Punk für Alle(magne)!

Bir paradigma değişimi ile karşı karşıyayız. Almanlar adını bile koydu. Homonationalism bu. Homo-ulusalcılık.

Abone ol

Korkut Duman

Bir homoseksüel, bir yahudi ve bir nazi, beraberce bir bara girerler... Meeehhh! Daha yazarken sıkıldım. Ön koşulu, asla gerçekleşmeyeceği öngörülen bir absürdlüğe dayanan bu şaka formatı eskidi ha?

Zaman değişti. Daha komiği var. Şöyle:

3 karısı ve 15 çocuğu ile İsveç'e taşınan bir Müslüman göçmene vergi mükelleflerinden toplanılan parayla devlet tarafından 13 milyon krona (5 milyon lira) üç ayrı apartman dairesi satın alınır. Her bir kadına birer daire. Çocuklarıyla beşer beşer otursunlar diye. Nasıl? Gerçek haber bu üstelik. Uydurma değil.

E bunun neresi komik diyeceksiniz belki. Durun, stand up komedi branşında punchline diye adlandırılan o vurucu kısma daha gelmedim. Önce sizin de bana ''e peki adama niye ev almamışlar, o nerde oturacak'' diye sormanız gerekiyor. Siz tabii Türkiye'de yaşadığınız için ayaklarınız biraz daha yere basıyor. Böyle bir soru sormazdınız. Ama İsveçlisiniz ve beni seyretmeye gelmişsiniz diyelim. Sorardınız. Sordunuz...

Punchline geliyor:

Adama ev yok. Çünkü İsveç'i feministler yönetiyor.

Woody Allen'ın dediği gibi; mizah, gerçeklerin doğru zamanlama ile anlatılması. Başka bir şey değil. Ve artık o modası geçmiş şakaları anlatmak için ısrarlı olsanız bile üç dört karaktere ihtiyaç duymazdınız. Tüm karakterleri bir kişide toplamak mümkün. Aklıma aşırı sağın önde gelen genç simalarından Yunan asıllı İngiliz yahudi, rüküş homoseksüel Milo Yiannapoulos geldi. Milo'nun Donald Trump'a daddy, yani babacığım demesinden beri bir homonun, bir Yahudiyle yanlarına Naziyi de alıp bara eğlenmeye gitmeleri hiç komik değil. Artık komik olan, açık sınırlar, küreselcilik, post kolonyal teoriler, feminizm, ana akım medya, sosyal refah turizminin aldığı absürd haller vesaire.

Hadi şu ünlü kelimeyi ben de cümle içinde kullanayım. Bir paradigma değişimi ile karşı karşıyayız.

Özellikle önceki jenerasyondan, tecrübeli ve bilgili insanların bu paradigma değişimini yorumlamakta zorlandıkları da gözle görülen bir gerçek. Onlardan bir tanesi gazeteci Zeynel Lüle olsa gerek. Zeynel bey, T24'deki yazısında (I) Almanya seçimlerinden kendi hesabına zaferle çıkan AfD'nin lezbiyen lideri Alice Weidel'in foyasını ortaya çıkarmaya çabalamış. Lideri olduğu "Irkçı Parti'' eşcinsel evliliğine karşı, ama kendisinin Sri Lanka asıllı karısı var diyor. Türkiye'yi bilmiyorum ama bu retorik Batı'da bugün kimseyi ikna edemez. Etmedi. Hatırlarsanız, kadınlar için ''eğer bir yıldızsan, onları mıncıklamana izin verirler"" diyen Trump'a beyaz kadınların yüzde 53'ü oy vermişti. Hatırlarsınız dedim ama özellikle yüzde 53 oranını kesinlikle kimse hatırlamaz, onu da biliyorum. Çünkü çoğu siyaset yorumcusu, kadınların Trump'a oy vermeyeceğine dair kendi bilgilerinden o kadar emindi ki, sonuç da istedikleri gibi çıkmayınca geriye dönüp bakmadılar, araştırmadılar bile. Zeynel bey de eski bilgilerinin üzerine yenilerini yığmak yerine, önce eskilerin geçerliliğini kontrol etseydi, eminim şaşırmazdı. Almanlar adını bile koydu. Homonationalism bu. Homo-ulusalcılık. AfD, ülke çapında yüzde 13 oy aldı ancak bir araştırmaya göre partinin homoseksüel erkekler arasında oy oranı, partinin ülkede aldığı oy ortalamasını geçiyor: Yüzde 17. Şaşırtıcı mı? Değil. Özgürce yaşaması için belli bir sosyo-kültürel çevreye ölesiye ihtiyaç duyan bir azınlık grubu için kapıların açılması ve eşcinsellerin ellerinin kollarının bağlanıp damlardan atıldığı yerlerden milyonla göç alınması pek çekici bir fikir olmasa gerek.

