SABO eşliğinde zamanda yolculuk: 'Time Machine'

SABO’nun “Time Machine” sergisi Versus Art Project'te ziyaretçilerle buluşuyor. "Bütün sergide bir kimliksiz mekân, bir dünya var" diyen sanatçıyla sergiyi konuştuk.

Abone ol

DUVAR - Versus Art Project, 3 Haziran - 17 Temmuz tarihleri arasında SABO’nun “Time Machine” sergisine ev sahipliği yapıyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek kurgusunda temellenen sergi, sanatçının figürleri üzerinden zamanda bir yolculuğun kapılarını aralıyor. Sanatçının alışık olduğumuz fantastik ve kurgusal dünyası, Versus Art Project’teki ikinci kişisel sergisi “Time Machine”de de bizi selamlıyor. SABO’nun eskiz defterleri ve desenlerinin kendi içindeki yolculuğu, serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Sergi kapsamında zaman ve mekânın aurasıyla kendi yaşamından parçaları kullanarak kurgusal bir döngü yaratan sanatçının hayal gücü zamanın ironisini hatırlatıyor.

Zaman nedir, neye benzer? Zamanın resmini çizebilir miyiz? Bu sorulara verilebilecek net bir cevap yok elbette. Mitolojiler, eski çağ filozofları zamanın sırrına vakıf olabilmek için düşünmüşler, kendilerince açıklamalar getirmişler. Geçirdiğimiz pandemi günleri ile beraber zaman kavramı herkes için aynı gibi görünse de kimisi için yavaş kimisi için hızlı aktı. Kişisel dünyamda da benzer sorular ve zorlantılar içinde olduğum bir dönemde SABO’nun “Time Machine” sergisi imdadıma yetişti. Sergiyi birlikte gezme olanağına sahip olduğum için oldukça şanslı hissediyorum.

SABO’nun bahsini ettiği akışkan, iç içe geçmiş zamanın ironisi neydi? Doyurucu, dönüştürücü ve onarıcı etkisi ile desenler, figürler, resimler arasında zamanda yolculuğa hazırsanız başlayalım.

Time Machine'in hazırlık sürecinden bahseder misiniz? Bu fikir nasıl ortaya çıktı ve gelişti?

2019 yılı Ocak ayında ilk sergim olan Paracetamol sergisini açtım. O sergiyle Versus Art Project ile çalışmaya başladık, sanatçılarından biriyim. Paracetamol sergisinde de zaman kavramı vardı. Biraz daha benim kişisel olarak geçmişe döndüğüm, geçmişten etkilendiğim, aklıma gelen olumlu ya da olumsuz birtakım anıların, hikâyelerin üzerinde yoğunlukla çalıştığım bir süreç oldu. Orada yaptığım işlerin içerisindeki detaylar, o dönem yaptığım eskiz defterlerinin sayfalarıydı. Oradaki birtakım metin başlıkları, cümleler, fotoğraflar, eskizler o serginin oluşum sürecinde etkili oldu. Benim genellikle çalışma tarzım böyle aslında. Tuvalin karşısına geçip bir iş yapayım, başlayayım gibi değil de daha çok onun öncesindeki süreç. Bir araya gelmeler… Hem o eskiz defterlerin bir araya gelmesi hem benim hayatımdaki parçaların birleşmesinden sonrasında gitgide şekillenen bir projeye dönüşüyor yaptığım işler.

Paracetamol’ün sonunda burada bir sanatçı konuşması yaptık. O konuşmada da aslında bunu anlatıyordum. Eskiz defterlerimi çıkardım hatta yanımda getirmiştim. Bu resimlerin oluşması buradan çıktı gibi detaylı bir şekilde anlatmıştım. Daha sonra o konuşmanın sonunda şu geldi aklıma. Bu defterler özellikle sanatçılar için çok özel şeyler… Yakından tanıdığım arkadaşlarımın atölyelerine gittiğimde de mesela bir resmin ya da bir işin aşamalarını görmektense o eskiz defterlerinin ilk halini görmek, ilk fikri görmek her zaman çok daha samimi bir duygu. Bir günlüğe bakarmış gibi aslında, biraz da özel bir şey. Bunlar bana çok özel gelen sayfalar… Kimisinin belki de göstermeye gerek olmadığı sadece yapan kişiye, sanatçıya özel sayfalar, metinler.

.

Genellikle bu tarz eskizler, gün yüzüne çıkmamış çalışmalar, sanatçılar öldükten sonra ortaya çıkarılır.

