Sanat, hayat, karantina: 'Yaşadım mı? Hayır, ama sevdim'

Dünyaya inanmak, bir dünyaya sahip toplumlar olarak yaşamak istiyorsak hem hayatın salt hayata, hem de sanatın salt sanata indirgenmesine direnmeliyiz. Bunun yollarından biri, elimizdeki olanaklar alanını, izin verilen eyleme ve var olma biçimlerinin ötesinde başka biçimler aramaktan geçiyor; fakat, bazen de eğer olanaklılık alanı tamamen kuşatılmış ve müsait gözükmüyorsa yapmamayı da seçebiliriz, olabileceğimiz şey olmamayı seçebiliriz. Tahmin ediyorum bu sözler kulağa tedirgin edici geliyor çünkü dünyamız kendini, projesini, kariyerini vs. gerçekleştirme ideolojileriyle kuşatılmış vaziyette. Sorunlara, engellere tahammül yok, katlanmak istemiyoruz. Çabuk sonuçlar istiyoruz ve çözümlere ihtiyacımız var, olanakların hemen kendilerini kanıtlamalarını ve bize cevap vermelerini bekliyoruz.

Abone ol

Burak Delier

Bu yazıyı Gazete Duvar için kaleme alıyorum. Niyetim kısaca karantinada sanat kurumlarının sanatçı videoları bağlantılarını paylaşmalarını ve bu videoların deneyimini değerlendirmek. Yapabilirsem, bu pencereden yaklaşarak içinde bulunduğumuz olağanüstü durumda sanat eserlerinin durumunu ve hayatla ilişkimizi Giorgio Agamben'in "kutsal insan" araştırmalarından yola çıkarak tartışmak istiyorum.

YAZI, BİR OLANAK? 

Yazıyı, Türkiye için, yani neoliberal piyasa koşullarının ufak tefek kurumsallaşmışlık adalarıyla az da olsa dengelenebildiği başka bir ülke için değil, olağanlaşmış olağanüstü koşulların geçerli olduğu bir bağlam için yazıyorum. Bunun yanında, bir dijital platformda yarı-karantina koşullarında yazmaktayım. Yazı, yanındaki ya da arasındaki reklamlarla iki tweet arasında dikkat çekerse akıllı telefonlardan, tablet ya da laptoplardan okunacak. Her ne kadar Covid-19 bizi hakikate -geçirgen, moleküler ve global bir bedende yaşıyor oluşumuz hakikatine- yerleştirmiş olsa da, hakikat-sonrası çağının yankı odalarında duyulacak sesim.

Ödemelerimizi çevrimiçi olarak yapabileceğimiz müjdesini veren banka reklamlarının, virüse karşı tedaviler geliştiren umut tacirlerinin, her akşam yayınlanan dehşeti çekilmiş ölüm istatistiklerinin, politik, ekonomik yorumların ve Netflix, Amazon gibi dijital kültür endüstrisinin gürültüsü içinde dağılmış dikkatlere hitap edecek.

