Seyfettin Araç: Bu romanla kendime meydan okudum

Seyfettin Araç'la Doğan Solibri tarafından yayımlanan romanı 'Sevgili Yalnızlık'ı konuştuk. Araç, "Kadına adanmış, kadın ruhuna adanmış, kadınlar için yazılmış bir içsel yolculuk romanı" dedi.

Abone ol

DUVAR - Seyfettin Araç dilin tüm olanaklarını denenmemiş bir roman tekniğiyle okura sunuyor: 'Sevgili Yalnızlık'. İki Likos ve Tidu, biri gerçekçi biri hayalperest… İki kahramanın diyalogları okuru kendisiyle yüzleştiriyor. Bazen geçmiş üzerine bazen de gelecek kaygısıyla yalnızlığın derinliğine yolculuğa çıkartıyor.

Daha önce şiir kitaplarıyla adından söz ettiren Seyfettin Araç, okuru denenmemiş yazınsal yöntemde bir nehir diyalogla dilin sonsuz olanaklarını keşfetmeye davet ediyor. Doğan Solibri’den çıkan ve “Bir hayalle başlamıştım bu kitaba sonra kitap kendi hayalini bana yazdırdı” diyen Araç’la 'Sevgili Yalnızlık’ı konuştuk.

Alışık olmadığımız bir tarzla ilk romanınızı okurlarla buluşturdunuz. İki karakterin diyalogları okura başka bir pencere açıyor. Bu zor bir roman tarzı olsa gerek. Sizin açınızdan da zor muydu?

Aslında alışılagelmiş tarzdan uzak bir roman yazmak için yazmadım 'Sevgili Yalnızlık'ı. Başta bir tiyatro oyunu olsun diye başlamıştım. Sonra hikâyenin monodiyalog, monolog türde bir romana çok yakışacağı fikri beni esir aldı. Daha önce tamamıyla monodiyalog olan bir roman ülkemizde yoktu evet ve bu beni inanılmaz zorladı tabii. Sonra yeni bir tür yazma fikri yazmanın yanında bir de yasaklı kelimeler belirledim, romanda altı tane yasaklı kelimemiz var. Eş seslilerini kullandım elbette ama yasaklı kelimelerle de kendime bir anlamda meydan okudum. Kendime meydan okumayı severim. Aslında istediğim bir pencere açmaktı. Eski yeni fark etmez günümüz dünyası dışında bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekanda aşkların ve aşıkların olduğu bir kurguya pencere açmak... İki karakterin diyaloglarından yola çıkmak takdir edersiniz ki zor oldu, zorlandım. Uzun zamana yayılan yazım sürecinde her cümle üzerinde uzun uzun düşündüm. Çok zorlandım, çok uğraştım, özellikle kitabı yayınevine teslim ettikten sonraki süreçte editör arkadaşla çalışma dönemi ve kitapla ilgili ince detaylar, verilmesi gerekilen kararlar en az kitap yazma süreci kadar zor oldu benim için.

'KİTAP KENDİ HAYALİNİ YAZDIRDI'

İki karakter Tidu ve Likos’un diyaloglarını okurken tek bir karakter ve iç serzenişlerin dışa vurumu gibi düşündüm… Bu iki karakterin özellikleri nedir? Neden bu isimler?

Yapmaya çalıştığım şey tam olarak da bu aslında: İç serzenişlerin dışa vurumu, söylenemeyenleri söyleyebilmek, okuru da kelimelerle düşsel bir yolculuğa davet etmek. Sorunuz çok değerli ve ince bir yerde durduğu için kitapla ilgili detaya girmek takdir edersiniz ki okuyucuyu bekleyen sürprizi açık etmiş olur. O yüzden karakterlerin özelliklerine geçip size bu konuda cevap vermek istiyorum. Likos ve Tidu, mitolojik isimler. Aslında üzerinde çok düşündüm, sonra romanda günümüz isimleri yerine zamansız isimler kullanmayı istedim. Seçtiğim isimler en sevdiğim iki kentin kadim isimlerinden ama burada okuyucuyu ters köşe yapmak için dişi bilinen kenti (İstanbul) erkek yaparak farklı bir pencereden bakmalarını istedim. İflah olmaz bir hayalperest ve iflah olmaz bir gerçekçinin bir odada, yedi tepeli bir kentteki sohbetlerine tanık oluyoruz. Bir aşkı anlatıyorum; pişmanlıkları, yaraları, mutlulukları, hüzünleri ve imkansızlığı sorgulatıyorum. İki karakter birbirine çok benziyor ama asla aynı fikirde buluşamayıp, zamansız bir zamanda geçmişi, günü, yarını sorguluyorlar. İsimleriyle özdeşleşen karakterlerin ve sohbetlerin okuyucunun derin iç dünyasında bir yerlere dokunmasını istedim. Bir hayalle başlamıştım bu kitaba, sonra kitap kendi hayalini bana yazdırdı. İlk sayfayı yazdığımda Likos ve Tidu ekranda duran ilk iki kelimeydi.