Kesinlikle. Benimkiler de öyle mesela. Sayfa sayfa son halini gösteren resimlerin, desenlerin olduğu şeyler de değil. Arada yazılar var, yazıların arasında notlar var. O notlara eklenmiş kâğıtlar var, yırtılan kâğıtlar var. Orası sadece aslında düşüncelerin aktığı ve bir araya geldiği şeyler. Hepsi de kullanılacak diye bir şey de yok o sayfalardan. Daha sonrasından bir seçki yapılıyor. Zaten bu fikir üzerine yoğunlaştım. Sergi bitti, konuşma yapıldı ve eskiz defterleri önümde. Bunları bir şekilde sergilemek gerektiğini düşündüm. Bütün sayfaları değil ama arasından bir seçki nasıl yapılabilir, nasıl olabilir derken bu defterlerin fikri ortaya çıktı.

Aynı zamanda bu eskiz defterleri serginin ismini de taşıyor. Sanatçı kitabına dönüşme sürecini açar mısınız?

Defterleri önüme açtım ve bunlardan bir seçki yapmak istiyorum, neler olabilir ve hangilerini kullanabilirim diye düşünüp sayfalar belirlemeye başladım. Bu sayfaların her biri aslında benim o geçmişte yaptığım defterlerin içerisindeki sayfalar… Ve bunları tekrar ele alıp kopyalama fikri ortaya çıktı. Sonuçta defterin aynısını kesip tekrar kullanmak yerine bunları bir seçki haline getirerek, bütünleştirerek bir sanatçı kitabı, sanatçı eskiz defteri, artık nasıl adlandırılır tam olarak ben de bilmiyorum, o ortaya çıktı. Oturup kitap ciltlemesi, dikişi bunların hepsi el yapımları… Youtube’tan bakıp nasıl olur, nasıl yapılır diye izlemiştim. Bir anda kendi kendimi kopyalar halde buldum. Örneğin, 2010’da yaptığım bir deseni tekrar ele aldığım bir sayfa oldu. Onun arkasında başka bir form, başka bir eseri birleştirdim. Böylelikle aslında bütün o süreci oluşturan bir defter fikri ortaya çıkmış oldu.

Defter bitince bu kopyalama kısmı beni oldukça yordu ve düşündürdü bir taraftan da. Ben kendi kendimi makine gibi kopyalıyordum ve bunu biraz daha zorlayarak challenge düşüncesiyle bunu altı kitaba çevirme fikri geldi. Ve böyle biri bitti, ikiye geçtim, üçe geçtim. Bir print makinesi gibi, el yapımı bir taraftan. Birbirinin aynısı gibi gözüküyor ama aynısı da değil. Sonuçta her bir kopya birbirinden farklı… Böyle bir projeye dönüştü. Bu proje olunca aslında zaman makinesi, zamanda yolculuk fikri buradan ortaya çıktı. Kitabın ismine de ilk yaptığımda “Time Machine” demiştim. Serginin ismini de verdi bir taraftan çünkü kendi geçmişimde ya da geleceğimde bir gidişat var. Geçmişten notları alıyorum, gelecekteki fikirleri birleştiriyorum. Defterlerin çoğu da o şekilde gördüğüm gibi işte. Anı defterleri de biraz öyle değil midir? Geçmiş, şimdi ve gelecek hepsinin iç içe olduğu bir döngüye dönüştü. Ve hatta bunu yaparken de son sayfalara doğru logoyu, formu düşünmeye başladım. Biraz böyle üç yönü var.

Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek gibi aslında zaman kavramını şekillendirirsek nasıl olur, en uygun bu üçgen formu aklıma geldi. O yüzden serginin içerisinde de birçok kez kullandım. Biraz böyle zaman makinesi, zamanda yolculuğun, zaman kavramının iç içe olmasını anlatan bir şeye dönüştü. Bittikten sonra en arka sayfasında bir cep var. Bu cepte de bütün bu süreçte madem böyle bir kurgu dünya yaratıyorum, bu yolculuğu nasıl yapacağız? Bir zaman makinesine ihtiyaç var. O yüzden de bir desen yaptım, biraz uydu görüntüsü gibi olan bahsettiğim, kendimce kurguladığım zamanda yolculuğu yapma aracı bu diye düşündüm. Bunun planını yapmak, poster gibi koymak fikri vardı. Defterler bitince bu serinin devam etmesini istedim. Bir sergiye dönüştürmek, daha da büyütmek gibi bir şey geldi aklıma ve zaman makinesi formunu daha gerçek bir hale getirerek aslında bir işe çevirmek ortaya çıktı. Son araştırmalarım artık son kontrollerin yapıldığı, evet yolculuk yapılıyor, bu bir gerçek ve artık başlıyoruzu anlatmak için yaptığım resimdi.