Bunları hatırlatmak ve kendim de hatırlamak zorundayım çünkü sözlerim ben bunu farkında olsam da olmasam da bu bağlamda duyulacak. Eğer günümüzün dijital gürültüsünde bir iletişim olanağı varsa bunun ancak bağlamı hatırlamakla, hatta o bağlamdan yazının kendisine biraz katarak gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Aşılama gibi düşünebiliriz bunu, yazıyı bu ortamda yaşasın, yaşabilsin diye aşılıyorum. Bunu yapmak için, yazıya biraz bu gürültüden katmalı; okuyucunun dikkatini uyarmak için twitter'da çok iyi çalıştığını tespit ettiğim kısa, sloganvari, yargı cümleleri kullanılmalı, paragraflar uzun olmamalı, bol sıfatlı, net, çarpıcı cümleler arka arkaya dizilmeli ya da eğer gürültüye karşı kürek çekmek ister de okuyucunun biraz aklını karıştırmak, ipin ucunu kaçırmasını ve cümlenin sonundan ya da ortasından geri dönüp tekrar bakmasını talep etme riskini göze alırsam uzatmalıyım cümleleri; noktalar, hatta virgüller dahi az kullanılmalı, cümledeki argüman giderek az duyulmaya başlamasına karşılık cümlenin sesi daha duyulur hale gelmeli; argümantasyonlar geliştirerek, karşı çıkılmaz neden-sonuç ilişkileri kurarak haklı çıkmak ve ikna etmek isteyen bir yazıdansa okuru daha yavaş bir ritme çağıran bir yazı ortaya çıkmalı. Bulunduğum zamana karşı kürek çekmeyi göze alırsam ikinci yolu seçmeliyim. Yazı bir mesaj iletmektense direngen bir enerji yumağı haline gelmeli. Mesajı içeriğinde değil biçiminde olmalı. Ama eğer mesajımı etkili bir biçimde iletmek istiyorsam birinci yolu seçmeliyim. Kısa, net cümleler, bol sıfatlı. Ama eğer yazıyı içinde ortaya çıkacağı dünyaya karşı aşılamaksa niyetim, bu şekilde bir olanağın peşindeysem, ki öyle, yazıyı arada bir okuyucuyu uyandıran darbelerle aşılamalıyım.

ACİL DURUMDA SANAT VİDEOSU

Covid-19 hastalığına karşı evde kal çağrılarının yapıldığı yarı-karantina durumunda birçok sanat kurumu sanatçı videolarını erişime açtı. Böylece sanat mekânlarına gitmeden videoları cep telefonlarından, televizyonlardan, tablet veya bilgisayar ekranlarından seyretmek mümkün hale geldi. Nispeten film özellikleri olan videolar -hikâyeli, ana karakteri ya da karakterleri olan ya da belgeselvari, bilgilendirici işler- görece çalışsa da, daha şiirsel olarak nitelendireceğim videoların seyredilmesine eşlik eden deneyim ortadan kaybolmuştu. Bu, hiç kuşkusuz, Walter Benjamin'in, artık sanat eleştirisi kanonunun temel makalesi haline gelmiş, Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebilir Olduğu Çağda Sanat Yapıtı denemesinde geliştirdiği aura kaybının ilk elden ve tekrar deneyimlenmesiydi. Bu "aura" kaybı, sanat işinin deneyimlenmesinde ona özel düzenlenmiş mekânın, bir nevi "doğal habitatının" ortadan kalkmasından kaynaklanıyordu. Mesele sadece teknik yeterliliğin sağlanamaması -ekran büyüklüğü, sesin kulaklıktan ya da televizyon hoparlöründen gelmesi vs.- değildi. Asıl olarak, sanat işine başkalarıyla beraber ama farklı şekillerde bakılmasını sağlayan kamusallık ve sanat mekânının kendine has ayinsel davranış biçimleri ortadan kalkmıştı. Sanat işi, bizim ona gitmemizi gerektiren uzak bir yerden, yakınımıza, hatta artık bedenimizin bir uzantısı olan teknolojik protezlere yerleşmiş; her an elimizin altında hazır ve nazır, bizim "çal/play" tuşuna basarak onları etkinleştirmemizi bekleyen bir data kümesine dönüşmüştü. Karşılaştığımız şey ona sembolik anlamını veren koruyucu derisinden/kürkünden soyulmuş salt bir görüntü idi. Kalbi, ciğerleri, bağırsakları görebiliyorduk; kalbi atıyordu, kanı dolaşıyordu, en temel yaşam işaretleri vardı ama bir biçim, bir sanat/hayat biçimi haline gelemiyordu. Yine de, moleküler düzeyde makinesel bir data yabancılığı ile değil; bir görüntü ile, ama ona sembolik değerini veren ortamından koparılmış bir görüntü ile karşı karşıyaydık. Sanat videosu, en yüksek potansiyele sahip salt yaşamdan (sinyal) bir üstte (görüntü) ama henüz sembolik bir fazlaya sahip olmayan arada bir düzeye sıkışmıştı. Sanat, salt bir görme işlemine dönüşmüştü. İşin ilginç tarafı, bu şekilde, bizim evde kalarak hayatta kalmaya odaklanmış tekno-bedenimizin bir parçası haline gelmişti. Onunla aynı kırılganlık düzeyine, handiyse indirgenmiş bir temas mıntıkasına yerleşmiştik. Zaten olağanlaşmış bir olağanüstü halde haklarından soyulmuş kırılgan hayatlar yaşarken "kendi OHAL'ini ilan etme"ye çağrılan bizler sanat mekânından çıkarak hayatta kalmak isteyen ama bir hayata sahip olup olmadığı şüpheli sanat videosu ile karşılaşmıştık.

