Birkaç yetişkin kadının sokakta kendi başlarına eğlenmeleri, bir first lady adayının dışa vurmaktan çekinmediği yaşamsal neşe, ana hedef. Çünkü bu karanlığı yırtabilecek bir şey var burada, bir güç. Kaale almayan, sindirilememiş, zaptedilemeyen bir şey. Evrensel ölçülerde son derece olağan, muktedirin sokağa ve kadına bakışı açısındansa tehditkar ne ararsanız var, özetle.
Kadın olmak dünya genelinde zorlu, ülkedeyse çok zorlu bir
sınav. Ailen ve çevren açısından mümkün iyi ortamlardan birine
doğmuş olsan da öyle. Geleneksel milli ve yerli aile denen korku
türüne doğan kadınlar için, daha da öyle. Buna rağmen ataerkinin,
biçilmiş rollerin kanvasını yırta yırta bugüne geldi ve geleceğe
dair umudu ekmeyi başardı kadınlar.
Gelecek nedir derseniz, kuşkusuz şu an uzlaşılmış anlamıyla
“erk’ek” olmayandır derim. Bugünümüzü zehirleyen denizden kendini
koparmış farklı nehirlerin birbirini duyarak aktığı bir öte diyar.
“Sevginin gücünün güce olan sevgiyi yendiği” o yer. Farklılıkların
tahakküm doğurmadığı yer. İnsan olmak, farklılığı, üstünlük iddiası
taşımadan ne hoş ne hor görerek, sadece görerek kabullenmektir.
Böyle bir dünya belki bir gün mümkün olur. Yanlış ezberler,
motivasyonlar, hırslar, dip akıntıları sevgi ve insanlığın salt
güce duyulan karanlık tutkuyu yenmesinin önünde duramayacak bir
gün, umarım. Farklılıklar tahakküme değil dünyanın türlü rengine,
mevsimine, ahengine kapı açacak ve artık kimse salt kendisi olduğu
için incinmeyecek.
“Kadın olmak zordur” dediğiniz anda bile türlü yersiz cümleye
maruz kalıyorsunuz. Hepsine cevap: Sana biçilen rolü mümkün mertebe
kabullenir, hizada kalır, dünyanın akışından rahatsızlık duymazsan
elbette o kadar zor olmayabilir. Yeşilçamvari bir Hülya Koçyiğit
gülüşüyle bütün hayatı idare edebilirsin. Çizgiler içinde, hat
içinde, kol kırılsa yen içinde kalarak. Dünyanın şu halinde böyle
kalabilmek herhangi bir isyandan daha saçma ve demode gerçi, o da
ayrı konu.
Kadın olmak zordur çünkü tüm duygularının ve arzularının
sınırlarını tayin etmiş, bugününün ve geleceğinin resmini çoktan
çizmiş bir dünyada kendin olmak durumundasındır. Kendin olurken
güzel olman ve kalman, kurbağaları ürkütmemen, şefkat ve nezaketi
yitirmeden dünyayı rayında tutman beklenir. En çok da “ikincilliği”
kabullenmen. Kendisi olarak büyük başarılara imza atmış kadının
çoğunlukla yalnız olması beklenir. Kadın, hizadan saptıkça bir tür
“ duygusal halter” halini alır çünkü, “her erkek taşıyamaz”.
Nedense en zor, tuhaf, arıza ve güçlü erkeklerin bir kadın değil
dünya kadınları tarafından hevesle taşınacağına ise kesin gözüyle
bakılır. Sorun olarak gösterilmek istenen, ne denli yapıcı olursa
olsun, rolüne itiraz eden, “fazla güçlenmiş” kadındır.
Çok sevdiğim senaryo hocam Erol Mutlu, kısacık değerli hayatının
içimiz yana yana eşlik ettiğimiz son günlerinde bir gün bana,
“kadınsan ya kahve ya da süt olman beklenir; bu dünyada sütlü kahve
olmak zordur” demişti. Dalgın bir anında söylemişse de bir tür
yaşam öğüdü olduğu belliydi. Kahveyi sütlü hiç sevmem ama dünyada
var olmak, kendini gerçekleştirmek ve aynı zamanda sevme sevilme
alanına talip olmak, bir kadın için sütlü kahve olmaktır;
biliyordum. Bunun belki vazgeçilemeyecek tek var oluş olduğunu
da.
Ne dünyanın gidişatındaki “söz”ümüzden ne de duygu alanından
vazgeçeceğiz. Bu erkek dünya, arzusunun nesnesi ve nefretinin
hedefiyle baş etmeyi öğrenecek. Erkeklik en temelde kendini
sevmemektir çünkü kendini üstün saymakla kendini sevmek tamamen
farklı şeylerdir. Kendini sevemeyen, kadını bir imgeler silsilesi
ya da karşıtlıklar manzumesi olarak görmediğinde sevemeyen,
ulaşılmazı arzulayan, ulaştığının değerini bilmeyen, eşitini
sevemeyen egemen erkek bakışın kurduğu berbat bir sevgi fakiri
dünyadayız. Biz önce kendimizi sevmeyi öğreneceğiz ki bu bakış
kırılsın.