.

Bu defterlerdeki daha kişisel olan anlatım, serinin detaylanmasıyla biraz daha aslında genel bir kavrama doğru dönüştü. Özellikle bu işten sonra birkaç soru sordum kendime: "Ben bu seriyi neden yapıyorum? Sergiyi neden yapıyorum?" Biraz da insanlığı düşünerek aslında... "Bizim bir gidişatımız var, bir geçmişimiz var; burada nasıl bir durumdayız? Ya da geçmişte neler yaptık, gelecekteki planlarımız neler? Şu an verdiğimiz ya da vermiş olduğumuz kararları kimler, ne kadar doğru verdi, veriyor? Toplu halde yaptığımız bu seçimler ne kadar doğruyu yansıtıyor? Bunun sonucunu görmeye başladık mı, başlamadık mı?" gibi soruları düşünmeye başladım. Bu yumruk kaldırma hareketi aklıma geldi. İnsanlığın kendini gösterme hareketi birçok yerde kullanılıyor. Müzikte de var, sporda da var, politikada da var. Ben buradayım, işte benim de sesim var, toplu halde daha güçlüyüz ya da tam tersi. Bu formu, bahsettiğim insanlık fikrini daha net anlatan bir hareket gibi düşündüm. Ve bu üçlüyü yaptım. Üç tane kolunu kaldıran figür var, üç tane de büyükleri var. Daha sonrasında bu insanlık adına genel düşünme şeklinde geliştirmeye başladım.

Bu sergi kurulumunu düşünürken de biraz oda oda düşündüm. Mesela girişte korsanlar var. Korsanlarla birlikte bizi bir seramik karşılıyor. Orada da düşündüğüm bu eskiz defterlerindeki anlatım odada da mevcut. İki tane korsan figürü var. Bu korsan figürleri aslında geçmişten gelmiş ve bir vesikalık fotoğraf çeker gibi bize bakıyor, karşılıyor. Ve üzerlerinde işlenmiş dövmeler var. Biraz araştırdığım bir konuydu. Genellikle gemilerde çalışan tayfaların üzerlerine yaptırdıkları dövmelerin her birinin anlamı var. Her bir seyahatin bir başlangıç ve bitiş anlarını anlatan dövmeler var. Ya da her çıktıkları yağmada ekledikleri figürler var. Bunları yapmak zorunda hissettikleri bir durum aslında, bir anı gibi kendi vücutlarına işliyorlar. Defterden çıkıp biraz geçmişlerini, yaşadıklarını işliyorlar. Bir taraftan da şehre geldiklerinde, halkın içine girdiklerinde gömlek giydikleri için kollarının altı ve üst tarafına hiç dokunmuyorlar, dövme yapmıyorlar ki gizli kalsın o yaptıkları hikâyeler, yaşadıkları… Biraz utanma durumları da var çünkü yağmacılar işin sonunda. O yüzden bu gizlilik, günlük gibi kendine saklama, kimseye göstermeme fikri çok yakın geldi bana eskiz ya da günlük defterleri gibi… Bu odayı yapma fikri geldi aklıma. Bu seramik işi de biraz onun gibi bu dövmelerin seramik üzerine işlenmiş hali ve bir amfora gibi aslında bize ulaşan bir form. Aslında o da bir zaman makinesi, bu da bir zaman makinesi diye düşündüm bunları yaparken.

Sergide sanatçı kitabından videoya, sulu boyadan seramiğe birçok farklı disiplinde eser var. Bu disiplinleri bir araya getirme hali nasıl gelişiyor?

Genel olarak aslında yağlı boya çalışıyorum ama bu tür denemelerim eskiden beri vardı. İlk karma sergimde de bunları anlatmaya, kurgulamaya çalıştım. İşler biraz böyle hem kurguyla hem hikâye ile bir arada ilerliyor. Bazen yağlı boyayla anlatmak çok doğru gelmiyor, o yüzden bu denemeleri yapıyorum. Bunların sonucunu görmek ve diğer işlerle bağlantısını kurmak benim için çok değerli bir kapı açıyor. Rahat hareket edebileceğim alan açıyor. Günümüzde böyle bence her şeyi kullanabiliyoruz, her şeyden etkileniyoruz ve bunu aktarmanın tek bir yolu yok aslında. O yüzden de eğitimini aldığım, severek yaptığım çok klasik bir ahşap üstü tuval resmi var ama bir taraftan da bu denemeler var. Bu ikisinin aslında dengesini kurmak bence önemli olan… Sadece bunlar birer yöntem, bunu anlatmak gerekiyor. Günümüzde biraz kategorize etme durumu var. Sen şucu’sun, onu yap bunu yap seni öyle bilelim durumu var. İşte belki de onu yıkmak gerekiyor.

