Türkiye’de şiddet dolu bir süreç yaşanıyor ve bunun etkilerini
herkes iliklerine kadar hissediyor. Dışarıya gönderilmiş asker
ölümlerinin, sınır boylarına sürülmüş mültecilerin, uluslararası
alanda yaşanan siyasi krizlerin ve siyasi istikrarsızlığının yol
açtığı hayat pahalılığının etkileri gündelik hayatın her alanına
nüfuz etmiş durumda. İnsanın sonuçlarına katlandığı halde ne
olduğunu tam olarak anlayamadığı durumlara özgü o kaygılar ve
gerginlikler de cabası. Adına askeri “operasyon” yahut “harekat”
deniyor olsa da yaşanan şey büyük ölçüde bir savaşı andırıyor.
Herkes bunu görebiliyor, ama yaşanan sürecin bildiğimiz eski
savaşlardan olmadığı da ortada. Adını tam konamayan bu sürecin net
bir şekilde tanımlanması durumunda, bunun ne gibi siyasal sonuçlar
yaratacağından da kimse emin olamıyor. Bazı öneriler olsa da var
olan belirsizlik büyük ölçüde devam ediyor ve öneri geliştiren bazı
kesimler, iktidarıyla muhalefetiyle ülkenin yararına en uygun olan
şeyin savaş olduğu konusunda hemfikir gibi görünüyor. Şu veya bu
coğrafyada olsun fark etmiyor, devlet adına konuşan kesimler
kendine uygun bir savaş arıyor.
Bu arayış içinde olanların bir kısmı yaşanan şeyin zaten ilan
edilmemiş bir savaş durumu olduğunu, bu yüzden açıkça savaş hali
ilan edilmesi gerektiğini düşünüyor. İddia sahipleri, başkomutanlık
TBMM’nin “manevi şahsiyeti” ile ayrılmaz bir bağ içinde
tanımlandığı için, uzun süredir pasifize edilmiş olan meclisin bu
yolla yeniden canlılık kazanacağı inancından da fazlasıyla güç
alıyor. Oysa iflah olmaz şekilde hayalci ve aynı ölçüde de
tehlikeli olan böylesi öneriler geliştirmek, Türkiye’de muhalefetin
içine düştüğü açmazın açık bir işareti. Muhalif dinamikler, uzun
süreden beridir iktidara alternatif oluşturmanın nevi şahsına
münhasır bir yolunu keşfetmiş gibiler. İktidarın “milli”
projelerine karşı çıkmak yerine, bir tür açık artırma havası
içinde, onları derinleştirmek, hatta radikalleştirmek temel bir
muhalefet etme biçimi olarak benimsenmiş gibi görünüyor. Mesela bu
türden çevreler yürütülmekte olan savaşa karşı barış önermiyorlar,
savaşın adını koymayı ve onun yönetimini asıl güç olarak meclise
devretmeyi savunuyorlar. Ama muhalefet kapasitesinin bir başka
yetersizliği de tam olarak bu savununun yapıldığı yerde ortaya
çıkıyor. Zira bugüne kadar savaş yoluyla “demokratikleşmiş” bir
ülke yoktur, olmamıştır.
İçinde çırpındığımız anayasal boşluğun derinliği düşünüldüğünde,
Türkiye için savaş risklerinin çok daha fazla ve etkili bir şekilde
geçerli olduğunu söyleyebiliriz. AKP’liler daha şimdiden “Erdoğan
başkomutandır”, “Millet başkomutanının etrafında kenetlenmelidir”
türünden bazı görüşler dillendirmeye başladılar bile. Bu
açıklamaları çatışmalardan gelen “şehit haberlerinin” stresini
azaltmak yahut tepkileri savuşturmak için gösterilmiş anlık
refleksler olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü başkomutanlık
sıfatı, AKP’nin 7 Haziran sonrasında muhalefeti devre dışı
bırakmak, gerektiğinde seçim sonuçlarını bile tartışmaya açmak veya
tanımamak amacıyla kullandığı stratejik kavramlardan biri. Dahası
15 Temmuz’da da aynı görüşler dile getirilmiş, ilk başta
darbecilere karşı kullanılan başkomutanlık argümanı sonradan
muhalefeti ezmenin ve kriminalize etmenin aracına dönüştürülmüştü.
Anayasal sistem içindeki en istikrarsız statü olan
Cumhurbaşkanlığı’nın konumu, mevcut ve icat edilmiş bütün
yetkilerin toplanma alanı olarak başkomutanlık kavramı üzerinden
sürekli tahkim edilmektedir. Söz konus tahkimat, toplumun
militarize edilmesinin ve siyasetin olanaklarının kısıtlanmasının
şaşmaz bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.