AGAMBEN'İN UYARISI

Benjamin'in bir okuyucusu ve yorumlayıcısı olan Agamben'in "cinayet sayılmaksızın öldürülebilir olan ama kurban edilemeyen kutsal insan" kavramını merkezine alan ve son kırk sene içinde artık büyük bir külliyat haline gelmiş çalışmasına göre hayat, biçiminden bağımsız düşünülemez. (1) Bir yerlerde soyut, indirgenmiş salt hayat (zoe) ve ona biçim verilerek ortaya çıkan bir hayat (bios) söz konusu değildir. Agamben, hukukun, bilimin, ekonominin ve kapitalist üretim ve yeniden-üretimin temelinde yatan, hayat (insan, hayvan, doğa, kayalar, gezegen, atmosfer diye genişletilebilir) ve haklarının/kültürünün bağını kopartan ve bu şekilde hayatın çıplak/biyolojik hayata indirgenebilmesine cevaz veren bu ayrımı ortadan kaldırmadığımız sürece, uygarlığımızın sürekli bir olağanüstü/istisna hal tehdidi altında bulunduğunu iddia eder. Toplama kampını günümüz toplumlarının nomos'u -kök imgesi de denilebilir- olarak niteleyen Agamben, hakları tanınmayan, salt hayatta kalmaktan ibaret olan bir hayatın değerini ve anlamını sorgular. Kamp imgesinin bir tarafında ölüme teslim olmuş ama hâlâ nefes alan dolayısıyla biyolojik olarak hayatta sayılan Muselmann'lar1 varsa, diğer tarafında anayasal hakları askıya alma yetkisine sahip egemen (Führer) figürü vardır. Kamp da egemen de yasanın dışındadır. Kutsal insan kavramı, Avrupa uygarlığının temelinde yatan ve soykırımları mümkün kılan, birbirine tezat ve çelişkili bu iki yasadışılığı imler. Agamben, kamp imgesinin günümüz toplumlarının nomos'u olduğunu söylerken, bugün evlerimiz, okullarımız, ofisler, fabrikalar, tarlalar, hastaneler, laboratuarlar hâlihazırda toplama kamplarıdır demez. Kamp, her an her yerde ortaya çıkmaya hazır bir olasılıktır. Bugün değilse yarın, şurada değilse orada. Bugün virüs krizinin, zaten orada olan ve kamp imgesinde kökünü bulan gerçeklikleri daha görünür kıldığını söylemek mümkün: Mülteciler krizi bağlamında Akdeniz, işçi cinayetleri bağlamında inşaatlar, fabrikalar, mevsimlik işçiler için yollar ve tarlalar gibi.