Peki, bu seçkiler arasında SABO’nun kendisini en yakın bulduğu çalışma hangisi?

En çok bana yakın olan, en benimle ilgili olan işlerimin başlangıcı hepsi orada olduğu için samimi ve yakın olan sanatçı defterleri. Bütün sergide olan bir kimliksiz mekân var, bir dünya var. O dünya üzerinde yürüyen bir figür var. İşte o figür nereye doğru gidiyor, bahsettiğim sorular aslında. Verdiğimiz kararların doğruluğu ya da bunların yansımalarını görmeye başlıyor muyuz? Bence çok hızlı bir şekilde yüzümüze çarpmaya başladı. Özellikle son birkaç senedir dünyada yaşadığımız o alarmlar bence bunu anlatıyor. O yüzden böyle tam ortada yürüyen bir figür var. Nereye doğru gittiğini tam olarak kestiremiyoruz. Seçimlerin o ilerideki ibrenin doğru yöne kaymasıyla belki mutlu bir dünyaya ilerleyeceğini hayal etmek gerekiyor. Buradaki hapşıran figürlerde de öyle aslında. O hastalığı hapşırarak vücuttan atmaya çalışmak, şu an tabiatın yaptığı şey; insanlığa bir şekilde verdiği kararlardan dolayı “sen bir yanda dur bekle” demeye çalışıyor aslında çünkü ara vermiyoruz. Burada da bu boşluğu bırakmak, aslında mekânda ne kadar küçük bir yer kaplıyoruz. Onu anlatmaya çalıştım, bu gidişatı. Biraz olumsuz bir hava var bu odanın içerisinde ama genel hava öyle ne yazık ki… Şu an hissettiğimiz ve yaşadığımız şeyler öyle karar veriyor.

.

Koridor boyunca sulu boya çalışması ikili dünyalardan oluşan seçkinizi görüyoruz. Hikâyenin bu kısmı bize neyi anlatıyor?

Burada da ikili dünyalara, aslında alternatif yaşamlara dönüyor biraz da durum zamanla bağlantısal olarak. Seride düşündüğüm, yaşadığımız dünya var bu bildiğimiz ve içinde olduğumuz. Ama alternatif yaşamlar olsaydı aynı kararları verir miydik ya da insanlık olarak aynı durumda mı olurduk? Biraz onu düşünerek yaptım bu seriyi. Sağ taraftaki eserleri aslında sulu boyayla 2014 yılında yaptım, yanındakiler ise yeni. Oradan da aslında bir bağlantısı vardı. Bu sağdakilerin zamanının geldiğini hissettim. Biraz böyle ameliyat görselleriydi; daha yakın plan, bunlar daha geniş planda yapılmış boyalar. Altında işte bu ikili seçkilere, bu ikili yaşamlara ya da dünyalara verdiğim isimler var. Biraz kurgusal hikâye tarzında düşündüm bunu yaparken. Sol kısımda daha böyle Arapça kökenli birtakım yıldız isimlerinden seçtiğim kelimeler var. Sağ tarafında ise biyolojide kullanılan Latince kelime adlarını kullanarak, onları birleştirince alternatif bir dünyanın isimleri ortaya çıktı. Kendimce oyunlu bir hikâyeye dönüştü. Her bir çerçevenin içerisinde her gün o yaşamları aslında görüyoruz. Ama tabii seçimlerin ne olduğunu, neyi beklediğini bir şekilde içine giremediğimiz için anlayamıyoruz.