AKP’lilerin militarist ve siyaset karşıtı eğilimlerini hayata
geçirmek için başkomutanlık makamına bunca siyasi yatırım
yapmasının nedenleri, kavramı siyasi tarihimizdeki evrimi içine
yerleştirdiğimizde daha kolay anlaşılır hale geliyor. İlk meclis
döneminde “başkumandanlık kanunu” adıyla kabul edilen düzenleme,
sadece tarihi ve kurucu öneminden ötürü değil, harekete geçirdiği
psikolojik dinamikler açısından da bu bakımdan büyük bir önem
taşıyor. Bu çerçevede, memleketin fiilen iki başkentli olduğu ve
ikili iktidar süreciden geçtiği bir savaş döneminde, güçler birliği
ilkesine göre kurulmuş bir meclis hükümetine, yani ilk TBMM’ye
gönderimde bulunmam kimilerine şaşırtıcı gelebilir. Zira çok
partili hayata geçildikten sonra oluşan parlamenter yapıda veya
bugün uygulanan başkanlık sisteminde, hem devlet başkanının hem
diğer devlet kurumlarının yerine getirdiği ideolojik ve politik
işlevlerde köklü dönüşümler yaşandığı bir gerçek. Fakat siyasi
anlam ve işlevleri bakımından ikircikli bir yapı içeren
“başkumandanlık söyleminin” siyasal bilinçaltımızda gösterdiği
süreklilik, bu aşamaya özel bir vurgu yapmayı gerektiriyor.
Anayasa öğretisi açısından başkomutanlık üzerinden yürütülen
tartışmanın bir kısmı simgesel diğer kısmı gerçek olan bazı
etkileri vardır. Yürütmenin başı olan kişinin aynı zamanda
başkomutan kabul edilmesi, sivil otoritenin denetimi dışında kalan
hiçbir askeri güç bırakmamayı hedefler. Yani ordu veya benzeri
aktörlerin devlet içinde bağımsız bir güç gibi davranmasının meşru
sayılmayacağını simgeler. Fakat bu simgesel tabiiyet askeri yapıyı
sadece bir makama karşı sorumlu kılmak yoluyla, gerçekte askerliğin
mesleki standartlarının sivil ölçütlere tabi kılınmasının da önüne
geçer. Elinde bulundurduğu fiziki şiddet potansiyeliye asıl güç
olan ordu, sembolik bir tabiiyet jestiyle kendi varlığını ve
sürekliliğini gerçeklik haline getirir. Birlik, kararlılık, sürat
ve gizlilik gerektiren askeri muamelat böylece denetim altına
alınarak özerk bir yapıya kavuşmuş olur. Barışta ve savaşta askeri
stratejiyi belirlemek, operasyonlara karar vermek, taktik hedefleri
onaylamak gibi sivil otoritenin yerine getirdiği simgesel olmayan
bazı işlevler de bu sınırlandırmanın doğal ve mantıki sonucu olarak
ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında başkomutanlık askeri bir
statüyü değil, bilakis bir meslek olarak askerliğin ve bir kurum
olarak ordunun sınırlarını çizen sivil bir statüyü temsil eder.
Türkiye’nin siyasi tarihinde bu statüleri ayrıştıran simgesel ve
gerçek sınırların sık sık ihlal edildiğine ve işlevlerinin
birbirine karıştığına tanıklık ederiz. Bu ikircikli durum kendisini
ilk olarak, ilk mecliste “başkumandanlık kanunu”n kabulüyle tesis
edilen meclisin “şahsiyet-i manevisi” ile başkomutanın “vazife-i
fiiliyesi” arasındaki gerilimli ilişkide dışavurmuştur. Yasada
simgesel açıdan başkomutan meclisin manevi otoritesini temsil eden
bir fail olarak tanımlanır ve meclis tarafından seçilmiş biri
olması da bunun bir delili olarak kabul edilir. Oysa gerçekte
başkomutan meclisin yetkilerini ihlal edebilecek kişinin, yani
siyasetin içine yuvarlanacağı “diktatöryal boşluğun” yol açtığı
korkunun bir timsalidir. Nitekim Atatürk’ün meclisin tüm
yetkilerini, mahkeme kurma da dahil, üzerine almasıyla patlak veren
diktatörlük tartışması ve onun buna verdiği yanıt, derindeki bu
korkunun elle tutulur bir hal aldığı anlardan birini yansıtır.