Agamben, geçtiğimiz günlerinde, Covid-19'la mücadelede dehşet verici sahnelerin yaşandığı İtalya'dan yazdığı "insanlık ve barbarlık arasındaki eşiğin aşıldığını" iddia ettiği kısa yazıda düşüncelerini son derece yalın bir şekilde ortaya koydu. "Riskin açıkça belirlenememesinden dolayı" insanların bir başına ölmesine ve ölülerin cenaze törenleri gerçekleştirilmeksizin yakılmasına, hareket özgürlüğünün, dolayısıyla arkadaşlık ve aşk ilişkilerinin askıya alınmasına razı olunmasına, geçmişte cüzamlıları kucaklamış olan kilisenin bugün "en asli ilkelerini ret ederek bilimin hizmetçisi" haline geldiğini ve mevcut durumda anayasanın ve güçler ayrımının ortadan kalktığı "başbakanın ve sivil savunma başkanının sözlerinin doğrudan kanun hükmüne sahip olduğu" bu durumun ne kadar geçici/istisnai olduğundan emin olmadığını belirtti. (2) Agamben'in virüsün gerçekliğini kavrayamadığı rahatlıkla söylenebilir ya da fiziksel mesafe almanın bugün sevdiklerimize ve topluma özen göstermek anlamına geldiğine vurgu yapılabilir; fakat, bir hayat biçiminin bedenleştiği ritüellerden bu kadar kolay feragat edilmesine karşı isyanının haksız olduğu ya da karantina sonrasında da devam etme olasılığı yüksek olan istisna halinin gerçekliğini ve bunun muhtemel sonuçlarını anlamadığı iddia edilemez. Agamben'in isyanı iyi duyulmalı. Hayat biçimimize, kültürümüze, değerlerimize ne kadar bağlıyız? Agamben'in şüpheleri var. Bugüne kadar cenaze törenleri ya da dostluk ve aşk ritüelleri sadece yapılabilir oldukları için mi yapılıyordu? Papa'nın dün cüzamlıya kucak açarken bugün Covid-19 hastalığına yakalanmış olanlara uzak durmasının sebebi nedir? Papa bu deneyimden sonra itikadını sorgulayacak mı? Agamben bu ritüellerin ve davranış biçimlerinin ötesindeki referans noktalarının (aşk, dostluk, inanç ve hukuk; dolayısıyla dayanışma ve bir toplum olmak) yani, sembolik anlamın hayatta kalmaya feda edilebilir olmasının tehlikesine işaret ediyor. Meğerse bu ritüeller gerçekleştirilebildiklerinde içi boş ezberler olarak gerçekleştiriliyormuş. Bir olanaklılık dahilinde oldukları, izin verildikleri ya da biyolojik hayatımız için bir tehlike oluşturmadıkları için gerçekleştirilebiliyorlarmış. Karşımıza bir tehlike çıktığında onlardan kolaylıkla vazgeçiyormuşuz. Mesele şu ki, artık onlara kimse inanmıyormuş. İnandığımız tek şey biyolojik bedenimizin sürekliliğini sağlamakmış. Kanımca, Agamben'e sembolik anlamların hâlâ orada durduğunu, sadece ritüellerin değiştiğini söylemek yeterli değil, çünkü ortada ne yeni değerler, ne yeni hayat, ne de bu hayatın yeni ritüelleri var. Aksine -belki 1980'lerden, belki İkinci Dünya Savaşı'ndan, belki çok daha önceden bu yana- ölmekte olan fakat bir türlü ölemeyen bir canlı-ölülük biçiminin sürekli geri dönüşüne tutulmuş gibiyiz. Tarihten beslenen filozof bir uyarı yapıyor, uyarısını duyalım, öteki türlüsü durumun kötücül potansiyellerine gözümüzü kapatmak olur.

