Salgın hikâyeleri

Pandemi servisi sorumlusu doktor servisini yönetmekten alıkonup kendisine özür videoları yaptırılır, bu arada devlet büyüklerine seslenmek üzere rektörlük açıklaması hazırlamakla uğraşılırken virüs yalnız kenar semtlerin kendi haline bırakılmış köşebaşlarında değil, şehrin en işlek meydanlarında da dolaşıyor, yüksek güvenlikli sitelere girip çıkıyor, korumaların muhafızların güvenliklerin asla kendini yeterince güvende hissettiremediği türlü iktidar sahibinin dibine sokuluyor, ciğerini kemiriyor, yüzlerce işçinin birarada çalıştığı fabrikalarıysa kasıp kavuruyordu.

Ümit Kıvanç yazar@gazeteduvar.com.tr

Doktor belli ki telaşlanmıştı. Söyledikleri ciddîydi. İtalya salgına birden fena yakalanmış, buna karşılık bizde devleti yönetenler, “Biz buna hazırlandık,” demişler, ancak virüs kapanların ve ölenlerin sayısı yine de İtalya’yı aşmıştı. Pandemi Servisi Sorumlu Hekiminin bizi uyarmak için video yayımlamasının sebebi buydu. Hekim, “Türkiye hâlâ bu işin ciddiyetinde değil,” diye konuşuyordu. “Ciddiye almazsak bu iş çığrından çıkacak ve bin rakamlı ölümlere ulaşacağız.” Bu acil uyarıyı yapıyordu, çünkü “günlük ortalama yüz vaka başvuruyor”du. Doktora göre, ilk on günlük vakaların çoğunda 18-45 yaş aralığındaki hastalar sözkonusuydu ve hastalık hafif seyrediyordu, ancak artık 65 yaş üstü ve kronik hastalıkları olan insanlar giderek artan oranda virüs kapmaya başlamıştı, bu, “ağır seyredecek vakalar” demekti. Yoğun bakım kapasiteleri ihtiyacı karşılayamaz hale düşecek, “desteğe rağmen ölümle sonuçlanacak” vakalar artacaktı.

Doğrudan salgın hastalık uzmanı bir hekimin uyarısını işitmek beni telaşlandırmadı. Aksine, hekimlerin vaziyetin farkında olduğunu, yetkilileri uyarmaya çalıştıklarını görmüş olmak içimi rahatlattı azıcık. Uyarılar, gereken dozda olmasa da mutlaka etki yapar, birşeyler daha ciddîye alınırdı herhalde.

Ertesi gün birşeylerin sahiden ciddîye alındığını gördük. Aynı hekim bir video daha yayımladı. Bu defa, “Eğer yaptığım açıklamalar paniğe neden olduysa,” diyordu, “devlet büyüklerimden ve halkımdan özür dilerim.” Önceki videoda söyledikleri yanlış mıydı? Hayır, böyle demiyordu.

Özürse, tabiî önce devlet büyüklerine, sonra “halkıma” sunuluyordu ki, bu topraklarda bunu garipseyecek kişi oranı % 0,05 civarı, devlet büyüklerinin yanında halktan da özür dilenmiş oluşuna hayret edeceklerin oranı % 89,9 falandır. Uzmanlık alanına dair açıklama yapmış hekime, yüreğine devlet korkusu salınarak ertesi gün şifa niyetine lafının yutturulması ise, korona günlerinin sevimli geleneği olmaya aday.

Hekimin görev yaptığı üniversiteyi yöneten rektör, iktidar partisinin eski milletvekiliydi. İktidarı kızdıracak hekim videosu komplikasyonlar yaratabilirdi. Doktorun ilk videosunu yayımladığı gün Rektör Hanım makamına gelirken acaba “Efendim, gördünüz mü!” diye yolunu kesenler mi oldu, yoksa basamakları veya koridoru ayak sesleriyle inletirken telefondaki telaşlı insana, “Tamam tamam,” deyip baş salladı ve o esnada önünden geçtiği koridor sâkinlerinden o günlük ufak bir baş selamını da mı esirgedi? Ya da odasına girerken sekreteri telaşla, “Hemen arayayım mı?” diye sordu da o, “Derhal gelsin,” cevabını mı verdi?

Az sonra odasına topladığı ekibin tecrübeli elemanı, “Efendim, geç kalmayalım,” diye bozdu sessizliği muhtemelen. Açıklama yapılıp yapılmayacağının tartışılacak tarafı yoktu. Zaten az önce arayan, çıtlatmıştı beyefendiyle her gün görüşen ast beyefendinin “açıklama yapılması isabetli olur” sözünü.

Veya artık bunların hiçbirine gerek yoktu, kaza halinde nasıl hareket edileceğini herkes zaten öğrenmişi. Rektör hanım doğrudan, açıklamayı kaleme almasını buyuracağı kişiyi aradı, “Maille hemen bana, şunu şunu da CC’le, yarım saat sonra odamda olun,” dedi. Açıklama hazırlandığında herkes derin nefes aldı, görevini yapan insanların iç huzuruyla… hayır, görevde gecikmiş ya da görevi hakkıyla yapamamış ya da bizzat bu görevi mecburi kılan hadiseye meydan vermiş olmanın huzursuzluğu, tedirginliği ve, haydi, en azından kendilerine itiraf ediyorlardır, korkusuyla, odalarına dağıldılar. Bazıları, “durum İtalya’dan fena” videosunu izlemiş olduklarına dair sanal izlerini yok edebilmek için internet tarayıcılarının depoladığı verileri nasıl sileceklerini bilenlere sormaya başladılar.

