Mimar Arata Isozaki, arkadaşı Kojin Karatani’nin anıt eseri
Metafor Olarak Mimari üzerine neşeli bir diyalog aktarır.
Karatani alaycı bir gülümsemeyle, bu kitabın ilk baskılarının
(evvela isminden ötürü) bazı kitapçılarda “bilim/mühendislik”
kısmına konduğunu, “edebiyat/felsefe” kısmına taşınmasının hayli
zaman aldığını anlatır Isozaki’ye. Mehmet Atlı üzerine düşünürken
mimariyi ve “tasnif edilemez oluş”u dile getirmek şimdi tesadüf
olmasa gerek. Zira, ilk başlarda Atlı müziği de, belki yanlış bir
raftaydı.
Mehmet Atlı bir söyleşide “Müzisyenlik mi mimarlık mı?”
sorusuna, kısa bir es vererek “Zor bir soru bu” cevabıyla başlar.
Sonra ekler: “Bazen hem mimarlık hem müzisyenlik, bazen ne mimarlık
ne müzisyenlik”. Atlı’nın bu “hem-hem” ve “ne-ne” ikililerini
sevdiğini aslında yazınsal macerasından biliyoruz. İletişim
Yayınları’ndan çıkan kitabının Hepsi Diyarbakır – Herkesin
Bildiği Kimsenin Bilmediği – (Monografik) Otobiyografik –
(Otobiyografik) Monografik serbaşlığını ve altbaşlıklarını
taşıması da tesadüf olmasa gerek.
Hegel’e göre mimari sanatların anasıdır. Ona göre mimari
özerktir ve içine müziği, güzel sanatları, tiyatroyu ve bütün diğer
alanları alır, kapsayıcıdır. Oysa Schopenhauer sanat ile felsefeyi
birbirine çok yakın görür, görmekle kalmaz müziği sanatların en üst
basamağına yerleştirir. Sanatın en alt basamağı da “madde ve onun
doğayla ilişkisi”ni belirleyen mimaridir. Heykel ve resim ise
mimarlıktan biraz farklı olarak, bu en alt basamağın biraz
üstündedir. Şimdi Atlı’nın o söyleşideki “hem-hem” cevabına
dönebiliriz: Müzik eğer Schopenhauercu bakışla “şeylerin özü”ne,
insanın en derin doğasına dair bir şeyse, Atlı’nın sanatı bunun
timsallerinden biridir. Onun müziğinin yetkin, evrensel bu dili;
pergelin sabit ayağını Kürt coğrafyasında basarak, öteki ucuyla
bütün dünyayı dolaşmaya namzettir, diyebiliriz. Keza 30 yılın
ihtişamlı bakiyesi olan bu üç “saygı” albümüne de rahatlıkla, bu
durumun nişanesi denebilir. İnsan, her zaman bu kadar rahat cümle
kuramayabiliyor.
Coğrafya demişken, yine Atlı’nın söyleşilerinde ve onun üzerine
sarf edilen cümlelerde sık sık rastladığımız “şehirli olmak”
hattının kentlerini de işaret etmeli. Bir “başkentli”, Erganili
olan Atlı’nın hem üstünde hem mana kapısında gezindiği üç şehir
var: İlki memleketi olan Diyarbakır (bu isim tercihini, kitabının
başlığında bizzat o tercih ettiği için bu biçimde dile
getiriyorum), biri üniversite tahsili için gittiği ve sonra
müzisyen/mimar olarak yaşadığı “dünyanın en büyük Kürt şehri”
İstanbul, öteki de andığım iki sıfatının yanı sıra akademisyen
sıfatını da eklediği Mardin. Atlı’nın müziği (ve şiiri) kanımca bu
üç şehrin kentliliğini durmaksızın kat eder.
Sanat üzerine yapılan tartışmalarda, bilhassa yüzyılın başından
bu yana, sanatın sanatçıya bırakılmayacak kadar değerli olduğu
görüşü mevcut. Yine rahatlıkla diyebiliriz ki, bu üç albümlük
bakiye birbirinden kabiliyetli ve kıymetli müzisyenin esaslı bir
çağrısı olarak okunabilir. Sanata, özelde Atlı’nın 30 yıllık sanat
emeğine okunaklı bir hürmet çağrısı. Bu da tesadüf olmasa
gerek.
2014’te Atlı’nın “Birîn” (Yara) albümü üzerine söylediğimi
tekrar etmekte beis görmüyorum: Yazdığı sözlerden edebiyatla
ünsiyeti çok belli olan, yaptığı müzikle şiire, şehre yaklaşan ve
bunu öyle büyük iddialar ve gürültülerle yapmayan bir müzisyen var
karşımızda. Bu “yara” ne denli övülse azdır, bana kalırsa.