Belarus’ta 9 Ağustos günü yapılan seçimlerin resmî sonuçlarına
göre Alexander Lukashenko seçimlerden altıncı kez galip çıktı.
Lukashenko 2015’teki oylamada da yüzde 83.5 oranında oy alarak
seçilmişti. Resmî açıklamaya göre Lukashenko son seçimde oyların
yüzde 80.23’ünü alarak yüzde 9.9 oranında oy alan rakibini
elemişti. Ne var ki bu seçimde hapisteki eşi yerine aday olan
Svetlana Tikhanovskaya sonuçları “gerçeğe uygun olmadığı ve
sağduyuyla tümüyle çeliştiği” gerekçesiyle tanımadığını söyledi ve
kendini seçimin asıl galibi ilan etti. Tıpkı Venezuela'daki
ihtilaflı seçimlerde olduğu gibi sandık inandırıcılığını yitirince
Belarus’ta da sokaklar alev aldı. Sadece ülkenin başşehri Minsk’te
değil, dikkate değer bütün şehirlerde de protestocular barışçıl
gösteriler düzenlemek niyetiyle sokağa aktı. Uluslararası Af
Örgütü’nün açıklamalarına göre eylemlerde hayatını kaybeden
insanlar oldu ve onlarca insan da yaralı durumda. Dahası binlerce
kişi gözaltına alındı ve gözaltı yerleri adeta bir işkence merkezi
olarak iş görüyor. Lukashenko bir aralar ülkede protestolara
katılanlara terörist muamelesi yapılacağını söylemiş ve “bir ördek
gibi sizin ümüğünüzü sıkarım” diyerek tehdit etmişti. Dışarıdan
gelen talimatlarla davrandığına inandığı eylemcilerin bugünlerde
maruz kaldığı şiddet, Başkan’ın önceden savurduğu tehditlerin boş
sözden ibaret olmadığını gösteriyor.
Seçimler sonrasında verilen uluslararası tepkilerse iki zıt
yönde gelişiyor. AB ve ABD, yapılan seçimlerde bağımsız
gözlemcilerin olmasına izin verilmemesi, seçmenlerin oy kullandığı
gün internet iletişiminin ağırlaştırılması ve sayım sürecinde
gerekli hukuki güvencelerin sağlanmaması gibi gerekçelerden yola
çıkarak seçimlerin ne özgür ne de adil olduğunu ileri sürüyor.
Özellikle AB ülkeleri Lukashenko’ya dönük ciddi yaptırımlara
hazırlanıyor. Öte yandan Çin, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve
Moldova gibi ülkeler birbiri ardı sıra Belarus’a destek mesajları
yayımlıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, Lukashenko’nun kendini
“dışarıdan talimat gönderen” kişi olarak ima yoluyla göstermesine
rağmen, seçim zaferinden ötürü Lukashenko’yu kutluyor. Belarus
halkı yaşanan bu bölünmenin yol açtığı dezenformasyon ve bilgi
kirliliği sürecinde yönünü ortak aklın belirlediği gerçekliğe ve
her insanda varolan sağduyuya dayalı olarak bulmaya çabalıyor.
Evet, muhalefet liderinin tutuklu olduğu bir ülkede yapılan
seçimlerin serbest olduğunu söylemek gerçeğe aykırıdır. Evet,
böylesi bir baskı uygulamayı gerekli görecek kadar öz güvenden
yoksun bir iktidarın art arda seçmenin yüzde 80’inden fazlasının
oyunu aldığını düşünmek sağduyuyla çelişkilidir.
Belarus’ta yaşananlar bizleri bir kez daha siyasal seçimler ile
demokratik akıl arasındaki ilişki üzerinde düşünmeye sevk ediyor.
Bir kolektif karar mekanizması olarak seçimin taşıdığı değer onun
siyaseti ortak aklın doğrularına en yakın noktaya taşıyacağı
inancıyla yakından ilişkilidir. Bireysel kararlarda eksik
bilgilenme, kişisel çıkar veya bireysel dürtülerden ötürü sık sık
yanlışa düşülür. Oysa siyasal kararların belirlenmesinde kullanılan
kolektif mekanizmalar, yarattıkları müzakere süreçlerinin
kapsayıcılığı ve sonuçta açığa çıkan çoğunluk eğiliminin
belirleyici olması yoluyla bu yanlışlardan kaçınabilirler. Müzakere
sürecinin kapsamının genişletilmesi, siyasal doğrunun bulunması
ihtimalini daha çok insanı karar sürecine dahil ederek arttırır.
Böylelikle kişisel tercihleri değişik çoğunluk belirleme yöntemleri
aracılığıyla bütünleştirerek ortak akla ve insanların sağduyusuna
uygun mecralara kanalize eder. Böylesi kanalların bulunduğu ülkeler
seçkin ve zeki bir azınlığın yönettiği veya dahi bir kralın
yönettiği toplumlardan çok daha makul bir şekilde yönetilirler.
Demokrasinin diğer siyasal rejimlerden daha zeki kabul edilmesinin
nedeni budur.
Yani seçim sadece ortak aklın ve sağduyunun belirlenmesi için
bir araçtır ve bu görevi layıkıyla yerine getirmediği durumlarda
inandırıcılığını yitirmesi kaçınılmazdır. Zira seçim ortak aklın
kendini belli etmesinin ne tek yolu ne de tek meşru biçimidir. Bu
yüzden artık iş göremediği yerde siyasal protestonun seçimin en
yakın ikamesi olarak sık sık devreye girdiğine tanık oluruz.
