Sarayın ruh hali

Reytinginin yüksek olduğuna, toplum tarafından dikkatle takip edildiğine inanıyor. En son TRT’ye çıktığında 15 milyon kişinin kendisini izlediğini anlatıyor. Gece gündüz çok çalıştığını, yollar, hastaneler, okullar, havaalanları yaptıklarını dillendirip halen şikâyetçi olunmasını nankörlük olarak değerlendiriyor.

Sedat Bozkurt bozkurt.sedat@gmail.com

Memleketin meselelerinin çokluğu konusunda artık herkes mutabık. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, herkesin mutabık kaldığı bu noktaya gelmesi uzun bir zaman aldı. Hatta halen sorunları kavramada aynı noktada mıyız şüpheli. Bu sorunların nasıl aşılacağı konusunda ise derin fikir aykırılıkları sürüyor. En büyük sorun da bu zaten.

Bugün ülke olarak muhatap olduklarımızı hakkıyla anlatmak için gazetecilik olarak ihtiyaç duyduğumuz en önemli şey bence 1940’ların 1950’lerin günlük fıkra yazarı olan edebiyatçılarının elinden çıkmış yazılar. Biraz daha ileriye gidelim Aziz Nesin ya da bunu skeçlerle anlatan bir örnek verelim, Levent Kırca. Bu örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Hayata dokunan, sahici, meseleyi kavratabilmek için özne olarak kendisini bile kullanmaktan geri kalmayan, ince bir zekâ ile işlenmiş yazılardan, skeçlerden söz ediyorum. Örneğin Aziz Nesin’in bir sürgünün anılarında, insan olarak hepimizi bir yerimizden yakalayan, kendisiyle dalga geçen öyküsü. Sürgüne gönderilmesine neden olan yazma eylemini sürgünde bile sürdürme azmi, çabası hepsi bizim bugün ihtiyaç duyduğumuz şeyler.

Gerçekten bu yazı bu ustaların elinden çıksaydı şahane bir etki yaratacaktı, gülecektik, bizi güldüren konu hakkında da rafine bir politik fikre sahip olacaktık. Birkaç ay önce Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu liderler ziyareti kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Ayrı koltuklarda oturmalarıyla uzun süre tartışılan görüşmeden söz ediyorum. Görüşmeden sonra gazeteci Nergis Demirkaya’ya yaptığı açıklamada Karamollaoğlu net bir Erdoğan portesi çizdi; Sokakta yaşananlardan, hayatın kendisinden, insanların yaşadıklarından kopuk bir ruh halinden söz etti. Erdoğan’a göre memleketteki tek sorun Cumhurbaşkanlığı seçimindeki yüzde 50 artı bir oydu. Hayat pahalılığı, toplumsal gerginlik, hukuksuzluk yoktu ve bunları muhalefet abartıyordu. Şimdi düşünelim, bu bilgileri Levent Kırca ekranlarda bize anlatsaydı nasıl anlatırdı? Süper olurdu değil mi. Yaklaşık 1,5 yıl önce, pandemi nedeniyle kapanmaların olduğu dönemde, Malatya’da bir minibüsçü eve ekmek götüremediğini söylüyor Erdoğan, ona, “Bana abartılı geldi al çay vereyim onu iç” diyerek elindeki o ünlü çay paketinden veriyor. Elektrik ve doğal gaza gelen zamlar sonrasında sokaklardan yükselen itirazları “muhalefetin spekülatif gayretleri” olarak değerlendiren Erdoğan 1 ay sonra yapılan partisinin grup toplantısında pahalılığı kabul ediyor ama kendilerinden bağımsız bir gerekçe ile bunu anlatıyor:

“Hiç şüphesiz kurdaki yükselişten, enerji ve gıda başta olmak üzere küresel emtia fiyatlarındaki aşırı artışların ülkemize yansımalarından kaynaklanan bir hayat pahalılığı ile karşı karşıyayız. Ancak, enflasyonun sadece ülkemize mahsus bir durum olmadığı, gelişmiş ülkelerin de boğuştuğu bir gerçektir”

Aslında bu konuşmadan birkaç ay önce reddetmesine karşın bir pahalılık yaşandığını dolaylı olarak kabul eden bir açıklama yapmış ve siyasetinin temelini oluşturan din üzerinden de mesaj vermişti Erdoğan:

“Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de 'Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenlere müjdele' buyurmaktadır”

Düne kadar pahalılık için muhalefetin abartması diyen Erdoğan artık her konuşmasında ekonomiden bahsetmek zorunda kalıyor. Sadece Erdoğan değil AKP kurmayları da. Hatta çoğu zaman 20 yıldır ülkeyi tek başına yönettiklerini bile unutarak yapıyorlar bunu. Son açıklamasındaki vurgusu ise, hayatın pahalı olmasına karşın ürünlere erişilebilindiğiydi. Yani tercümesi, paranız varsa her türlü ürünü alabilirsiniz. Gazetecilik bizzat AKP tarafından öldürüldüğü için de bu açıklamaların tamamı ya konferans ya da brifing tadında geçen canlı yayınlar ya da basın açıklamaları şeklinde oluyor. Oysa “dün böyle dememiştiniz” sorusu da buna bir yanıt da yok. En son doktorlarla ilgili bir gün ara ile yapılan 2 ayrı açıklama bunun en somut örneğidir.

