İkinci Barış Süreci, İkinci Çözüm Süreci, artık adına ne
diyorsanız, berdevam. İktidar kanadı, şartsız koşulsuz silah
bırakmanın altını çiziyor. Kürt siyasiler ise şartlardan
değil gerekliliklerden bahsediyorlar. Kendimizi de
kandırmayalım, eğri oturalım ama doğru konuşalım ne şart
ne gereklilik; bu sürecin kendine has
zorunlulukları var. Bu zorunluluklar, olmazsa
olmazlar yerine getirilmeden barışa adım atmanın
imkânı da Sırrı Süreyya ve Devlet beylerin Şemmame oynama
ihtimalleri de imkânları da yok. Elde mendil barış halayı çekesiniz
mi var: bu barışın sin qua non’u demokratikleşme,
demokratikleşmeninki hukuktur. Hukuk demokratikleşmeyi
tesis edecek, onu garanti altına alacak; demokratikleşme ise bir
barış sürecinin ihtiyacı olan oksijeni ona sağlayacak. Gerisi?
Gerisi kelimenin tam anlamıyla lâf ü güzaf.
Cumhur İttifakı’nın şart yok şartını pazarlık
yok diye okursak ne âlâ. Bence, çok doğru bir yaklaşım: Bu
süreç, ön şatları olmadan, pazarlıkları olmadan
ilerlemeli; bir demokratikleşme süreci, bir at
pazarlığına asla kurban edilmemeli; süreç ön
koşulsuz, amasız olmalı; canımızı acıtan,
çocuklarımızı elimizden alan şiddet, elbette bitmeli; örgüt de
devlet de parmağını tetikten çekmeli. Ancak, gelin görün ki, Cumhur
İttifakı’nın şart yok şartı, bir pazarlık yok
pazarlığından çok bir silah bırakmadan ötesi yok sığlığına
yakın duruyor gibi -ki bu, çok tehlikeli.
Cumhur İttifakı için, galiba, silah bırakmanın ötesi
diye bir şey de yok. Sahi, İkinci Barış Süreci’nin her iki
taraftaki karar alıcıları, politika üreticileri için silah, bir
sonuç mu neden mi? Sahi, amaç devletin de örgütün
de silaha sarılmaya gerek duymayacakları bir barış
ülkesini inşa etmek mi, karşı tarafa diz çöktürüp el öptürmek
mi? Sahi, silahların gömülmesinden öte bir programınız yoksa, Allah
korusun, yeni bir TUSAŞ saldırısından sonraki gün ya da
Ceylanpınar’da (Şanlıurfa) iki polisin daha öldürülmelerinden
sonraki gün, devletin de örgütün de gömdükleri silahlarını yeniden
omuzlarına almaları kaç saat, kaç dakika sürecektir? Ya Halay Başı
Devlet Bey’in içindeki Kısıl Han’ın yeniden neşvünemâ bulması? Ya
Başyüce’nin “Eyyy…” diye kükremesi? Ya yeniden asker cenazelerinin
gelmesi? Yeniden bir şiddet sarmalına girmemiz için kaç saat, kaç
dakika gerekecektir. Bir barış sürecinin zorunlulukları yerine
getirilmiyorsa sürecin tersine dönmesini, yeni bir şiddet sarmalına
girmemizi kim nasıl engelleyecek? Daha mı açık söyleyeyim:
Demokratikleşme ve hukuk yoksa, barış sürecinin zorunlulukları
yerine getirilmiyorsa, tedariksiz def-i hacete çıkarsanız, sonra,
yana yakıla taş aramaya başlarsınız. Hayır, o halde taş ararken pek
bir komik görünürsünüz de ondan diyorum.
Sözün özü, Cumhur İttifakı’nın bu şart yoku bizi “Allah
kerim!” tevekkülüne götürecekse unutun siz Şemmame’yi; ancak
Kılıçkalkan oynarsınız. Orhangazi Bursa’yı aldığında savaşçıları
kente Kılıç Kalkan gösterisi yaparak girmişmiş; elhak yakışır Kısıl
Han’ımıza. Yine de enseyi karartmamak lazım Yalçın Akdoğan “PKK’nın
Türkiye'yi terk etmesi, tam anlamıyla eylemsizlik ve bütün bu
illegal şeylere son vermesi lazım. Ondan sonra diğer meseleler
konuşulabilir. Devletin ilgili kurumlarının İmralı ile görüşmesi
vesaire bu daha önceki hükümetler döneminde de olan bir şeydir.
Çözüm süreci bağlamında bir noktaya gelebilmemiz için bu
bahsettiğim şartların olgunlaşması gerekir.” diyor. Tamam, iyimser olmaya
gayret edelim; eyvallah, tevfik de Allah’tan gelsin. Gelsin, gelsin
de şurası da bir gerçek ki kula bela gelmezmiş hak yazmadıkça hak
da bela yazmazmış kul azmadıkça. Silahların bırakılmasından öte
hiçbir şey konuşmayacaksak, konuşamayacaksak, düşünemeyeceksek hak
yazınca mı bela gelir kul azınca mı kimin umurunda.
Hadi Cumhur İttifakı’nın şart yoku ne menemdir anlamak
zor; Barış Halayı’nın öteki başı Şemmameperver İmralı Heyeti’nin
gerekliliklerini anlamak kolay mı? Gereklilik,
zorunluluğun kibarcası olarak kullanılıyorsa ne âlâ. Sırrı Süreyya
Bey Habertürk’te katıldığı yayında bu süreçte “Herkesin
kaygısı temkinli şüphesi[nin] anlaşılabi[leceğini]” dile getirdi;
altına imza atarım. Sonra da ekledi “Ne zamana kadar, düne kadar.
