Topu topu on gün kaldı. Seçimin ne kadar yaklaşmış olduğunu
meydanlarda, televizyon ekranlarında yapılan konuşmalardaki
ayarsızlıktan da anlıyoruz. Son düzlük, son hamle, son çare baskısı
ağızlarla kulakların irtibatını iyice kesmiş durumda. Kimi kendi
kurduğu stratejiyi mayınlıyor, kimi kurulan tuzaklara balıklama
atlıyor. Bir tarafta, siyasi tercihi nedeniyle bir grup vatandaşın
rehabilitasyona tabi tutulması ihtiyacından bahseden belediye
başkan adayı, diğer tarafta aynı adayın seçilse bile bedel
ödeyeceğini, seçildiği şehre de bedel ödettireceğini söyleyen
Cumhurbaşkanı.
Mesnetsiz suçlamaların, dayanaksız ithamların, haksız
etiketlemelerin giderek koyulaştığını, kara propagandaya, kirli
siyaset diline daha geniş alanlar açıldığını görüyoruz. Sadece
saldırırken değil, savunma yapılırken de hak-adalet, edep-adap
ölçüsünün kalmadığını görüyoruz. Örneğin, iktidar sözcüleri ve
medyası tarafından bir karalama kampanyasına maruz kaldığını
söyleyen Mansur Yavaş, aynı sözcülerin ve medyanın HDP hakkındaki
iddialarını tekrar etmekte bir sakınca görmüyor. İYİ Parti Genel
Başkanı Meral Akşener, HDP ile yan yana durma “suçlamasını”, AKP’ye
“sizin yüzünüzden 6 milyon oy aldılar” diyerek cevap veriyor.
İçişleri Bakanı söylediklerinin doğru olmadığını yüzüne
söyleyenleri karakola aldırıyor.
Seçimin iyice yaklaşmasını, seçmenin küskünlüğüne rağmen şimdiye
beklendiği kadar yükselmeyen “seçim ne işe yarar?” tartışmasının
yeniden canlanmasından da anlıyoruz. Özellikle Erdoğan’ın daha önce
kayyım atanmış belediyeler için söylediği, “ellerinden tekrar
alırız” tehdidini Ankara için de tekrarlaması meseleyi
alevlendirdi. “Her şey boş, kazanmasa bile kazandım der, kaybetse
bile kazananın elinden alır, onu yapamasa iş yaptırmaz” şeklindeki
bir fikri zincir yine dolaşıma girdi. Birbiriyle tamamen çelişiyor
olsa da, sandık manipülasyonu, seçimleri tanımama, seçime ihtiyacı
olmama gibi argümanlar aynı iddianın içinde kullanılmaya
başlandı.
Sezai Temelli ve Mansur Yavaş atışması da, zaten biraz netameli
olan “ehveni şer” zorlanmasını, stratejik davranma sıkıntısını
tazeledi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “HDP Genel Başkanı’nın ne dediği
bizi ilgilendirmez” diyerek, kendi adayının söylediğinin ne kadar
ilgilendirdiğine cevap vermemesi de pek başarılı bir savuşturma
olmadı. Mansur Yavaş’ın pek hevesli biçimde içine atladığı
tartışma, mevcut haliyle iktidarı kesmediği için, Hürriyet
Gazetesi ve CNNTÜRK’e hazırlatılan yalan haberle
köpürtülmeye çalışılması da “hakkıyla” kullanılamadı. Bu anlamda,
acele harekete geçmeyen Ekrem İmamoğlu’nun, meseleyi üretilen yalan
haberle karşılama becerisini not etmek gerek.
Muhtemelen bu siyasi tablo çok değişmeden hatta biraz daha
sertleşerek devam edecek. “Seçim ne işe yarayacak?” tartışmaları da
öyle. Kalan sürede, büyük bir boykot kampanyası, yeni muhalefet
örgütlenmesi beklenmediğine ve muhalefet partilerinin herhangi
birinde seçimden çekilme diye bir gündem olmadığına göre, verili
durum üzerinden konuşmak gerekiyor. Konuyu hissiyattan,
küskünlüklerden, kişisel tercihlerden biraz ayrıştırarak serinkanlı
bir zemine oturtmayı deneyelim. “Seçim ne işe yarar?” tartışması
iki ana eksen üzerinde yürüyor. Birincisi, seçimin iktidar
değişikliğine yol açıp açmayacağı; ikincisi seçimin sayısal bir
ölçüm değeri olup olmadığı. Her iki seçenek için de farklı uçlara
savrulan “mutlak” kanaatler veya hangi oranda etki yaratabileceğine
dair ayrışan değerlendirmeler mevcut. 31 Mart’ta yerel seçim
yapılacağı için doğrudan bir iktidar değişikliği ihtimali pek
gerçekçi değil. Ayrıca -söz konusu bir genel seçim olsaydı da-
muhalefetin bir iktidar alternatifi oluşturduğunu kendileri dahil
söyleyen kimse yok. Fakat bu seçimin iktidarın meşruiyeti ve
zafiyeti konusunda belirleyici olacağı tezi asıl olarak iktidar
sözcüleri tarafından ısrarla dile getiriliyor. Muhalefet ise, daha
önceki seçimlerden farklı olarak “bu seçimde tamam” iddiasını
kullanmıyor, hatta AKP seçmenindeki bir çözülme olasılığını
zayıflatmamak için özellikle uzak duruyor. Mesele değişiklikten
çok, iktidarı geriletme üzerine kuruluyor.