'İNCE MEMED'İ OKUDUKTAN SONRA HAYATIM DEĞİŞTİ'

Roman boyunca içsel yolculuklarla birlikte bir şiir izleğini de görüyoruz. Roman öncesinde şiir kitaplarınızla okurla buluşmuştunuz. Neden şiirle yolunuza devam etmediniz?

Şiir yazmak, şair ceketi giymek sizin elinizde olan bir karar değil diye düşünüyorum. Doğarsınız, büyürsünüz ve birileri, hayatta olup biten bir şeyler size dönem dönem şiirler yazdırır. Ayrıca şiir hayatımın her evresinde var, hep de olacak. Çok ilginç, 'Sevgili Yalnızlık'ı okuyup bu romanın içinde aslında bir şiir kitabı gizli diyen okurum da oldu. Hani Orhan Pamuk 'Yeni Hayat' kitabında der ya; "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" diye, ben de on üç yaşımda bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Okuduğum ilk roman (Robinson Crusoe’u saymazsak) 'İnce Memed'den sonra bir gün iyi bir romancı olmak gibi bir hayalim vardı. Uzun yıllar aile işlerinde çalışmak zorunda kalsam da hayalimde, iç dünyamda kurduğum düşler hep vardı. Bilinen ya da bilinmeyen bir dergiye yazı yazdığım zaman da vardı bu hayalim, romanım kitaplarım çıkmadan da vardı, hala da var ve hatta her evde bir kitabımın olması hayalini de canlı tutuyorum. Diğer yandan şiir yazmayı bırakmadım, hala yazıyorum ve 2022 Ocak ya da Şubat gibi yeni tarzda, yine farklı, insanları şaşırtacak kolektif bir şiir kitabı ile okuyucuyla buluşacağız. Şiir bir derya, roman ise başlı başına kainat.

Sevgili Yalnızlık, Seyfettin Araç, 408 syf., Doğan Solibri, 2021.

'Sevgili Yalnızlık' derken Tidu ve Likos’un derin yalnızlığından toplumsal yalnızlığa uzanan diyaloglarda zaman zaman okuru kendisiyle yüzleştiriyorsunuz. Kaçtığımız gerçekler mi yüzleştirmek isteğiniz, yoksa derin yalnızlığımız mı?

Tekil ve derin yalnızlıklarımızın toplamı değil midir zaten toplumsal yalnızlık? Kendi iç dünyamıza çekildikçe, derin yalnızlığımıza gömüldükçe aslında sorgulamalara teslim oluyoruz bir yerde. Kendi hayatını sorgulayan, kararlarını sorgulayan, işini, arkadaşlarını, ailesini, ebeveynlerini sorgulayan insanlara dönüşmüyor muyuz sonrasında da? Yalnızlık bana göre seçilmiş ve mecburi yalnızlık diye ikiye ayrılıyor. Seçilmiş yalnızlığa teslim olanlar, işte bu sorgulamaları ruhuyla ve yürekleriyle yapanlar oluyor. Mecburi yalnızlığın içine düşen ise kendisi dahil herkesi ve her şeyi sorguluyor. Felsefik bir varoluş sorgulaması gibi düşünün.

Toplumsal yalnızlık ise bence tuhaf bir denkleme dönüştü çünkü tahammülsüz bir günümüz insanı ve toplum inşa edildi. Sokakta, trafikte, caddede, mağazada, lokantada tahammülsüz bir kitle var. Öyle tahammülsüz ki kitap okumaya, gazete dergi okumaya, araştırmaya bile tahammülleri yok. Ama en önemlisi kadınlar ve erkekler kalpten konuşmayı unuttu. Bunu hatırlatmak, bununla yüzleştirmek istedim biraz da okuru. İnsanlar sadece konuşmak için konuşmaya başladıkları andan itibaren işte o derin yalnızlığa geri dönmek istiyorsunuz. Ve elbette kaçtığımız bütün gerçeklerle bir gün yüzleşmek zorunda kalırız. Bunu ya bir yazar başaracak, ya bir şair, ya ailemizden biri ya da bir arkadaşımız, belki bir film, belki de bir şarkı. Ama illaki olacak.

