Ruhu kemiren suçluluk duygusu

Damon Galgut'un 'Taşocağı' romanı Hasan Can Utku çevirmenliğinde Delidolu Yayınları tarafından yayımlandı.

Abone ol

Damon Galgut, memleketi Güney Afrika’nın ırkçılık ve ayrımcılık geçmişine olduğu kadar hem kendi topraklarında hem de başka coğrafyalardaki insan hikayelerine odaklanan bir yazar.

Güney Afrika özelinde, sömürgeciler tarafından kıtanın neredeyse tamamına yayılan yabancılaştırma ve halkları birbirine düşürme politikasının yol açtığı sonuçları ya da geçmişin izlerini, yarattığı karakterlerin ruh hallerine, ilişkilerine ve huzursuzluklarına dair hikayelerle birleştiren Galgut, hem insanların hem de coğrafyanın sıkışmışlığını anlatıyor kitaplarında.

Amaçsız, avare ve biçare kalmış karakterler yardımıyla Güney Afrika rüyası ve gerçeği arasındaki makasın ne kadar açık olduğunu göstermeye çalışan yazar, kölelikten ve ayrımcılıktan kurtulan bazı siyahların, bir zamanlar beyazların kendilerine yaptıklarının benzerlerini arkadaşlarına uygulayışını romanlaştırıyor. Bunlarla birlikte, ikiyüzlülüğe ve hesaplaşmalara dair kalem oynatan Galgut, söz konusu temalara pişmanlıkları ve utançları da ekliyor. Bazen de karakterleriyle beraber çıkardığı yolculuklarda, anılarla kafayı bozanlarla ve "hatırlamadığın şey hiç olmamış demektir" diyenlerle karşılaştırıyor okuru.

Galgut, yeni romanı 'Taşocağı’nda ise suçluluk duygusuna eğiliyor; bunu cinayet, ölüm, aldatmaca, adaletsizlik ve ayrımcılık gibi karanlık durum, eylem ve duygularla bütünlüyor. Kısacası son derece tekinsiz, tedirginlik yüklü ve gerilimin hiç eksik olmadığı bir yola sokuyor okuru.

'DÜNYA BİR HAPİSHANE, HERKES BİRER MAHKUM'

Galgut, isimsiz bir başkarakter etrafında kurguladığı hikayede cinayet, hile ve bir türlü kaçılamayan ya da üstü örtülemeyen suçluluk duygusu arasında geçişler yapıyor.

Yürümekten ayakları su toplamış bir adamın öldürdüğü ve taşocağına gömdüğü rahibin yerine geçmesiyle adeta Pandora’nın Kutusu açılıyor. Galgut, o ana kadar adamın suçsuzluğundan, karşılaşmalarından, çoğunlukla ıssız arazideki ağır aksak yürüyüşünden oluşan bir hazırlık hikayesi anlatıyor bize. Adamın denk geldiği kişilere dair içinden geçirdikleri de dahil buna: "Güneş ve rüzgârın sertleştirdiği tuhaf insanlardı bunlar ve sıkı, yün başlıklarının altında yüzleri kırış kırış ve bilinmezlikle doluydu."

"Hiçliğin ortasındaki" kasabaya gidip oradaki meslektaşının yerine geçecek rahip Frans Niemand’la da bu ıssız yolda karşılaşıyor gezgin adam. Niemand’ın merakla yönelttiği sorulardan rahatsız olan ve fazla konuşmak istemeyen, hatta kendisiyle çok samimiyet kurmaya çalışan rahibin mesleki alışkanlığı gereği içini dökebileceğini söylediği gezginin sabrının sınırları zorlanıyor ve sonunda, durakladıkları taşocağının önünde fitili ateşleyen cinayeti işliyor.

Cinayet ne kadar ani ve kolaysa maktulü gizlemek ve gömmek bir o kadar meşakkatli. Sonrası daha bir tuhaf: Katilin, kıyafetlerini giydiği maktulün yerine geçmesiyle yolculuğun ikinci perdesi açılıyor.

Kasabaya vardığında garip bakışlarla karşılanan gezgin ya da "yeni rahip Niemand", üstüne tam oturmayan giysilerle ve acemiliğiyle ahalinin dikkatini çekiyor. Tabii bir de çok az aracın bulunduğu kasabaya girdiği "ödünç" veya çalıntı arabasıyla.

Taşocağı, Damon Galgut, Çevirmen: Hasan Can Utku, 140 syf., Delidolu Yayınları, 2023.