Cumhuriyet’in daha kuruluş aşamalarında başkomutanlık statüsüyle
ilgili olarak açığa çıkan bu gerilim sonradan meclis, cumhurbaşkanı
ve genel kurmay başkanı arasındaki ilişkiye aktarılmak suretiyle
devam ettirilmiştir. Buna göre başkomutanlık yine Meclis’in manevi
kişiliğine bağlı kalacak, ama onu temsil eden Cumhurbaşkanı
tarafından üstlenilecek, Cumhurbaşkanı “adına” Genel Kurmay Başkanı
tarafından yerine getirilecektir. Meclis “adına” davranan
Cumhurbaşkanı “adına” davranan askeri yöneticinin üstlendiği bu
işlev, uzun yıllar boyunca egemenliğin simgesel gücünün
kırılganlığı ile askeri liderin sahip olduğu gerçek gücünün
korkutuculuğu arasında salındı. Şimdi bu gerilimin Erdoğan ve
AKP’lilerin başkomutan kavramına yüklediği farklı işlevlerde de
varlığını devam ettirdiğini görüyoruz. Bu bakımdan Erdoğan’ın
başkomutanlığı, toplumu tepeden tırnağa militarize eden Rabia
söylemi çerçevesinde yeniden anlamlandırdığını görmek son derece
önemlidir. Onun 2016’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmadan
ilgili bölümleri aşağıda olduğu gibi aktarıyorum:
“Her fırsatta söylüyorum, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek
devlet. Sizlerin huzurunda buna bir de tek ordu, tek komutan
vurgusunu da eklemek isterim… Buna göre, burada bulunan tüm
subaylarımız, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tüm mensupları,
Başkomutan sıfatıyla benim yakın mesai arkadaşlarımdır… Buradaki
her bir subayımızın benim için öz kardeşimden, öz evladımdan, yakın
çalışma ekibimden en küçük bir farkı yoktur. Sizler gibi yiğit,
cesur, eğitimli, bilgili, dirayetli ve sadakatli mesai
arkadaşlarına sahip olduğum için, ne kadar iftihar etsem azdır.
Rabbim her birinizi korusun; çalışmalarınızda sizlere güç, kuvvet
versin.”
AKP’liler Rabia söyleminin küresel güçlere karşı yerli ve milli
bir direncin ifadesi olarak görülmesi gerektiğine özel bir vurgu
yaparlar. Oysa bu konuşmada göze batan “fazlalık”, bize bir direniş
simgesi gibi takdim edilen işaretin gerçek militarist karakterini
açığa vurmaktadır. Dört parmakla temsil edilen işaretin ardında
saklanan beşinci parmağı burada görüyoruz: tek komutan. Başkomutan
sıfatıyla konuşan Cumhurbaşkanı, askeri personel ile “mesai
arkadaşı” olduğunu ısrarla ve samimiyetle vurgulamaktadır. Yine
hatırlanacağı üzere Malatya’da bir asker kişi seçim konuşması yapan
Erdoğan’ı selamladığında, davranışı Cumhurbaşkanı’nın başkomutan
olduğu argümanı ile normalleştirilmişti. Oysa sivil otoritenin
başkomutan olmasının önemi ve anlamı, onun askeri bir statüye
dönüştürülmesiyle değil, ondan ayrı ve ona karşıt olarak
tanımlanmasıyla ilgilidir.
Buradan bakıldığında, sivil ve askeri liderlik arasındaki
ayrımın silinmesi, Türkiye’nin tarihinden gelen derin militarist
bilinçaltının kılık değiştirerek yeniden ortaya çıkmasının işareti
olarak görülmeyecekse, nasıl görülecektir? Dahası, durum ne olursa
olsun, başkomutanın sivil kişilerin değil, silahlı kuvvetlerin
komutanı olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. “Millet”
başkomutanın etrafında kenetlensin çağrısı yapmak, siyaset askıya
alınsın veya kimse muhalefet etmesin demenin bir başka biçimidir.
Çünkü anayasal öğreti açısından “başkomutanın” millet adına ve
milletten biri olarak asker kişiler üzerinden otorite kurması
esastır, tersiyse militarizmdir. İktidarın ordu ile toplum
arasındaki farkı silmek, toplumu emir komuta ilişkisi içinde
zapturapt altına almak için seferber olduğu böylesi bir dönemde,
savaş hali ilanının hangi amaçlara hizmet edeceğiyse açıktır.
Gerçek bir muhalefetin, yurttaşların ve bölge halklarının yararına
ilan edilsin diyebileceği tek şeyse şudur: Barış hali, hem içerde
hem dışarda!