Rektörlükten yapılan açıklamayla, tabiî bermûtat, pandemi servisinden sorumlu hekimin pandemi konusundaki sözlerinin “yanlış anlaşıldığı” bize bildirildi. “İtalya ya da başka ülkelerde yaşanan ölümlerin Türkiye ile karşılaştırılması doğru değil”di (vurgu benim -ük). Niye? Eski iktidar milletvekili rektör ve üniversite yönetimi bunu bize izah etme gereği duymuyorlardı. Acaba sebep “biz bize benzeriz”den ibaret miydi? Ya da Türk’ten başka dostumuzun olmayışıyla mı ilgiliydi mevzu? Dünyanın istisnasız bütün ülkeleri benzer süreçleri benzer eğrilerle izlenebilir halde yaşıyor ve bütün bilgilerini paylaşıyor ve her yerdeki gidişatı gün boyu başka yerlerdekiyle karşılaştırıyorken, biz niye “İtalya ve başka ülkeler”le karşılaştırılamıyorduk? Her zamanki yersel göksel üstünlüğümüz ve aşkın özelliklerimiz nedeniyleyse sıkıntı yok, ezberimiz tam, içimiz rahat olabilir. Fakat acaba bu defa başka sebepler de mi vardı, başkalarıyla karşılaştırılmamızı baştan yanlış kılan? Yoksa Rusya ile, Macaristan veyahut Polonya ile de mi karşılaştırılamayacaktık? Şansa, bize Trump ABD’si de düşmüş olabilirdi; olamaz mıydı?

Açıklamasında rektörlük, “sözleri yanlış anlaşılan” hekimi bütünüyle gözden çıkarmadığını belli etmiş ya da “devlet büyüklerine” onu harcamamaları için ricacı olmuş, bilemiyoruz, artık her ne sebepleyse, uyarı videosu yapan hekimin hakkını teslim etmişti: “başta o olmak üzere klinikte çalışan ekip yoğun stres ve gayret içinde fedakârlık yapıyor”du. Belirtmeye özen gösteriyorlardı. Ancak “vatandaşlarımızı uyarmak amacıyla” harekete geçen hekim, “kaygı ve korkusunu farklı bir üslupla” aktarmış, bu yüzden, işte, “yanlış anlaşılmış”tı ve, daha önemlisi, rektörlük, “kendisinin de üzgün olduğunu buradan paylaşmak istiyor”du.

Bütün bunlardan sonra beyefendi herhalde artık, “Çarparım fedakârlığına!” diye yeri göğü inletmez, şeytan tarafından yoldan çıkarılarak Türkiye’yi İtalya ve başka ülkelerle kıyaslamaya kalkmış tıp adamını, KHK’lılar gibi, inşaat işçiliği veya sebze halinde hamallığa sürmez, hele boynunu hiç vurdurmazdı. Rektörlüğün somut olaya dair açıklaması elbette somut olaya dair açıklama olmanın ötesinde, açık bir bağlılık bildirimiydi: “Dediğinizden asla çıkmıyoruz, bir kaza oldu, affedin,” diye seslenilmişti devlet büyüklerine. Onların da ufacık ve yegâne arzusu bu değil miydi?

Hekim odaya girip, asla yüzüne bakmayan, fakat yere diktikleri bakışlarıyla bile kendisine dehşet salan devlet büyüklerine doğru bir-iki adım atabilmiş, önüne çekilen manevî jiletli tel daha fazla ilerlemesine imkân vermemiş, hekim odanın ortasında öylece kalmıştı. Koridordaki saatin derinden gelen tiktakları arasında, aralanmış jaluzinin yere dizdiği ışıktan çubukların intizamını bozmamaya özen göstererek usulca kıpırdanıyor, içindeki gerilimi kâh topuklarına kâh ayak uçlarına yayarak seyreltmeye uğraşıyordu. Bakışlarını o anda kendisine yardım edebilecek tek kişiye, rektör hanıma çeviriyor, karşılık alamayıp tekrar ayak uçlarına dönüyor, kendi ayak uçlarına baktıkça minik bir virüse dönüşüyor, odanın bir yanındaki devlet büyüklerimizden öbür yandaki rektör hanıma uzanırken ayakkabılarını teğet geçen ışıktan çubukların arasından süzülüp, buradan uzaklara, sadece doktor ve hemşirelerin hastalara bakmak için koşuştuğu başka âlemlere geçebilmeyi hayal ediyordu. Ancak rektör hanımdan beklediği işareti alamadığında, içerdikleri başka âleme geçme vaadi kaybolan ışık çubuklarının parıltısı sönüyor, geri çekiliyorlar, koyu gölgelerin aralarına çektiği karanlık şeritlerden tekinsiz bir parmaklık meydana geliyordu. Doktor, hapsedildiği bu protokol hücresinden kendi başına çıkamayacağını, rüyadaki gibi, ne kadar çırpınsa ancak pek yavaş hareket edebileceğini ve mesafe kat edemeyeceğini hissediyordu. Üstelik, kollarını bacaklarını -eldivensiz- tutan görünmez eller, onu salıvermek için bu sabaha kadar bilmediği şartlar koşmuşlardı. Tek şart, aslında. Doktorun bakışları artık sessiz feryatları andırıyordu.