Biri gerçekçi, biri hayalperest kahramanların… Hangisi sizsiniz?

Yazarken iflah olmaz bir hayalperest, okurken iflah olmaz bir gerçekçiyim. Severken soluksuz bir hayalperest, sevilirken içten bir gerçekçiyim. İstanbul’un caddelerine, sokaklarına çıkıp kendimi bir bankta otururken bulduğumda sessiz ve kimsesiz bir hayalperestim ama o bankın üstünde oturup mahvolan, talan edilen bir kenti izlediğimde acı çeken ama isyankar bir gerçekçiyim. Acı çekerken, üzülürken maalesef ki gerçekçiyim; düşünürken, düşlerken, derin rüyalara dalarken iflah olmaz bir hayalperestim. İkisi de benim, hiçbiri de değilim aslında. Romandaki iki karakterimle birlikte yaklaşık üç dört senelik bir yolculuğa çıktık ve en nihayetinde ayrıldık, romanı ve beraberinde karakterleri okuyucuya teslim ettim. 'Sevgili Yalnızlık', beni değil günümüz insanının uzaklaştığı hayatı, arzu ettiği ama kaçtığı aşkı anlatsın diye yazıldı biraz da.

Türkiye’de roman geleneği bellidir. Hikâyeler de…  Tarihi romanlar, aşk romanları, toplumcu-gerçekçi romanlar…  Bu diyalog romanında yeni bir gelenek başlatabilirsiniz.

'Sevgili Yalnızlık' güçlü bir roman; sıra dışı karakterleri, monodiyalog tarzı ve zamansız çağı itibariyle bir ilk roman. Umut ederim ki bu bir başlangıç olur ve yeni bir kitap yazmak isteyen değerli yazarlar bu türde yazarlarsa elbette ilk halini yazdığım için ve ilk türü olduğu için bununla gurur duyarım. Bu yeni tür, edebiyatımızda bir gelenek olur mu bilmem ama çok naif bir tür olduğunu söylemem gerek. Zorlandığım yerlerde, içinden çıkılamaz anlarda kendimi bu şekilde motive ettim. Takside, trende, arabada, uçakta, parkta, bahçede aldığım kısa notlar ve sonrasında bu notların bir romana dönüşmesi, yeni bir tür yazmanın heyecanı beni hep canlı ve diri tuttu. Yazdığım ve birazdan konuşacağımızı ümit ettiğim, diğer romanlarımda toplumcu-gerçekçi türü sonuna kadar koruduğumu anlatmak isterim. Ama 'Sevgili Yalnızlık' ütopik bir yolculuk, kadına adanmış, kadın ruhuna adanmış, bu ülkede hep ezilen, itibarsızlaştırılan ama benim için değerlerin en yücesi kadınlar için yazılmış bir içsel yolculuk romanı.

Bundan sonra yazacağınız romanlar bu tarz mı olacak yoksa başka deneysel romanlar da deneyecek misiniz?

Elbette her romancı gibi farklı türlerde roman yazma hayalim var. İlk romanım yeni bir tür oldu ve bu keyfi yaşadığım için mutluyum. Kafamda, deneysel anlamda yurt dışında denenmiş ama ülkemizde denenmemiş bir iki tür daha var ve onlarla ilgili ciddi uğraşıyorum, bakalım nasıl bir tablo oluşacak. 2023 yılı için hayalini kurduğum yeni bir tür kitap var, başarabilirsem bir hayalimi daha gerçekleştirmiş olacağım. Hayaller başarmak için kurulmuyor mu zaten? Başaracağımı düşünüyorum, yoksa öyle laf olsun diye hayal kuranlardan olmadım sanırım. Denenmemişi denemek, olmayanı var etmek iddialı bir tavır ve bence edebiyat dünyanın en mütevazı uğraşı; iddialı olmak değil anlatabilmek için yazanlardan oldum hep. Anlamayanları anlayanlara şikayet için yazıyorum belki de.