Burada herkes gibi biz de merak ediyoruz sarayda, önünde yüzlerce polisin beklediği o kocaman kocaman binaların, kapıların, duvarların arkasında neler yaşanıyor? Gerçek hayata ilişkin hiçbir mesele oralarda dile getirilmiyor mu? Erdoğan’ın ruh halinin ne olduğunu anlamak için son dönemde onunla görüşen bazı isimlerin yorumlarını derledim:

-         Ekonomin kötü olduğuna ve daha da kötüye gedeceğine asla inanmıyor. Mayıs ayından sonra düzelmeye başlayacağına, Haziran -Temmuz’da çok iyi olacağına inanıyor.

-         Vatandaşın aç olduğuna inanmıyor. Bunu maksatlı olarak muhalefetin çıkardığını düşünüyor. Lüks araç, cep telefonu, beyaz eşya gibi teknolojik ürünlerin satılmasını örnek veriyor, bunların hepsini ilerleme olarak kabul ediyor ve hep geçmiş ile kıyaslıyor, “nereden nereye geldik?” diye anlatıyor.

-         Ülkedeki adalet sorunu, adil yargılama konusunda çok faklı düşünüyor. Cemaat üyeleriyle olduğu gibi şimdi de yargı içinde Hakyol’cularla yol alıyor ve onlara güveniyor. Bu alandaki hakimiyeti nedeniyle, geçmişte yargı üzerine kurulan baskıları da dikkate alarak orada bir sorun görmüyor.

-         Adalet eski Bakanı Abdulhamit Gül’ü “cesur davranmadığı” için eleştiriyor ve o nedenle görevden alıyor. Cesaret beklediği alan; kendi düşüncesini aynen savunması, insan hakları, hukuk gibi meselelere saplanıp kalmaması, tereddütler yaşamaması ve bunları bahane olarak öne sürmemesi.

-         Yargılanan bazı sanıklarla ilgili özel ilgisi var. Selahattin Demirtaş’ı “seni başkan yaptırmayacağız” sözü nedeniyle affetmiyor. Osman Kavala’yı “hain” olarak görüyor. Gezi ve kendisine yönelik entelektüel muhalefeti onun eseri olarak görüyor. Kavala meselesine çevresindeki herkesin de kendisi gibi bakmasını istiyor, hiçbir itirazı bu konuda kabul etmiyor.

-         Reytinginin yüksek olduğuna, toplum tarafından dikkatle takip edildiğine inanıyor. En son TRT’ye çıktığında 15 milyon kişinin kendisini izlediğini anlatıyor ve bu oranların kendisine bir rapor olarak sunulduğunu aktarıyor.

-         Bakan olarak hep Devlet Bahçeli tarafından desteklendiği bilinen İçişleri Bakanı Soylu’yu başarılı buluyor ve bunu da hissettiriyor. Bakanlık yapma tarzı olarak Abdülhamid Gül’e, överek verdiği örnek Süleyman Soylu.

-         Gece gündüz çok çalıştığını, yollar, hastaneler, okullar, havaalanları yaptıklarını dillendirip halen şikâyetçi olunmasını nankörlük olarak değerlendiriyor.

-         Beraber çalıştığı kişileri değerlendirmesi çok farklı ve ilginç. Örneğin enflasyon hesabı mizah konusu olan Grup Başkanvekili M. Emin Akbaşoğlu’nu çok takdir ediyor. Bunu da partinin grup başkanvekilleri ile yaptığı görüşmede diğer 4 grup başkanvekilinin yüzüne karşı söylüyor.

-         Afrika’yı çok önemsiyor. Oralardaki “elementleri ve madenleri” Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile birlikte değerlendirebileceğini planlıyor. Oradaki öğrencileri Türkiye’ye getirmek istiyor. Afrika açılımının nedeni bu.

-         Savunma sanayi ve Karadeniz’deki doğal gaza çok fazla umut bağlamış vaziyette. Bunlarla ülkenin refaha ulaşacağına inanıyor.

Haberin en önemli unsurunu sona bıraktım. Erdoğan ile görüşenlerin tamamı seçimlerde Erdoğan’ın mutlak aday olacağı inancını taşıyor. Bu nedenle “aday olacak mısınız?” sorusunu kimse dillendirmiyor. Ama görüşmeye bu gözle bakanların kafası da karışıyor. Görüşmenin ardından, ufak ufak yoklama da yapanların edindiği izlenim Erdoğan’ın kesin bir aday profili çizmediği yönünde. Bu şüpheyi oradan kaldıracak bir cümle kurulmamış olması da kafa karışıklığını arttırıyor. Erdoğan’ın tarzı da bu. Daha önce örneğin “Abdullah Gül kardeşim” diyerek cumhurbaşkanı adayı olarak Gül’ü açıkladığında, TBMM AKP Grup toplantısı salonunda kürsüde hemen yanı başında duran Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da diğerleri gibi bunu o anda orada öğrenmişti.

Şimdi durum biraz daha farklı doğal olarak. Cumhur İttifakı içinde sadece tek bir aday olduğu varsayılarak yapılan anketlerde Millet İttifakının potansiyel adaylarının tamamı kazanabiliyor. Göründüğü kadarıyla, anketlere göre Erdoğan’ı kazanamama ihtimali yüksek bir seçim bekliyor. Ve bu seçime aday olarak girip girmeme kararı Erdoğan için de çok zor.

NOT: Bu, Gazete Duvar aracılığıyla size ulaştırdığım son yazı oluyor. Artık yazılarım başka bir sitede okurlarıyla buluşacak. Bu kısa dönemde, sağlam bir zeminde yazılarımı okurları ile buluşturan Gazete Duvar ve emekçilerine şükranlarımı sunarım

Tüm yazılarını göster