Reis’e Mektup

Neyse, şimdi Reis’im bizde esas sorun şu: Ya inan ben de isterim, sana güzel güzel istatistiklere kim nasıl giyiniyor, nerede yaşıyor, ne yiyor ne içiyor sunayım; kütük gibi kitaplar yazayım, bir bakışta kimin ne olduğunu anlayalım. Ama olmuyor Reis’im olmuyor. Dur kızma yine, önce bir sor neden diye? Olmuyor çünkü muhafaza ettiğin hiçbir şey yok ki Reis’im.

Abone ol

Levent Ünsaldı

Sevgili Reis,

Arkadaşlar söyledi, şunu demişsin geçenlerde: "Sokakta yürüyen bir kişinin kıyafetinden hangi kültüre mensup olduğunu çıkaramıyorsak durum vahimdir." Ah Reis’im ah, can yerimden vurdun beni! İnan benim de çocuklara zamanında derslerde söylediğim de buna yaklaşık bir şeydi; tabii sen kızıp bizi atmadan önce, hani şu aydın müsveddeleri falan demiştin ya, onlardanım ben de.

Şimdi Reis’im bizim olay şu: Sosyoloji diye bir bilim var, aman diyeyim sosyalizm değil, yanlış anlaşılıp yine başımız yanmasın. Malum, toplumbilim işte; tanımı konusunda bizim aramızda da pek bir mutabakat yok ama zevkli iş; elbette seninki kadar çok kazandırmıyor, üstelik bazen riskli ama yine de zevkli iş. Hani sen de ara ara anketler falan yaptırıyorsun ya seçimlerden önce; tam olarak aynısı olmasa da bizim iş de biraz öyle diyelim.

Biz de insanları böyle kategorilere ayırıyoruz, sınıflıyoruz, analiz ediyoruz, eylem kalıplarını öğrenmeye çalışıyoruz, vs. Sınıflamak demişken, toplumsal sınıflar diye bir kavram var bizde (aman diyeyim reis, yine aklına sosyalizm falan gelmesin, biliyorum hassasiyetini ama ne yapayım kavramın ismi böyle). Senin,yukarıda alıntıladığım ifaden var ya, aslında bu, toplumsal sınıfları çalışan her sosyoloğun edinmesi gereken en önemli vasıf. Tabii biliyorum, sen bu cümleyi sınıfları düşünerek söylemedin ama inan çok yerinde bir tespit. Evet, iyi bir sosyoloğun da bir bakışta kimin hangi sınıftan veya kültürden olduğunu anlaması gerekir.

'SERMAYE DEYİNCE YÜZÜNDE DOĞAN TEBESSÜM...'

Mesela Reis’im, ecnebiler bu işi de çok iyi yapıyorlar valla. Kızma ama ne yazık ki böyle. Ha şu da var tabii: Biz daha da iyisini yapıp onları yine 'çatlatabiliriz', şu üçüncü havalimanında olduğu gibi. Amma attın bizi be Reis, nasıl olacak şimdi? Kim yapacak o çalışmaları? Neyse, eski mevzuları açmayalım yeniden. Evet Reis’im, ecnebiler bu işte baya ileri. Mesela bu Fransızlarda Pierre Bourdieu diye bir adam var, gerçi 2002’de öldü ama ne işler yapmış be adam. Şapka çıkartılacak cinsten; yeme içmeden, ev dekorasyonuna, oradan dinlenilen müziğe kıyafete kadar, sizinkilerin tabiriyle “Fransa’nın sosyolojisini” çıkarmış valla; hem de böyle istatistiklerle falan. Valla sen öyle deyince acaba dedim bizim Reis, Bourdieu’yü mü okudu. Zira senin dediğin, Bourdieu’deki kültürel sermayeyi andırıyor sanki. Sermaye deyince yüzünde doğan tebessümü ta buradan hissettim reis, valla az değilsin!

Ama o sermaye bildiğin sermaye değil Reis. Gerçi senin ekipte zamanında Bourdieu hakkında yazılar yazmış kişiler de var. Yok, jöleli değil, o bilmez. Mesela şu sana bir ara 'salavatlı' türkü söyleyen gayretli mi gayretli “sosyolog”. O iyi bilir mesela Bourdieu’yü. Belki sana özet geçmiştir diye düşündüm bir an. Zira bir ara demiştin ya, “ben daha ziyade kitapların özetlerini okurum” diye.