Bundan sonrası artık soyut bir şey üzerinde gezinip durmayacağımız
bir somutluğa geldi.” Bu söze de eklenecek bir şey yok. Ancak
devamla Önder, bundan sonra İmralı’ya yeni ziyaretlerin olacağını
hatta İmralı ziyaretlerinin çeşitleneceğini dile getirdi. İşte
tehlikeli olan da bu. Hiç kuşkusuz Öcalan, Kürt Sorunu’nun önemli
parametrelerinden biri; elbette sürecin içinde olması gereken bir
isim ama Barış Süreci dediğimiz şey sadece Öcalan üzerinden
yürütülebilecek kadar sığ, sınırlı bir şey midir orası çok
tartışılır. Bir kişi, bir insan, bir toplumsal kesimin kanaat
önderi ve Kürt siyasi hareketinin birinci ismi olarak Öcalan’ın bu
sürece dair söyleyeceği şeylerin olması; onun söylediklerinin “de”
dikkate alınması (gerektiği) başka, barış sürecinin Öcalan
üzerinden inşa edilmesi başka. Daha mı açık söyleyeyim: Öcalan bu
ülkeye toplumsal barış getiremez ama toplumsal barışın önünü
açabilir. Kürt siyasetçilerin onu tek aktör olarak kodlamaları olsa
olsa kendi kifayetsizliklerini Öcalan ile örtmelerini
kolaylaştırır. Daha önce de yazdım ve iddia ile söylüyorum ki Kürt
Sorunu’nu Öcalan değil, ben çözeceğim, sen
çözeceksin, biz çözeceğiz; Kürt Sorunu’nu toplum
çözecek. Toplum sorunun öznesi olmayacaksa çözüm asla olmayacak.
Toplum, dernekleri ile, vakıfları ile, sivil toplum kuruluşları
ile, üniversiteleri ile, sendikaları ile… konuşur. Bunların
konuşması için de demokratikleşme gerekiyor; demokratikleşme de
sadece hukukla mümkün. Bu bir gereklilik değil, zorunluluk.
“Ne farkı var?” mı dediniz? Arabanıza bindiniz, oturduysanız bir
yere gitmek için binmişsinizdir. Bir yere gitmek için arabaya
binmek gerekir. Bir yere gitmeden de arabada oturabilir misiniz?
Adama deli derler ama evet, oturabilirsiniz; ikisi arasında bir
gereklilik ilişkisi var. Ancak arabayı çalıştırıp bir yere gitmeye
karar verdiyseniz gaza basmak zorundasınız. Gaza basmak arabanın
gitmesinin zorunluluğudur; gerekliliği değil: Tıpkı Barış Süreci
demokratikleşme ve hukuk ilişkisinde olduğu gibi. Hukuksal
düzenleme yoksa, hukuk bize garanti vermiyorsa demokratikleşme
yoktur; demokratikleşme yoksa da barış. Hukuk yoksa ne Öcalan’ın,
Demirtaş’ın, Yüksekdağ’ın ya da cezaevindeki diğer Kürt
siyasetçilerin salıverilmeleri ne kayyum uygulamalarının bitmesi ne
de İmralı’dan Ankara’ya otoban inşa edilmesi; hatta hatta, hukuksal
düzenleme yoksa silahların bırakılması bile bize bir
demokratikleşme getirmeyecektir.
Demirtaş Cumhur İttifakı’nın âlicenaplığıyla cezaevinden
salıverilirse mi bu ülkeye barış gelir yoksa AHİM kararlarına, AYM
kararlarına rağmen insanların keyfe keder tutuklanamayacakları bir
ülke tesis ettiğimizde mi? Onyıllardır cezaevinde tutulan, tecride
maruz bırakılan Öcalan, sırf Devlet Bahçeli uygun gördü diye “umut
hakkından” yararlanıp salıverildiğinde mi ülkeye barış gelir yoksa
hukukun herkese eşit uygulandığı bir ülke inşa ettiğimiz de mi?
Yerlerine kayyum atanan belediye başkanları görevlerine
döndüklerinde mi bu ülkeye barış gelir; seçilmişlerin yerine kayyum
atanamadığı bir ülke inşa ettiğimizde mi? Öcalan konuştuğunda mı
ben, siz, biz konuştuğumuzda mı? Genişleye genişleye masaya
sığmayan İmralı Heyeti basın açıklaması yaptığında mı, sivil toplum
kuruluşları, sendikalar, meslek örgütleri bir masanın etrafında
oturduklarında mı?
İçinde bulunduğumuz sürecin yol haritasını Yalçın Akdoğan’la
Sırrı Süreyya Önder’den mi öğreneceğiz yoksa biz mi konuşacağız.
Bir toplumsal barışın kurucu metni olarak yeni anayasayı
Türkiye’nin ilk ve tek boşbakanı Binali Yıldırım’dan mı
öğreneceğiz, sizin de bu konuda fikirleriniz var mı?
Amerikan filmlerindeki düğün sahnelerinin vazgeçilmez repliği;
ne diyordu rahip efendi “Speak now or forever hold your peace!”
Biz, toplum ya şimdi konuşacağız ya da sonsuza kadar
susturulacağız.
Gelini öpebilirsiniz
Keyifli günler….
[1] https://bianet.org/haber/akdogan-dan-cozum-sureci-icin-sartlar-168931
[2] https://www.youtube.com/watch?v=Iiay3x5cUOg