'YAŞADIM MI? HAYIR, AMA SEVDİM' 

Agamben'in isyanını, Gilles Deleuze'ün sinema kitaplarının ikinci cildinde ortaya koyduğu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra insanlarda bir şeylerin değiştiğine vurgu yaparak, "modern hakikatin bizim artık bu dünyaya inanmadığımız" olduğu yolundaki düşüncesi ile beraber ele almalıyız. (3) Her ne kadar Deleuze bir beden filozofu olsa ve "bu dünya" derken kast ettiği başka bir dünya değil bu haliyle bu dünya olsa da, o da modern insanların başlarına gelen şeyleri (ölüm, aşk) sanki farkına varmıyorlarmış gibi yaşadıklarına, dünyasını kaybetmiş özneler haline geldiklerine vurgu yapar. Agamben'in hayatın ve ölülerin hakkını savunacak öznelere çağrı yapmasına karşılık, Deleuze sinemanın, başka uzam-zamansal dünyalar üreterek bu dünyaya olan inancımızı yeniden sağlayacak nedenleri/aklı (reason) bize sunabileceğini iddia eder. Evet, birbirinden oldukça farklı iki filozof ve iki farklı tedavi önerisi ama ikisinin de salt yaşanabilir olduğu için yaşanan hayatla bir derdi var.

Dünyaya inanmak, bir dünyaya sahip toplumlar olarak yaşamak istiyorsak hem hayatın salt hayata, hem de sanatın salt sanata indirgenmesine direnmeliyiz. Bunun yollarından biri, elimizdeki olanaklar alanını, izin verilen eyleme ve var olma biçimlerinin ötesinde başka biçimler aramaktan geçiyor; fakat, bazen de eğer olanaklılık alanı tamamen kuşatılmış ve müsait gözükmüyorsa yapmamayı da seçebiliriz, olabileceğimiz şey olmamayı seçebiliriz. Tahmin ediyorum bu sözler kulağa tedirgin edici geliyor çünkü dünyamız kendini, projesini, kariyerini vs. gerçekleştirme ideolojileriyle kuşatılmış vaziyette. Sorunlara, engellere tahammül yok, katlanmak istemiyoruz. Çabuk sonuçlar istiyoruz ve çözümlere ihtiyacımız var, olanakların hemen kendilerini kanıtlamalarını ve bize cevap vermelerini bekliyoruz. Neoliberal güvencesizleştirme politikalarıyla iyice altı oyulmuş gücümüz, bir taraftan da bu kendini gerçekleştirme, başarma, görünür, duyulur olma aciliyetinin baskısı ile iyice zayıflıyor. Başımıza gelen şeyi mümkünse geçiştirmeye çalışıyor ya da bizi ilgilendirmiyormuş gibi hareket ediyor, önündeki olaya kapalı, anlık ve çoğu zaman fırsatçı tepkiler veren zombilere dönüşüyoruz. Deleuze, dünyaya inanma meselesini ele aldığı sayfalarda Carl Dreyer'in son filmi Gertrud'a değiniyor. Hayatında her şeyden çok aşka değer veren Gertrud hayatına girmiş dört erkekten de aşka yeterince önem vermedikleri için ayrılmış ve yalnız bir hayat sürmeye karar vermiştir. Elbette, bu karar, yalnız ölme riskini göze almayı da içeriyor. Deleuze, Gertrud'un formülünü onun sözleriyle şöyle açıklıyor: "Genç oldum mu? Hayır, ama sevdim. Güzel oldum mu? Hayır, ama sevdim. Yaşadım mı? Hayır, ama sevdim."

Dipnotlar:

  1. Bkz.: Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat Çev.:İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013.
  2. Muselmann Almanca Müslüman anlamına geliyor. Nazi toplama kamplarında kendini açlığa mahkum etmiş, etrafına tepkisiz ve apatik durumda kendi ölümünü bekleyen tutsaklar için kullanılıyor. Müslüman'ın "Müslim"in çoğulu ve kökünün "slm" olduğunu, "selam", "teslim", "direnmeme", "İslam" kelimeleriyle aynı aileden geldiğini belirtelim.
  3. Agamben soruları ve ilişkili tartışmalar için bkz.