Neyse, şimdi Reis’im bizde esas sorun şu: Ya inan ben de isterim, sana güzel güzel istatistiklere kim nasıl giyiniyor, nerede yaşıyor, ne yiyor ne içiyor sunayım; kütük gibi kitaplar yazayım, bir bakışta kimin ne olduğunu anlayalım. Ama olmuyor Reis’im olmuyor. Dur kızma yine, önce bir sor neden diye? Olmuyor çünkü muhafaza ettiğin hiçbir şey yok ki Reis’im. Gerçi senden önce de biraz öyleydi ama seninle birlikte geriye hiçbir şey kalmadı. Sen kendin bile tuttun hemen Beştepe’ye taşındın; yenge hanım da hemen tüm mobilyaları değiştirdi.

Diğer taraftan sokuyorsun TOKİ’yi her tarafa; geriye ne şehir kalıyor ne hafıza ne aidiyet ne de kalıcı kültürel pratikler. Yani reisim, bahsettiğin türden mensubiyetler (kültürel veya sınıfsal) bir süreklilik ister, bu da uzun soluklu manada muhafaza etmekten geçer. Bizdeki muhafazakârlar, muhafaza etmiyor ki! O bahsettiğim Fransız’ın incelediği sınıflar veya kültürel gruplar 200 yıldan beri oradalar Reis’im; şehirleriyle, sokaklarıyla, yedikleri yemeklerle, konuşma biçimleriyle ve hatta saraylarıyla da.

YÜZYILI AŞAN KAÇ TANE MARKAMIZ VAR Kİ!

Misal, yeni seçilen Fransız 'Başgan', "ben bu Elysée’ye sığmadım, hem de çok eski, daha iyisini güzelini şuraya yaptırayım" mı diyor Reis’im. İşte tam da bu süreklilik yüzden, elin Fransız sosyoloğu koyuyor şablonu ve çıkıyor tüm yapılar ortaya; yüzyıllardır orada olan farklılıklar (mimari, kültürel, vb.) buluyor kendilerini istatistiklerde. Biz, bırak kültürel sermayeyi aktarmayı, sermayenin kendisini dahi doğru düzgün aktaramıyoruz ki Reis’im. Gidiyor kayyum, adamın mülküne el koyuyor. Yüzyılı aşan kaç tane markamız var ki zaten: biri ziraat bankası, diğeri kahveci, bir diğeri ise lokumcu!

Dolayısıyla, ben şablonu koyunca ne çıkıyor Reis’im? “Kırmalık”. Sen asırlık miras, kadim devlet geleneği, derin mirasımız dedikçe ben “melezlik” ve “süreksizlik”ten başka bir şey bulamıyorum valla. Memleketin tümü Çankırı caddesi gibi; sınırlar-mensubiyetler-beğeniler-kimlikler birbiri içine girmiş (Ulus’ta biliyorsun, Melih Başganın orası için de bir planı varmış diyorlar). Oysa ben de istemez miydim her şeyin biraz daha net olmasını. Ah bir de bana sor. Valla sosyolojiden soğudum sırf bu yüzden; ecnebilerin kitaplarında anlatılanlar hep net; bizim hayatlar ise komple devrik. Tamamen haklısın Reis’im; muhafazakâr, muhafazakâr gibi olsa keşke; kitaplarda okuduğumuz, okuttuğumuz türden muhafazakârlarla karşılaşsak yollarda. Haklısın Reis’im haklısın. Anladım ben seni aslında; ikimiz de aynı şeyi istiyoruz: netlik.

'BİZİM  ORALARDA SEKÜLERLEŞME DENİYOR...'

Sen tabii, o ifadeyi kullanırken, böyle daha 'edepli', 'oturup kalkmasını' bilen, 'giyimi kuşamı' yerinde, kısacası ahlaklı (mesela çalmayan) birileri için söyledin, biliyorum. Onu da anladım ben. Ama o da pek yok be Reis’im. Örneğin Ankara’da Çukurambar’a yolun düştüğünde (ki bilirsin, Melih Başgan yaptırttı orayı) bir kahve iç lütfen oralarda. Fevkalade 'kırmalıklarla', estetik açıdan da oldukça ilginç sentezlerle karşılaşabilirsin. Gerçi hoşuna gider mi, orasını bilmem doğrusu. Bizim literatürde buna 'sekülerleşme' deniyor. Sekülerleşen Müslümanlar vb. Vaktin olursa söyle birine, göz atsın ve sana özet geçsin.

