Yalan enflasyonu yüzünden, enflasyon yalanının hissedilen
enflasyondan daha düşük gösterildiği, hissedilen umutsuzluğun resmî
umut endeksine sığmadığı bir yerdi.
Neresi?
Mesela Portekiz.
Mesela Şili.
Siz burada mısınız?
Ama ya umut oralardaysa?
Peki umut için oraya buraya gitmeden, umudu burada
büyütmek, nasıl mümkün olur Umut?
Herhalde bıkmadan anlatılacak “hakiki
ve doğru” şeylerin sıkı ama
sıkıcı olmayan bir listesi lazım.
Hiçbir acıyı, endişeyi, korkuyu, tedirginliği, mağduriyeti
dışlamayacak; insanların kimliklerinden önce ortaklıklarını
hissedebilecek bir akıl ve vicdan lazım.
Mağrurların eleştirisinden de önce, mağduriyetin tam bilgisi,
eleştirisi ve önünde açılabilecek bir ufuk lazım.
Hükmedenden de önce hükmedilenlerin sırrına vakıf olmak
lazım.
“Üreticinin de tüketicinin de kaybettiği” bir
sistemde, kimin kazandığını belirlemek kadar, kaybedenlerin
duygusunu yakalamak lazım.
“Hissedilen enflasyon”un sadece rakam olmadığını;
hayattan neler alıp götürdüğünü kapı kapı dolaşıp anlamak,
toplamak, birleştirmek, olanca çıplaklığıyla tane tane izah etmek
lazım.
Niçin Portekiz ve Şili?
Tamam, kabul ediyorum, ikisi de “Sol’da birer
zafer” olduğu için!
Ama neden, nasıl mümkün olduğunu anlamak için.
Biri 1974’te “Karanfil
Devrimi” ile 48
yıllık faşist diktatörlükten çıktıktan sonra
“Sömürgecilikten kalma” gururu ile kafası, ruhu gidip gelen,
Avrupa’nın en yoksul ülkelerindenken “AB sayesinde” ayağa
kalkan…
2015’de seçim ittifakıyla iktidara gelen
“Sosyalist Parti” ile bugün 60
yaşında olan lideri Antonio Costa’nın, 7 yıl
sonra, bırakın oy kaybını, oy oranını yüzde 36’dan 42’ye ulaştırıp
erken seçimlerden tek başına iktidar çıktığı ülke.
Diğeri 1973’te, seçilmiş sosyalist başkan Allende’yi direnirken
öldüren ABD-CIA destekli darbenin 17 senelik faşizan
Pinochet diktatörlüğünden çıkışta ileri geri
gitmiş Şili…
Geçen yıl sonunda, 35 yaşındaki (artık 36) eski öğrenci lideri,
eylemci, sadece 8 yıldır “resmî politika”da olan Gabriel
Boriç’i, tarihteki en yüksek oyla Başkan seçen ülke.
İnsan ömrünün umudu açısından 48 yıl, elbet 17 yıl da ne uzun
süreler…
Ancak ülkelerin, halkların umudu insan ömrüne endeksli
değil.
Umutlu insanlar ancak ülkenin umuduna umut katmak için
umutsuz günlerin umudu olurlar!
Tarih böyle akar çünkü.
Tarih ile kendi şahsi ömrümüz arasında ciddi fark
vardır. Mana olarak da süre olarak da.
Bazen ömür tarihin durgun akışı içinde kahrolur, kaybolur, heba
olur, kurur, kırılır, kıvrılır…
Bazen tarihin müthiş dönüşüm, değişim anlarına tanıklık eder.
Ömür ne kadar yaşadığımıza dairdir…
Hayat ne yaşadığımıza, ne yaşamak istediğimize, bunların
nasıl bir yerde olmasını arzu ettiğimize ve bunun için ne yapıp
yapmadığımıza ve bugün kadar geleceğe de dair.
Portekiz’de de Şili’de de, daha önce iyi ve kötü örnek olan,
kimi hayat bulan, kimi hayalle kalan kimi hayal kırıklığı ile solan
nice örnekte de…
“Alternatif” bir umudun güçlenmesinin temel şartlarından
biri, “mağrurlara karşı olabildiğince tüm mağdurları kapsayan”
ortak programlardır.
“Ortak program” sadece kendi yolundan fedakârlıklar
anlamına gelmez; başkalarının yolunu da acil, önemli ve birlikte
yolculuk için dikkate alabilmektir.
Portekiz’de “Sosyalist Parti” 2015’te öyle iktidar oldu.
İttifak, onu destekleyen “solundaki” küçük partilerin “daha fazla
sosyal destek” talebiyle bütçeyi reddi sonucunda çökse de…
Bu kez tek başına çoğunluk elde etti.
(Sosyalist Parti’nin ana muhalefetinin ise sağcı “Sosyal Demokrat
Parti” olduğunu hatırlarsak, bu terimin ne kadar kaypak olduğunu da
unutmayız!)
Seçim kazanmak için önemli derslerle dolu olan bu sürecin bir
dersi de elbette şu: Avrupa’da dişe dokunur “neo-faşist” partisi
olmayan tek ülkenin, Portekiz’in de Chega ile birlikte artık
Meclis’e girmiş faşolara kavuşması!
Faşizm her zaman, mağrurların mağdurların da bir kısmını ikna etme
becerisidir.
Şili’de de, Boriç’in ta öğrenci hareketlerinden beri değişerek,
dönüşerek, değiştirerek kat ettiği yolun temel direği de
ittifaklardı, ortak hedeflerdi.
Bu ortak programlar, kaybedenlerin ortaklığı üzerinde
ortak bir umudun yaratılabilmesiyle başarılı oldular.
Kaybeden olmak tek başına ne muhalif yapıyor, ne insanî hasletlerle
örülmüş bir umuda kavuşturuyor.
Kaybedenlerin ciddi bir bölümü, umudunu faşizan akımlara oy ve
cüret olarak yapıştırabiliyor.
AKP, 20 yılın sonlarına doğru Türkiye’yi 50-50 bölmek
isterken, bir bakıma iki partili sisteme taşıdı.
Seçimleri, dün kazandığı ama yarın kaybedebileceği bir
referanduma dönüştürdü.
Hissedilen iktidar ittifakı gücü yüzde 35 iken, hissedilen ana
CHP-İyi Parti ittifakının gücü de muhtemelen o civarda.
Bir “Üçüncü Yol” ya ikisi arasındaki yüzde 30’a uzanır, ki mümkün
mü öyle bir şey, bilmiyorum…
Ya da o yüzde 30, bir 35’i diğer 35’den daha büyük hale
getirir!
Bu da “ortak program” demektir; kağıt üstünde,
imzalı-törenli olmasa dahi, dilde, üslupta, kavrayışta…
Acıların, kaygıların, endişelerin, çaresizliklerin
anlaşılmasında…
Bunların ciddi bir umut etrafında birleştirilmesinde.
2002 ve sonrasında AKP bunu başarmıştı…
Ama o artık umudun partisi değil!
Hissedilen umutsuzluk, sunduğu resmî umuttan çok çok yüksek
çünkü.