Bu isimler de Nasa’nın keşfettiği yıldızları, gezegenleri araştırırken ortaya çıktı. Bunlar nasıl adlandırılıyor? Mesela son zamanlarda keşfettiklerinin çoğu ‘xy35’ gibi… İlk başlarda gezegen isimleri koyulurken hep Arap kökenli adlandırmalar kullanılmış. Tam tersi biyolojide de Latin kökenli isimler karşımıza çıkıyor. Bu seçkiyi kimler yapıyor, neden böyle düşünülmüş? Biraz daha geçmişe gidince ortaya çıkıyor. Fizikle ilgili fizikçilerin yaşamları, o bağlantı bana güzel geldi. O iki kökeni birleştirince nasıl bir şey ortaya çıkar? Kelimelerin anlamlarına da bakmadım açıkçası… İkisi birleşince bir şey mi oluşuyor, onu da düşünmedim. Sadece böyle görsel olarak hoşuma giden iki kelimeyi aldım, birleştirdim. Dil bilmeyip onları seçmek de güzel oluyor, tam bir oyuna dönüşüyor. Ayrıca sulu boya çok kullandığım da bir malzeme değil. Özellikle bu sergide kendimi zorladım, biraz da onun üzerine gittiğim bir sergi oldu. O yüzden de farklı materyalleri kullanmak da çok rahatlattı diyebilirim. Hem zorladı hem rahatlattı.

.

Burada da bir video çalışması yaptım. Bu çalışmada da ikili dünyaları görebiliyoruz ama daha çok bizimle ilgili bir video bu. Birtakım figürler var, inanışlar var, savaşlar var. Detaylardan oluşan yaklaşık 500’e yakın görseli editleyerek yaptığım 5 dakikalık bir videoya dönüştü. Bu hem kişisel fotoğrafların, görsellerin aktığı hem daha genel hikâyenin aktığı bizi anlatan bir video serisine dönüştü. İnsan görselinden sonra NASA’yı görüyoruz, yine hepsi iç içe. Bu karmaşa da hoşuma gidiyor. Çünkü böyle bir şey zaman, bir anda aklına bir şey geliyor, geçmişten günümüzü etkileyen bir şeye dönüşüyor o seçimler, keşkeler ortaya çıkıyor. Bir taraftan anı yaşamanın zorluğu her zaman zaten insanın özellikle günümüzde çok fazla etkilendiği bir şey… Onu zorlamak için birtakım felsefeler, yogalar, meditasyonlar yapılıyor. Oysa insanlık olarak ne kadar küçük bir yer kaplıyoruz düşününce. Bu şekilde kuvvetliyiz, toplu halde bir aradayız, en yüksekte biziz fikri hiçbir zaman bitmiyor ve bitmeyecek büyük ihtimalle.

Üzerinde bütün seriden desenlerin ve zamanda yolculuk detaylarının olduğu perde işi var. Bu perdenin hikâyesi nedir?

Bu oda biraz daha benimle ilgili kişisel bir odaya dönüştü. Diğer işlerin yanında bu kitaplarla birlikte bu perde benim Kadıköy’deki yaklaşık 10 sene çalıştığım ve yaşadığım atölyemin kapanması üzerine -geçen sene kapatmak zorunda kaldım- atölyede yaptığım son iş aslında. Biraz daha o mekânı kullanmak, mekânı anlatmak için girişteki perdeyi söktüm. Onun etrafına böyle tuvaldeki gibi bir çerçeve diktim ilk başta. Böyle bütün bu hikâyeyi anlatan detayları işledim. Benimle ilgili o kapının kapanmasını da, zamanın çizelgesi içerisine eklemek için böyle bir iş yaptım. Duygusal bir yaklaşımım da var, bir taraftan da o süreci anlatan haritaymış gibi detayların olduğu iç içe geçtiği hikâyeye dönüştü. 

.

Aynı şekilde serginin temasına uygun olarak tasarladığınız logoyu da dedeniniz eski televizyonu aracılığıyla izleyiciye aktarıyorsunuz. SABO’nun oyun alanı diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Dedemin geçmişte kullandığı eski televizyonu alıp içerisine o formun olduğu bir gif hazırladım ve televizyonu monte etme şansımız oldu. Onu da getirmek biraz böyle oyunu güçlendiren bir şeye dönüştürdü. Hem de benim için anlamı olan nesneleri getirmek… Zaten zamanda yolculuk bir oyun gibi, hep düşündüğümüz şeyler ya da izlediğimiz, duyduğumuz. O fikri de çok donuklaştırarak, çok matematiksel hale getirip yok etmemek gerekiyor. Çünkü şu ana kadar hep izlediğimiz filmlerde ya da kitaplardaki o yolculuk hikâyesi heyecanlıdır, bir serüvene girerler, çıkarlar. Hep onlar olduğu için biraz daha bu şekilde oyunlaştırmak ya da daha böyle kurgusal dünyaya çekmek doğru geldi. Bu şekilde aslında sergide anlatmak istediğim hikâye kendimle başlayan, biraz daha genişleyen, sonra tekrar böyle kişisel bir şekilde sonlandırdığım sürece dönüştü.