Siyasal protesto, meydanlarda toplanan insanların “Biz halkız”
çağrısına doğrudan veya dolaylı yollardan destek veren insanların
bedenleri, eylemleri ve sözleri aracılığıyla toplumun genel
eğiliminin belirlendiği kanallardan biri olarak ele alınabilir.
Yalnız burada halkın genel eğilimi oy sayımı yapmak gibi
matematiksel yöntemlerle belirlenmez. Genel kanının ne olduğuna
dair kişisel sezgimiz toplama ve çıkarma işlemlerinin yerini alır.
İnsanların karşılıklı etkileşiminden, paylaşılmış görüş ve sözlerin
bıraktığı izlerden, farklı insanların eylemlerinin birbirine
eklemlenmesiyle oluşmuş sosyal zincirlerden yola çıkarak halkın ne
istediğine dair bir yargıya varılır. İşte sağduyu herkesin
paylaştığı ve halkın genel eğiliminin ne olduğuna dair ortak
sezgimizden başka bir şey değildir. Tikhanovskaya, açıklanan resmî
sonuçlara itirazını dile getirdiğinde bu derin ve genel zekanın
muhakemesine seslenmektedir.
Belarus’ta yaşanan süreç, siyaset literatüründe bir süreden
beridir “melez rejimler”, “gayriliberal demokrasiler” veya “seçimli
otoriterlik” gibi başlıklar altında tartışılan meselelerin
örneklerinden sadece birini temsil ediyor. Söz konusu rejimler
demokratik mekanizmaları otoriter eğilimlerle bir arada
değerlendirebildikleri için bu şekilde adlandırılmaktadırlar. Bir
meşruiyet dayanağı olarak seçimlerin yönetilmesi bu rejimlerde
iktidar olan güçlerin en esaslı problemini oluşturur. Mesele sadece
seçim kazanmakla sınırlı değildir, seçim sürecinde ortaya çıkacak
belirsizlikleri yahut öngörülemezlikleri yönetmek de büyük bir önem
taşımaktadır. Basının ve internet gibi iletişim platformlarının
sıkı bir şekilde denetlenmesi, gerekli hukuki güvencelerin askıya
alınması, siyasi özgürlüklerin kısıtlanması ve muhtelif hak
gaspları bu süreci yönetmek için olmazsa olmaz vasıtalar arasında
yer alır. Böylelikle bir sonraki seçime kadar yaşanacak sürecin
oluşturacağı riskler belli bir düzeye kadar kontrol altına alınmış
olur.
Söz konusu otoriter rejimler ve seçim yönetimi arasında kurulan
bağlar bir vaka olmakla beraber, seçimin eldeki tüm meşru ve
gayrimeşru yöntemlerle kazanılmasına odaklanmış bir demokratik akıl
tutulmasının sadece bu rejimlerle sınırlı olduğu söylenemez.
Yerleşik ve köklü demokratik kurumların olduğu ülkelerde de seçim
kurumunun hızla bir inandırıcılık kaybına uğradığını ve bir
saygınlık erozyonu yaşadığını görüyoruz. ABD’nin bir önceki
başkanlık seçimlerinde Trump’ın yaptığı seçim hileleri, Rusya ile
anlaşarak rakibi için gerçekleştirdiği dezenformasyon çalışması,
onun azil edilmesi talebine kadar uzanacak bir meşruiyet
tartışmasının fitilini de ateşlemişti. Gelecek seçimlerde de daha
şimdiden Rusya ve Çin gibi ülkelerle ABD’deki adaylar arasında
olası işbirliklerinin, seçim manipülasyonlarının süreci
gölgelemesinden endişe edilmektedir. Daha şimdiden Trump veya Biden
gibi adayların “dış mahalleler” açısından ne türden etkilere yol
açacağı tartışılmaktadır.
Türkiye nispeten demokratik gelenekleri olan bir ülke olarak
kabul görmekle birlikte, bu tartışmanın özellikle otoriter
rejimlerle ilgili olan kutbuna daha yakın kabul ediliyor. AKP ve
MHP’nin oluşturduğu iktidar bloku sadece seçim öncesini ve seçim
anını yönetmekle kalmıyor, seçim sonrasında ortaya çıkan sonucu da
kendine göre yeniden düzenliyor. Kazanılmış seçimleri “terörle
mücadele” gerekçesiyle tanımıyor, seçilmiş adayların yerine kayyım
atamakta bir an olsun tereddüt göstermiyor. İktidarın seçim süreci
üzerindeki kontrolü mutlak olmasa da, sonucu belirleyecek derece
etkili bir denetim yapıldığı inkar edilemez. Bunu kazanılmış
İstanbul seçimlerinin tekrar ettirilmesinden, genel ve yerel seçim
sonuçları üzerine alınan YSK kararlarının iktidar lehine yarattığı
etkilerden yola çıkarak öngörebilmek mümkün. İçinden geçtiğimiz
günlerde demokratik aklın ortak karar alınabilmesi için
geliştirdiği siyasi yöntemlerin seçimlerden ibaret olmadığını
hatırlamakta yarar var. Elbette seçimlerin her türlü demokratik
siyasetin odağında olması anlaşılır. Ama seçimlerin dürüst ve özgür
bir şekilde yapılmasını mümkün kılacak siyasi sezgileri
geliştirmek, en az seçim kazanmak kadar önem taşıyor. Halkın
sağduyusuna ve ortak aklın gerçeklik algısına dayalı bir tartışma
yürütmenin zamanı geldi de geçiyor bile.