Salgın devrinde kitaplarla gezmek: Gezenti

Alp Aslan’ın yeni kitabı “Gezenti” Propaganda Yayınları tarafından okurla buluştu. Okuru dünyanın dört bir yanına götüren bu öyküler, Amazonlarda dil bilmeden arkadaş edinmeyi, Moğolistan’da Göktürk Yazıtlarının izini nasıl takip edeceğimizi anlatırken yalnızca dünyanın ücra köşelerini değil, dünyanın dört bir yanındaki insanları da anlatıyor.

Abone ol

Can Başkent

Gezenti’de anlatılan sadece insan öyküleri, sosyal-antropolojik örneklemler ya da insan coğrafyası değil. Tüm bu “maceraların” ardında bir ruh var. Alp Aslanbunu anlatmaya çalışıyor. Amazonların derinliğine, Orta Asya’nın göbeğine ya da Güney Asya’nın adalarına insanı çeken bir ruh...

Gökyüzünde leylek görenlerimiz için bu günler daha da zor. Tek çaremiz, gezi kitaplarıyla kendimizi dizginlemek belki de... Çünkü salgın günlerinde kitaplarla gezintiye çıkmak pekâlâ mümkün.

Alp Aslan’ın yeni çıkan kitabı Gezenti, çoğumuzun alışık olmadığı türden bir gezi güncesi. Gezenti’yi ilgi çekici yapan, gezginin nerelere gittiğiyle beraber nasıl gittiğinin ve neler yaşadığının da istisnai olması… Gezenti bu konuda dolu dolu.

Gezenti - Bir Anarşistin Yol Anıları, Alp Aslan, Propaganda Yayınları.

NEW YORK’TAN KAMBOÇYAYA, ERİVAN’DAN PATAGONYA’YA…

New York’tan Kamboçya’ya, Guyana’dan Moğolistan’a, Erivan’dan Patagonya’ya, Afrika hariç neredeyse her kıta anlatılıyor kitapta. İlk görünüşte etkileyici bir liste değil mi? Hayır, aslında değil. Çünkü Alp Aslan, şurada burada aşina olduğumuz yuppy’lerin aksine skor tutmuyor. Ayak bastığı ülkelerin havasını atmıyor, kazanımlarını toplumsallaştırmaya çalışıyor. Bunu da sürdürülebilir bir şekilde yapıyor. Bunu yaparken anlattıkları da, halk öyküleri oluyor. Örneğin, bir anarşist icadı olan langırt hikayeleriyle bizi Berlin’den Barselona’ya götürüyor. Mate tarifleriyle bizi Güney Amerika’nın derinlerinde terletiyor. Şaman festivallerin izini Doğu Avrupa’da kadar sürüyor. Züppe lokantaları, şaşalı müzeleri değil -ki bunlara dair bilgilere ulaşmak artık çok kolay- halkları, insanları, bireyleri anlatıyor, dünyanın dört bir yanından. Bunu da yer yer ironik, yer yer mizahi bir dille yapıyor.

Örneğin, La Paz’dan Peru’ya geçerken neler olabileceğini anlatıyor Alp Aslan:

“La Paz’dan otobüsle Peru sınırına varıyoruz. Peru sınırı akşam sekizde kapanıyormuş, sabah açılıyormuş. Dolayısıyla bizden sonra otobüs olmamasından mütevellit millet sınıra yığılmış, birbirini çiğniyor. Bolivya çıkışından itişe kakışa geçip giriş için beklemeye başlıyoruz. Ve tam tahmin ettiğim gibi, sıra bana gelince sınır polisi pasaportumu açar açmaz, düşünceli bir şekilde önündeki Nuh Nebi’den kalma bilgisayardan bir şeyleri okumaya başlıyor. On dakika sonra da vizemin olmadığı gerçeğini yüzüme vuruyor. “Doğru” diyorum sakince, “zira vizeler üç yıl önce kalktı.” Yine bilgisayarda bir şeyler araştırıyor, düşünceli bir biçimde inceliyor ve nihayetinde beni yanına çağırıyor. Önünde bir tane word dokümanı açık ve orada bize vize uygulaması olduğu yazıyor. “Bu güncel değil diyorum,” istifimi bozmadan. “Uygulamanın kalktığını bilmesem böyle gelir miydim?” diyerek, güncel bilgiye nasıl erişebileceğini soruyorum. İçeri gidiyor, geliyor, gidiyor ve gelip bilgisayarda bir yerlere bakıyor yine, yirmi dakika kadar sonra girişi basıyor.”

İKTİDAR SAHİBİ SINIR POLİSLERİYLE NASIL BAŞ EDİLİR?

Yazar bunu anlatıyor, çünkü sınır polislerinden çok çekmiş. Hangimiz çekmedi ki zaten! Ama bunu anlatırken, iktidar sahibi sınır polisleriyle nasıl baş edilmesi gerektiğini de anlatıyor inceden. Çünkü bu, Türkiye pasaportu olan çoğu gezginin ya başına gelmiştir ya da gelecektir.

Alp Aslan ile benim de kısa bir gezentiliğim olmuştu. On yedi sene önce [1]. Dönemin başat ekolojik aktivist kampına gitmiştik. Gezimiz matraktı, eğlenceliydi. Ukrayna taşrasına ulaşmak için sırasıyla Karadeniz’i aşan bir gemi yolculuğu, sonra otobüs, sonra tren, sonra uçak, sonra da otomobil yolculuğu yapmıştık. İstanbul’dan kamp yerine ulaşmak için kullanmadığımız araç kalmamıştı. Azeri mafyasıyla içli dışlı olmaktan tutun da yarım gün rötarlı gemiyle günlerce Karadeniz’de seyretmeye kadar türlü türlü maceralar yaşamıştık. Hoş, bu sadece “yol” öyküsüydü, zira kampa varınca -o zamanlar gençlik cep telefonu esiri değildi zira-, meselenin politik boyutuna da adapte olmuştuk. Yaşayarak, örnekleyerek siyaseti şiar edindiğimiz için, elimizden gelen her türlü yöntemle aktivist kampa katkıda bulunmuştuk. Kampın en güzel yemeğini yaptığımızı da yıllar sonra dahi yoldaşlardan duymuştuk, kulakları çınlasın. Gezenti, o günlerden beri yazılan, o günlerden beri biriktirilen bir kitaptı.

Kitabın tek eksiği var. Alp Aslan güzel fotoğraf çekemiyor! Kitaba dahil edilmiş birkaç resim, her ne kadar ilgi çekici olsa da, gösterdiklerinden ziyade göstermediklerini çağrıştırıyor. Tadını insanın damağında bırakıyor.

Gezenti’de anlatılan sadece insan öyküleri, sosyal-antropolojik örneklemler ya da insan coğrafyası değil. Tüm bu “maceraların” ardında bir ruh var. Alp Aslan bunu anlatmaya çalışıyor. Amazonların derinliğine, Orta Asya’nın göbeğine ya da Güney Asya’nın adalarına insanı çeken bir ruh... Sokakları arşınlamanın, bir hafta sonra nerede ne yapacağını bilmemenin ruhu. Bu ruh, en son 68’lerde Paris’te ya da Berkeley’de kalmıştı. Alp Aslan bize bu ruhu tekrar anımsatıyor, bu ruhu tekrar anımsamamızın aslında ne kolay ama bir o kadar da zor olduğunu gösteriyor.

KAYNAKLAR

  1. Ekotopya 2003, CB, Batur Özdinç’e Verilen Röportaj, Yeni Harman, 2003.