Son yıllara baktığımızda okurdan çok “yazar” görmeye başladık. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Söylediğiniz şeyde o kadar haklısınız ki hatta yakın zamanda yaptığım başka bir röportajda da buna benzer bir soru gelmişti, ben de kendimi tutamayıp veryansın ettim. Her kitap yazan, her eser çıkaran yazar oluyor maalesef ama bu kitapların edebiyat dünyasında bir değer görüp görmemesi onlar için önemli değil, bu da ayrı bir konu. ‘Ben pizza değilim herkesi mutu edemem’ diyen sosyal medya insanları on binlerce kitap satabiliyor bu ülkede. O zaman ortaya şu soru çıkıyor: Kitabın satması, kaleme alanın yazar olduğunu ispatlar mı? İşte tam da bu noktada popülist durumlardan, popüler kültüre esir olan insanlardan yazar çıkabileceğini zannetmiyorum.

Herkesin yazması güzel bir durum ama daha önce, en önce, biraz okumak gerekmez mi? Bir kitap yazmadan önce edebiyatın klasik kült eserlerini şöyle bir okumak, ruhunu kelimelere doyurmak gerekmez mi? Dostoyevski okumayan bir insanın yazacağı kitabı hangi edebi kategoride göreceğiz? Herkesin sosyal medya sayesinde herkese ahkam kestiği, herkese had bildirdiği bir çağdayız. Zaman maalesef gerçek yazarla popüler yazarı ayırt edemeyecek bir yöne doğru evriliyor. Bu konuda iş, yayınevleri ve seçimlerine kalıyor ama maalesef burada da satış beklentisi nitelikli seçimler yapma refleksini aşmış durumda. ‘Ne kadar çok satarsa yazar da o kadar değerlidir’e dönüşüyor iş. Ama Oğuz Atay'ları, Ahmed Arif'leri unutuyorlar. Önemli olan o çağa göre yazanlar değil, her çağa göre edebiyat yaratanlardır.

'YARATTIKÇA VAR OLAN BİR RUHUM VAR'

Yazmanın sizdeki gücü nedir? 

Ben yazarken yaşadığını hisseden azınlık güruhtanım sanırım. Yarattıkça var olan bir ruhum var. Zihnimle ilişiği kestiğimde sadece yazmaya odaklanıyorum ve dışarıdaki dünyayı tamamen unutuyorum. Belki de mutlu olduğum, en gerçek hissettiğim zamanlar bu zamanlar oluyor. Tamamen kendi içime kapandığımda en özgür hissettiğim yerde ve zamanda oluyorum. Yazınca, yazdıkça, yarattıkça kendimi dünyanın en mutlu insanı hissediyorum, başka bir boyuta geçiyorum. Yazmak bana yaşamanın saklı kalan dehlizlerinde yolculuk vadettiği için yazmaktan asla vazgeçmeyeceğimi biliyorum çünkü yazdıkça sanki kalbimin genişlediğini hissediyorum. Kafamda bir daktilo var, ruhuma dokundukça kelimeler dökülüyor gibi hissediyorum. İnsanlar insanları anlasınlar diye yazıyorum. İnsanlar bu dünyayı ne hale getirdiler, yetmedi ruhlarımızı, kalplerimizi ne hale getirdiler görsünler diye yazıyorum. 'Yazmak bir insanı ancak bu kadar değiştirir' cümlesindeki insan olmayı sevdiğim için yazıyorum.

Ve yeni projeleriniz?

Şu anda zihnimde fikir olarak bitirdiğim iki romanım var. Biri seksenli yılların Mardin’inde bir köyde geçiyor. Kasaba okulunda okuyan öğrencilerin yaşadığı gerçek olaylar etrafında dönüyor. Derin devletin, askeri düzenin, okul yönetiminin, fakir çocukların, sivil halkın yaşadığı ve uzun yıllar travmasını taşıdığı gerçekler. Köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, koruculuk sistemi, elektriğin, yolun, suyun olmadığı bir dönem.

Diğer kitabım ise terk edilişinin ilk gününden itibaren bir erkeğin gözünden sarsıcı bir ayrılık hikâyesi. İkisi için de ayrı ayrı heyecanlıyım. Bir de bahsettiğim kolektif bir şiir antolojisi çalışması var. Güçlü bir proje, müthiş bir proje olacak ve umarım uğraşımızın sonunda okurlar da beğenirler.