Ama sadece bunlar mı Reis’im. Aslında senin de kabahatin yok. Senden önce de biraz öyleydi (sen uçurdun bizi, o başka tabii). Genel olarak düşünürsek, hafızası ve beğeni kategorilerini, aynen salondaki koltuk takımları gibi 3-5 yılda bir değiştirmeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumda (tıpkı yenge hanımın da taşınınca ilk iş olarak yaptığı gibi) muhafazakârlıktan nasıl bahsedilebilir Reis’im? Tesisatın hep komple değiştirildiği, şehirlerin hep yeniden inşa edildiği, daha büyük ve yeninin hep eskisinin yerini aldığı bir ülke burası. Sen de bir ara "devleti sıfırdan inşa edeceğiz" demiştin öyle değil mi? Gerçi bunu yapmaya başladın da. Ama sanırım ayarlarda bir sorun var. Bizim sucu Ali Usta’nın sorunu da benzerdir. Komple yeni tesisat taktım der her zaman, ama sadece iki gün sonra eskisinden beter olduğu ortaya çıkar.

O yüzden bizim memleketteki ilişkilerdeki en temel karakteristik güvensizliktir Reis’im. Senin özü-sözü bir muhafazakârlardan da buralarda pek yok. Bunu benden daha iyi biliyorsundur zaten, kime anlatıyorum ki. Ama sadece muhafazakârlarda mı? Her işte böyle. Mesela, bizim Ali Usta çalışırken hep başında beklerim. Neden? Usta olan o? Neden başında bekleyip akıl verme veya müdahale etme ihtiyacı duyuyorum ki. Çünkü güvenmem Reis’im. Bizde, usta yapar, müşteri göz atar; usta çalışır, müşteri hep başında durur; usta önerir, müşteri hep sorar. Birbirlerine karşı gardını almış iki boksör gibidir müşteri ve usta. Hizmet alan-veren ilişkisi, hizmetin bizzat kendisini ve icra ediliş şeklini tanımlamanın esas mesele olduğu bir ilişkiye bırakır yerini. Şimdi sen o göz atma ve sorma mekanizmasını da ortadan kaldırmaya çalışıyorsun belli ki: "Hayır"lısı diyelim artık.

'ÜSTÜN MEDENİYETİMİZİN ÖZELLİĞİDİR: İNSANLAR BİRBİRİNE GÜVENMEZ'

Bizde ilişkiler hep böyledir Reis’im; hep niyet okunur, hep gizli hesaplar çıkarılmaya çalışılır. Çünkü insanlar birbirine güvenmez. Üstün medeniyetimizin bir diğer özelliği de belki bu. Edinim veya argümanın kendisi tartışılmaz, ya niyet okunur ya da kişi itibarsızlaştırılır. Haklı senin Burhan Kuzu, "Almanya'nın tüm 'karın ağrısı' bizim üçüncü havalimanını yapmaya başlamış olmamızdır" derken. Niyet okumaktan veya gizli saikler aramaktan başka bir şekilde konuşmayı bilmeyiz ki zaten. İstifa ettiğimde benim hakkımda da neler neler dediler Reis. Allahtan KHK ile daha sonradan yeniden attın beni de bir de bu çapsızlıklarla uğraşmak zorunda kalmadım. Bu arada, benim o eski 'okul müdürü' çok gayretli bir memur Reis’im; koltukları da çok seviyor. Kendisini ya Ankara Siteler’de bir dükkân ya da bir bakanlık için düşün derim. Neyse, sen onun gönlünden geçeni benden daha iyi biliyorsundur zaten, ben aranıza girmeyim şimdi.

Sonuç olarak anladım ben seni Reis’im; netlik istiyorsun. Fark ettin mi bilmiyorum ama mesela Köşk’ünü pek beğenmediğin Mustafa Kemal de netlik isterdi. Keza o da sıfırdan inşa etti (veya ettiğini iddia etti). Kızma ama açıkça söylemek gerekirse onun meşruiyeti, o günün koşullarında biraz daha fazlaydı; projesi ise sanırım biraz daha net (uygulama tabii ki her zaman sorun bizim memlekette, ona diyecek bir şeyim yok!). Ama hadi diyelim ki dert benzerdi: O da başka türden insanları, başka kıyafetlerle yollarda görmek istiyordu. Tamam da şunu da unutmamalı Reis’im: sadece meşruiyet açısından değil, kullandığı araçlar açısından da o biraz daha gelişkindi. Biz sosyologların tabiriyle yeniden tarih inşası, “Payitaht Abdülhamid” veya “Diriliş” dizileriyle bir yere kadar olur Reis’im. Diğerleri Durkheim’i hatim etmişti zamanında; arada bir sıklet farkı olsun yani.

Olsun ama yine de anladım ben seni; netlik istiyorsun işte, aynen benim gibi: "net muhafazakârlar", her şeyiyle, fikriyatı ve ahlakıyla da… Ah keşke reisim keşke. Ahlakı, her şeyden önce bazı normatif yükümlülüklere göre tanımlayan insanlar lazım bize; yani ahlakçı olmayan ahlaklılar; işte o da sadece giyim-kuşamla olmuyor Reis’im. Olsaydı bilirdik…

* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.