Ülke karanlığa itildikçe neşe giderek kaybolmaya yüz tutmuş
duygulardan biri halini aldı. Salt bir duygu da değil, bir oluş ve
direnme, hayatta kalma biçimi. Tanıl Bora’nın bu yazısında türlü hallerini betimlediği
neşenin, en çok “acı alay” ya da Schadenfreude,
(başkasının eleminden derdinden alınan kirli sevinç) gibi türleri
yürürlükte. Türlü felaketler ya da yaşamı tehdit eden yasal
düzenlemelerden sonra topluca çektirilen fotoğraflardaki o arsız
muktedir neşe var bir de. Gerçek neşe, kadınların neşesi (Buket
Uzuner’in, artık birkaç yazıda bir andığımız nefis tanımıyla ucu
bucağı olmayan direngen “kız neşesi”) ise düzeni en çok tehdit
eden, ürküten şey. Bu nedenle görüldüğü anda söndürülmeye
çalışılıyor.
Kadın ve sokak bugün adı resmen kon(a)mayan en tehlikeli
düşmanlar olarak görülüyor.
Bir kadına hayat boyu sadece tevazu ve hizada durmak
öğretiliyor; erkeklere en öğretilmeyen şey. Kadınsan, aynı esnada
mutlu olmak için “çok güçlü” bir erkeğin birkaç adım gerisinde uslu
bir eşlikçi olmak öğretiliyor. Bunun hakikatle hiçbir alakası yok
halbuki. En şahane “first lady” adayları da duruşlarıyla
(first, yani, lider erkekten sonra birinci) bunu doğruluyor.
İktidarın değil “orada ne işi varmış” denilen, katledilen
kadınların özgür sesi olmaya daha yatkın, özgür ruhlu kadınlar
çünkü bunlar: Kendileri olmak riskini alıyorlar.
Başak Demirtaş
Başak Demirtaş, riya, ırkçılık, cezasızlık ekseninde onca
korkunç cinsiyetçi saldırıya, hakarete, tacize karşı ne de güzel
kendi gibi durdu. Sevdiği ve seçtiği yanlarıyla hayatın en çamur
yanlarına karşı daima dimdik durabilmiş güzel bir insan:
Karakter.
Dilek İmamoğlu da eşliğe, anneliğe, “first lady”liğe tam
sığdırılamayan bir karakter, kendi gibi bir kadın.
Irkçılık ve ayrımcılık daima bir paket halinde geliyor,
ikisinin uğradığı tacizleri karşılaştırmak hem zor hem de manasız.
Ortak noktaları, şu anki düzeni tehdit eden bir erkeğin eşi olarak,
“namus” “yumuşak karın” sayılmaları. Kadın düşmanlığı, siyasi öfke
ve berbat riyakar namus anlayışından oluşan çağ dışı bir “yengelik
zulmü”ne, bu çamur bilinçaltıyla maruz kalmaları. Onlara yapılan
saldırıların öncelikli hedefi elbette eşlerinin gücünü ve
saygınlığını törpülemek yönünde, acınası bir çaba. Ama bunun
yanında hizaya girmedikleri, kendileri gibi durdukları için de
maruz kalıyorlar bu iğrenç saldırılara.
Dilek İmamoğlu, İtalya
Dilek İmamoğlu İtalya’da birkaç kız arkadaşıyla normal insan
gibi eğlenip şarkı söylediği görüntüler nedeniyle, dünyada etik ve
ahlaka dair tavsiyelerine en son başvurulabilecek bazı siyasiler,
bir kısım muhafazakar ve artı kadın neşesini “kınında tutma”yı
dünya düzeninin garantisi sayan troller ordusu tarafından günlerdir
linçleniyor.
Olaylar İtalya’da geçiyor ama burada olan şey temelde sınıfsal
ya da lükse dayalı değil. Öyle bir içme dağıtma hali de söz konusu
değil, son derece tatlı, yaşamsal, “sıradan” bir an. Birkaç
yetişkin kadının sokakta kendi başlarına eğlenmeleri, bir first
lady adayının dışa vurmaktan çekinmediği yaşamsal neşe, ana hedef.
Çünkü bu karanlığı yırtabilecek bir şey var burada, bir güç. Kaale
almayan, sindirilememiş, zaptedilemeyen bir şey. Evrensel ölçülerde
son derece olağan, muktedirin sokağa ve kadına bakışı açısındansa
tehditkar ne ararsanız var, özetle.
Dilek İmamoğlu
Umberto Eco’nun benzersiz romanı “Gülün Adı” ve çok sevdiğim
film uyarlaması, Ortaçağ karanlığını sürdürebilmek için neşeyi
çalmak ve gülmek bilgisini yok etmekte düğümlenir. Neşe
yaşamsaldır, güne başlamak için sebep veren, yarını kuran bir duygu
ve oluştur. Kadın gülüşü ve sokağa taşan kadın neşesi karanlığın
iktidarını tehdit eder çünkü en çok hayata davet eden, denetlenmesi
en güç şeydir.
Ne kadınlığa ne eğlenceye ne neşeye ne de sokağa gem
vurabilecekler. Bütün rollerinin yanında kendi gibi, hayat gibi
olan her kadının, bu tehditkar neşenin ve yapıcı gücün yanındayız.
Gülmekten, mizah yoluyla dünyayla dalga geçebilen kadından,
sokaktaki kadından duyulan Ortaçağvari korku, bu karanlığın sonunu
getirecek. Hayat ve neşe kazanacak.