Zeynel Lüle gibi tecrübeli bir gazetecinin yakalayamadığı şeyi sabahtan akşama kadar sol liberal ana akım medyanın yazdıklarını okuyup onları 140 karakterle analiz edenlerin yakalaması daha da zor sanki. Siyasetçilerden kategorik olarak nefret eden birinin bile Donald Trump eleştirisi ''hiç siyasetçiye benziyor mu? Adamda siyasetçi ağırlığı yok. Siyasetçi gibi konuşmuyor'' olabilir mi allahaşkına? Trump'ın eleştirilen davranış ve söylemlerinin hiçbiri eksiklik değil, hepsi birer özellik. Seçmeninin gözünde tabii. Ama siz denenmiş, yerleşmiş ve onaylanmış fikirlere aboneyseniz, asla aradaki mental bariyer aşılamıyor.

Ben siyasetten anlamam. Size kendi anladığım yoldan anlatayım o yüzden. Her şey takım elbiseli çocukların Beatles adı ile bir grup kurup 3 akoru en güzel şekilde yan yana getirmesiyle başladı. Daha sonra narkoman bir zencinin aklına amfiden gitarın sesini çok açmak geldi. Biraz güzel rock müzik dinledik. Sonra onun da cılkını çıkardılar. 17 dakikalık aksak ritmli parçalar, 12 dakikalık soloları taşımamaya başladı. Müzik mi dinliyorsunuz, müzisyenlerin mastürbasyonuna mı maruz kalıyorsunuz, ayrımına varmakta zorlanmaya başladınız. İşte Punk buna bir tepkiydi. Bilmeyenler, uzaktan bakanlar tarafından asi ve yeteneksiz müzisyenlerin yaptığı gürültü olarak anıldı çoğu zaman.

Ramones kardeşleri ırgalamadı bizim ne düşündüğümüz.. Rolling Stone dergisinde çıkan röportaja bakarsak (III), kimlerin niçin Macron'ın, Merkel'in, Clinton'ın peşinden gitmek istemediklerini başka bir yoldan bize açıklar belki.

Dinlediğimiz bizden önceki grupların devamı olmak istemedik. Rock and Roll'un içinden sevmediğimiz her şeyi çıkardık. Blues etkilerini, gitar sololarını... Müziğimize mani olacak her şeyi kaldırdık.

Bunları kaldırınca müziğin içi boş mu kaldı dersiniz?

Ramones ve Punk'tan yola çıkarak, aşırı sağcılığın, alt-right'ın, muhafazakarlığın ve Nazizmin bugünün politika dünyasının Punk'ı olduğunu sonucuna rahatlıkla varabileceğimizi düşünmüyor musunuz?

Alçak gönüllülüğümün yazı stilime vurması diyelim, genellikle yazılarımla okura vermek istediğim mesaj, şöyle şöyle olmasını istiyorsak öyle ve böyle yapmalıyız değil de, şu şöyle de olabilir, bir de bu taraftan bakın istersenizdir. O yüzden bu yazıyı da Ramones ile burada bırakabilirim aslında. Fakat bakıyorum, çoğunuzun ciddiye aldığı bir konu. O zaman naçizane bir iki tavsiye vererek bitireyim.

Herhalde buraya kadar aşırı sağcılığın ve Nazizmin eğlenceli ve son derece cool şeyler olduğunu anlatabildim sizlere. Öyle ya, lezbiyen bir liberal ekonom, ana akım medyanın devleri tarafından ''Nazi kaltağı'' (II) olarak adlandırılıyorsa, kendisine kumpas kurulduğu için yıllarını Ekvador elçiliğinde 30 metrekare bir odada geçiren Assange'a lafın gelişi de olsa Nazi denebiliyorsa... E kim Nazi olmak istemez?

O yüzden ırkçılıktan korkanlar ve ana akım siyasetten ayrılmayı düşünmeyenler için reçetem:

1) Komik olmayı bırakın. Size gülmesinler. Feminist hükumetiz diye Trump'a hava atıp çok karılı adamlara bedava ev veren ülke olmayın mesela.

2) Fikrinize katılmayan herkese Nazi ve ırkçı demeyi kesin.

3) Dersinize çalışın. Bundan kastım, internette ücretsiz açtığı hesaptan dünyaya ne kadar anti-ırkçı olduğunu haykırmak için acele edenlerin büyük kısmının AfD'nin programını okumadığını düşünmem. Ben okudum da, ondan söylüyorum. Göçmenlere dair politikamızda Kanada'yı örnek alacağız diyorlar (62. sayfa, sağ kolon, ikinci paragraf, üçüncü satır). Ciddiler. Kanada. İsveç'ten sonra en çok alay edilen ikinci ülke. Mesela bunu gösterin. (III)

Ne? Göçmenlerden sabun yapmayacaklar mı? Hiç cool değil bu.

[embed]https://www.youtube.com/watch?time_continue=61&v=BWrtrK1Q2EQ[/embed]

I - http://t24.com.tr/yazarlar/zeynel-lule/almanyanin-sira-disi-irkci-lideri,18151

II - http://www.zeit.de/gesellschaft/zeitgeschehen/2017-05/alice-weidel-extra-3-nazi-schlampe-landgericht-hamburg

III- http://www.rollingstone.com/music/features/the-curse-of-the-ramones-20160519

IV - https://www.afd.de/wp-content/uploads/sites/111/2017/04/2017-04-12_afd-grundsatzprogramm-englisch_web.pdf