Rektörün bakışlarıysa devlet büyüklerimizin en büyüğüne dikiliydi. Yeryüzünün en verimli virüs yakalayıcı sistemlerini yaya bırakabilecek kadar tesirli tarayıcı kapasiteye sahipti şu anda bu bakışlar. Âşık olduğu insanın en minik ruhsal gelgitlerini dahi kaçırmamak için var gücüyle seferberliğe kalkışmış insan bünyesindeki algılayıcıların hassasiyetine sahiptiler. Anası göstermese de, ilk avına çıktığında ceylanların nerede yavruladığını zaten bulabilecek aslanın avcı önsezisine sahiptiler. Yükselmenin bu önseziyi uygun bilgi birikimi ve ilişkilerle geliştirmeye bağlı olduğunu, tıpkı bu aslan gibi, öğrenmeye ihtiyaç duymaksızın bilenlerin içselleştirebildiği tecrübenin varlığını o bakışlardan okuyabilirdiniz. Bu tecrübe, onu paylaşanların bakışlarına öyle bir ışık kaynağıdır ki, bu ışık ancak sahiplerinin yolunu aydınlatır; etraftakiler ondan yararlanarak herhangi bir şeyi daha net, daha açık göremezler. Aksine, yükselen yöneticinin ışığı başkalarının görüşünü bozmaya ayarlıdır.

Nihayet rektör hanım, devlet büyüklerimizin kibirle, tahakküm tutkusu ve eziyet edebilme keyfiyle, ayrıcalığın yarattığı tatmin duygusuyla dolu yaşantılarında kendileri için pek küçük, ama karşılarındaki için büyük bir hadiseye yer açabilecek kıvama geldiklerini sezer ve hekimin beklediği işareti verir.

Böyle durumda hekimin söze “efendim” diye başlaması beklenir. “Sayın” bakanımız, müdürümüz, artık her kimse, onu müteakiben şüphesiz sıra “sayın rektörümüz”e de gelir, tâbiyet bildirilecek olana özür, vesileyi ve fırsatı mümkün kılana teşekkürle, hekimin aforoz edilmeyecek, küreğe mahkûm edilmeyecek, hücreye atılmayacak olduğu tescil edilir.

Zannederim bu âyinlerin tâ tepelerde bir tutkunu var. Haber ona gittiğinde tebessümü bile çok görecek olan.

Doktor aşağı iner. Çalıştığı hasta katına. Âyin ikinci katta yapıldı, doktorun servisi de dokuzuncu kattaysa söyleyeceğimiz söz değişmez: Doktor aşağı iner. Özür dilemek için bile olsa girmesine izin verilen mekân hep yukarıdadır. İkinci katın dokuzuncu kattan aşağıda olduğunu söylemek, korkarım özürle de giderilemeyecek sıkıntı yaratır.

Pandemi servisi sorumlusu doktor servisini yönetmekten alıkonup kendisine özür videoları yaptırılır, bu arada devlet büyüklerine seslenmek üzere rektörlük açıklaması hazırlamakla uğraşılırken virüs yalnız kenar semtlerin kendi haline bırakılmış köşebaşlarında değil, şehrin en işlek meydanlarında da dolaşıyor, yüksek güvenlikli sitelere girip çıkıyor, korumaların muhafızların güvenliklerin asla kendini yeterince güvende hissettiremediği türlü iktidar sahibinin dibine sokuluyor, ciğerini kemiriyor, yüzlerce işçinin birarada çalıştığı fabrikalarıysa kasıp kavuruyordu.

Rektör Hanım eve dönerken televizyonun radyo kanalından açıklamaya dair haberi dinledi. İçi yine de tam rahatlamadı. Hekimi savunur gibi olmuştu. Çok kızmışlar mıdır?

Doktor, virüsle mücadeleye dair video çekip yayımlamayı planlıyordu. Bir bilgisayarına baktı, bir pencereden dışarı… vazgeçti. Elindeki eldiveni masanın üstüne fırlattı, bedenini koltuğa bıraktı. Kendini yüksekçe yerden atar gibi. Rüyadaki gibi yavaşça düşmedi. Ofis koltuğu yüksek sesle, sert sert gıcırdadı. Doktor derin soluk aldı, verirken püfledi. Elinin ayasıyla alnına vurdu. Çıkan şap sesinin zavallılığı onu öfkelendirdi. Elini çekecekken tekrar alnına koydu. Bu defa yavaşça. Ateşi mi yükselmişti?

Tüm yazılarını göster