Bu noktadan sonra adamın Niemand kimliğiyle aldatmaca faslı başlıyor. Her şeyden habersiz olan kasabadakiler, sahte rahibe yardım edip kiliseye yerleşmesini sağlıyor. Yabancıya "hoş geldin" dercesine donuk donuk bakan kasabalılar, adamın üstündeki kire pasa ve kan olduğunu bilmedikleri lekelere dikkat kesiliyor. Hafif bir panik hâli adamı bunaltırken kasabanın başkomiseriyle konuşmadan evvel biraz da suçluluk hissiyle hareket ediyor: "Adam perdenin arkasına gizlendi ve hareketsiz, kaskatı durdu. Elleri titriyordu. Olayların ve nesnelerin ona karşı birlik olup üzerine geldiğini, giysilerini yırtmaya başladığını hissediyordu. Sonra bu eylem bir anlam kazandı ve hızlıca soyunarak çıkardığı giysileri yatağın altına fırlattı."

Galgut, böylece hikayedeki yeni aşamaya; sahte rahip ve başkomiser arasındaki sinir harbine geçiyor. Yalanlar, şüpheler ve adı konmamış bir soruşturma, bu savaşın üç köşesini oluşturuyor.

Rahibin yerine geçen adam, mesaisine başlayıp vaazlar verdikçe kiliseye gelenlerin sayısı günden güne artıyor. İlk vaazda söyledikleri ise hayli manidar: "Gelenlere dünyanın bir hapishane, içinde yaşayan herkesin de birer mahkûm olduğunu anlattı. Dünyanın bu hapishanesinden kaçmalarının mümkün olduğunu, onun ötesinde özgürlüğün bulunduğunu söyledi ve bu konu hakkında konuştukça sanki içinde bir esin bulmaya başladı. (...) Onlara özgürlükten ve ölümün anlamından söz etti, sonra sustu ve orada öylece durdu."

TANIĞA DÖNÜŞEN SANIK

Vaazlarına devam eden sahte rahibin geride bıraktığı izlere ulaşan iki kardeşin polis takibine girmesiyle Galgut, romanın yeni bir sayfasını açıyor: Adaletsizlik. Rahip Niemand’ın taşocağındaki cesedinin bulunması ise meseleyi bir cinayet soruşturmasına dönüştürürken muammayı da artırıyor. Tuhaf rastlantılar da cabası; Niemand’ın cenazesinin gömülme işinin katilinin önüne gelmesi bunlardan biri.

Niemand’ın papazlığının toplumdaki saygınlığını kullanarak hakkındaki iddiaları ve şüpheleri savuşturmaya çalışan adam, olayların sıcaklığı içinde ruhen köşeye sıkıştığını pek fark etmiyor. Aslında sanık olacakken kendisinin de anlamadığı biçimde ve akıntıya kapılarak tanığa dönüşen, içinde büyüyen suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışan adamın hikayesi de dallanıp budaklanıyor yavaş yavaş.

Yalanların ve gerçeklerin seçilemeyip suyun bulandığı bir ortamda gelişen bu hikayeye katilin, maktulü ve olay yerini, cinayeti ve sonrasında büründüğü kimliği aklından çıkaramadığı anlar da dahil.

Romanın bundan sonraki bölümlerini bir koşturmaca ve kaçış şeklinde kurgulamış Galgut. Söz konusu hareketliliğin ardından gelen mutlak son ise adaletin, pek adil olmayan ya da kanuna kitaba uymayan bir tecellisi adeta.

Romana adını veren ve Galgut’un olay yeri hâline getirdiği, bir anlamda metaforlaştırdığı taşocağı ise gerçeklerin eğilip büküldüğü bir yer şeklinde çıkıyor karşımıza.

Galgut, 'Taşocağı’nı gerçekler mutlaka ortaya çıkar ve suçluluk duygusu insanın ruhunu kemirir gibi iki hakikat üzerine inşa etmiş. Bununla birlikte adaletsizliğin, yalanın ve şüphenin, her şeyi nasıl içinden çıkılmaz hale getirebileceğini de ortaya koyuyor.

Galgut, adeta sahne sahne kurgulayıp bir sinema filmi gibi kotardığı hikayede, katile karşı kasabalılarla ve adamın peşinden gelen maktulle yüzleştiriyor bizi. Sahte rahibi günden güne kuşatıp boğan suçluluk duygusunun yarattığı iç gerilimle ve bunun dışavurumuyla da…