye’nin en ünlü
şarkıcılarından biri oldu. Hemen ardından bu defa Kalbimi
Affettim gelir. Ve aynı ilgiyi görür. Seyyal Taner, müzikal
yolculuğunda artık gaza basabilir, tarzlar, stiller ve ekollerin
parkurunda bir uzun yol sürücüsü, bilinçli bir avare,
kararlı bir serseri olabilirdi. Artık plaklarında ve sahnesinde
rock, pop, funk, Anadolu ezgileri, caz, soul ve uzun hava bir
aradaydı.
Seyyal Taner, daha 1960’ların sonunda, henüz handiyse amatör bir
orkestra şarkıcısıyken, Yeşilçam’ın dikkatini çekmişti. Sinema
kariyeri 1968’de başladı, art arda filmlerde oynadı ve 1976’da
şarkıcı olarak şöhrete ulaşana kadar aynı yoğunlukta devam etti.
Sonrasında da zaman zaman sinema filmlerinde ve televizyon
dizilerinde rol aldı. Yine 1968’te Los Bravos topluluğu
üyeleri ile topluluğun İstanbul’da verdiği bir konser sırasında
tanışan Seyyal Taner, onların daveti üzerine gittiği İspanya’da bir
müzikal filmde oynadı. Ardından yine İspanya’da Villa
Rides adlı filmde bir kadın savaşçıyı oynadı. Bir süre sonra
da Almanya’ya gidip Los Bravos’un gitaristi Peter Harold ile
evlendi. Melanie (Mine) adını verdikleri bir kızları oldu. Kısa
süren (neye göre) bu evlilikten sonra Türkiye’ye,
Yeşilçam’a döndü ama artık sinemadan çok müziğe yoğunlaşmak
istiyordu.
Seyyal Taner, sinemada da hanım hanımcık rollerden uzak durmuş
ve vamp, şuh, femme fatale, seksi, baştan
çıkarıcı, kötücül, artık ne derseniz deyin rolleri kendi
imgesine daha fazla yakıştırmıştı. Cesurdu, işine ve hayata karşı
ahlâklı ama ahlâkçı değildi. Yeri geldiğinde çıplaklığı da
insanın güzellik hallerinden biri olarak sunardı
kamuoyuna.
Seyyal Taner, uluslararası müzik çevrelerinde de isim yapmıştı.
Özellikle yakın dostluk kurduğu ABD’li caz füzyon grubu Spyro
Gyra ile Anadolu türkülerinin rock versiyonları üzerinde
çalıştı.
Seyyal Taner’in 2012 yılında gazeteci Ayşe Arman’la yaptığı
söyleşide şöyle bir konuşma geçer:
A:A.: “Ne güzel! Geyler de seviyor sizi, bir gey
ikonusunuz...”
S.T.: “Evet ya, oldum olası öyleydi. Bence sebebi hem
maskülen hem feminen kişiliği içimde barındırıyor olmam.”
Bu gey ikonu denilen şey ne menem bir şeydir, kestirmek
zor ama Seyyal Taner’in İstanbul’da, 80’lerde gey topluluğun rağbet
ettiği kulüplere, özellikle de Talimhane’deki Ceylan’ın işlettiği
Pub 14’e gelip eğlendiğine, muhabbet ettiğine tanık
oldum.
Hatta o sıralar kulübün müdavimlerinden olan ve çok güzel dans
eden Balkanlar’dan gelme Yusuf adlı bir delikanlıyı klibinde
dansçısı yapmıştı.
O yıllarda 12 Eylül 1980 askeri
darbesi sonrasında özgürleşen, neşelenen İstanbul gece hayatını ve
güzelliklerini keşfetmekle meşguldüm ben de iş dönüşlerinde ve
Seyyal Taner’le de birkaç sohbetim oldu. Hayal kırıklığına
uğramadım. Farklıydı, evet. İyi anlamda.
Seyyal Taner, bugüne kadar 7 adet 45’lik, 8 adet albüm yaptı,
50’ye yakın filmde oynadı. 1968’de, ilk filmlerinden biri olan
Yavuz Yalınkılıç’ın yönettiği Aslan Bey filminde Yılmaz
Güney’in karşısında, onunla birlikte başroldeydi. Filmin senaryosu,
Türk milliyetçiliği çağrışımları içermesi, Ruslar’ın Kafkasya
işgalini anlatması hasebiyle, Yılmaz Güney’in daha o yıllarda
yönünü belirlediği sol siyasi dünya görüşüyle
ilişkilendiğinde sürprizli bir arşiv bilgisi niteliği
kazanıyor. Bu da sinefillere bir servisim olsun.
Seyyal Taner Ethnic Rock (2012) albüm
kapağı
Seyyal Taner gibi çağının hem küresel hem yerel (geleneksel)
müziğine bu denli açık bir insanın deklare bir siyasi duruşu var
mıdır? Bilmiyorum. Takip etmedim bu taraftan. Ama yaptığı her şey
bir anlamda politikti onun da. İlla bir politika terimi
yakıştırmam gerekiyorsa ama Seyyal Taner’e – ki yakışır – her
haliyle, her tutumuyla, şarkıları ve sahne şovlarıyla, dahası
filmlerindeki gerekirse genel ahlâk ideolojisinin sınırlarını da
zorlayan sanatçı tavrıyla bir kadın özgürlükçüydü,
özgürlükçüdür o. İşlevi, etkisi itibarıyla önce.
Seyyal Taner, hayatı ve kariyerine popüler kültürdeki yeri ve
işlevi açısından bakıldığında, sadece kendisini reprezante
etmekle, temsil etmekle kalmıyor, popüler kültür, hatta kitle
kültürü figürlerinin birçoğunun, 1960’lardan başlayıp 1970’lerde
şahikasını bulan, inişe geçtiğinde bile cılız da olsa 1990’ların
ilk yarısı boyunca da süren estetik arayışını, Türkiye
kompleksinin eşzamanlı hatları ve artzamanlı kökleri arasında
sık sık el yordamıyla olsa da yaptıkları çokkatmanlı yolculukları
da hatırlatıyor.
Bugünün popüler kültür ve kitle
kültürü figürlerine, hatta edebiyatçılarına, sanatçılarına
bakıldığında görünen ise, onların bu Türkiye kompleksini
artık bir labirent olarak algılar, öyle üretir olduklarıdır. Öylesi
bir tıkanmışlık, takılıp kalmışlık, rölanti hali, yerinde sayma,
tekrarlama ve elbette erozyona uğratma yani…
Ve artık o labirente girmeden önceki toplumsal ve kültürel hayat
hatırlatıldığında, az da olsa böyle kültür ürünleri ortaya
konulduğunda, toplum da zaten bir agorafobiye
kapılmaktadır.
Oysa, bir kompleksi, bir karmaşıklığı,
zenginlik, çokkatmanlılık ve benzeri sıfatlarla görmek, onun
üzerine ondan beslenen yine kompleks, karmaşık
hareketli yapılar kurmak, bunu yapana, komplekste
yol almanın haritasını, en azından bir krokisini kazandırır.
Bir kompleks, labirent olarak görüldüğündeyse, geçmişe
ve geleceğe yönelik agorafobinin dehşeti doğar. Ve kültürün her
alanında tutuculaşma ve sığlık başlar, yayılır.
Tekdüze bir monolog ve tektip bir kitsch
büyür.
Seyyal Taner’in parıltılı hayatı ve kariyeri, bana bunları da
düşündürdü. Sağolsun.