“Seçimle iktidar değişir mi?” sorusu en azından 31 Mart için
güncel olmadığından tartışmanın ikinci ekseni, yani seçimlerin
ölçüm değeri ve yaratabileceği artçı süreçler öne çıkıyor.
İttifaklar, kazanırken kaybettirme stratejisi, hazım sorunları
yaratan formüller, sonuç aldığı görülen veya bir işe yaramayan
taktikler, iktidarı geriletme iddiaları da hep bu eksen üzerine
kurulu: İktidar seçmenindeki konsolidasyonun gevşemesiyle, bunun
sayısal sonuçlara yansıması; bazı önemli merkezlerde yerel
iktidarın el değiştirmesiyle, iktidarın kaybedebilir olduğunun
gösterilmesi. Kampanyaların gidişatında, iktidar sözcülerinin bu
duruma daha fazla ihtimal verdiği veya veriyor gibi görünmeyi
tercih ettiği izleniyor. Muhalefet tarafındaki kararlı
itirazcıların bir kısmı, iktidarın böyle bir sayısal tabloya izin
vermeyeceği, bir kısmı ise böyle bir tablo görülse bile bir sonuç
yaratmayacağı fikrinde ısrarlı. Seçimlerin verdiği sayısal
sonuçların hangi seçimden sonra “anlamsız” hale geldiğini,
hangilerinin sayılıp, hangilerinin ne kadarının geçerli kabul
edileceğini belirleyen tariflere pek ulaşılamıyor. Seçim
usulsüzlüklerinin, üzerine konuşulan verileri hangi oranda bozduğu
konusunda da, bunu bir inanç meselesi yapmaktan fazla çalışma yok.
Hatta, aynı cümle içinde geçersiz kabul edilen seçimlerden ve yine
o seçimde “aşılmış barajlardan” bahsedenler çıkabiliyor.
Bir iktidarın gücü, yaptıklarından, yapabildiklerinden,
yapabildikleri karşısında gelişen direncin kuvvetinden ama en fazla
da devam ettirebildiği toplumsal destekten takip edilebilir.
Arkasında sayısal olarak ifade edilecek bir toplumsal destek
olmaksızın veya buna ihtiyaç duymadan iktidar gücü kullanmanın
mümkün olduğu rejimler, modeller mevcut. Fakat -bütün rejim
değişikliği iddialarına rağmen- Türkiye’deki iktidar koalisyonunun
meşruiyetini sandığa dayandırmaktan vazgeçmesi değil, yerel
seçimleri bile referanduma dönüştürdüğü görülüyor. Muhalefet
açısından da, bu restleşmenin politik olarak nasıl karşılanması
gerektiği kritik soru: Seçimlerin mi, seçim sonuçlarının mı
meşruiyet zemini olmaktan çıkartılması daha güçlü ihtimal, elde
hangisinin araçları var ve an itibariyle belirleyici eğilim
hangisine yakın.
Yine bir başka kritik soru, iktidar -ekonomik göstergelerde de
olduğu gibi- zorlamalarla sayısal verileri gerçekte olduğundan ne
kadar uzağa taşıyabilir? Olanı ne kadar lehine bükebilir? Hiç
olmayan bir şeyi, var gibi gösterebilir mi? Seçimlerin sayısal
verileri tamamen çöp müdür? Bu kritik sorulara verilecek cevaplarla
ilgili çok sert tartışmalar açılması mümkün ama “boş ver gitsin”
veya “içimden gelmiyor” şeklindeki kişisel tutumların siyasi tavır
haline getirilmesi çok rasyonel durmuyor. Seçim kalıcı bir çözüm
getirmeyebilir ama hiçbir şey göstermediği, gösteremeyeceği de
fazla zorlama. Ayrıca, seçimin neyi göstereceği konusunun sadece
iktidara bırakılması da pek akıllıca görünmüyor.