Poz: Yazı, oluş ve yaşam tonu

Banu Özyürek’in 'Poz'una Deleuze’ün kavramları üzerinden bakınca; oluşlar, akışlar, yaşamsal olan ve bir yanı genellikle hayata yaslanan, ondan elini eteğini çekmeyen öyküler ortaya çıkıyor. Sıradan olayların, farklı oluş süreçlerinin, kadın, çocuk, erkek, bazen gerçeklikten koparak yansıdığı ve dirimsel olanın hiç kaybolmadığı öyküler bunlar. Özyürek, anlamını kendi içinden ve hayatın ortasından devşirmeye çalışıyor.

Abone ol

Banu Özyürek ilk kitabı, 'Bir Günü Bitirme Sanatı'nda kendince bir üslupla, ironik bir dil ile seslenmişti okura ve güçlü bir etki bırakmıştı. Yaşamın içinde olanı kırılgan bir neşe ile ifade eden metinleri okur tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Everest Yayınları tarafından basılan, ikinci kitabı, 'Poz'da ise benzer ironiyi görmek mümkün. Özyürek’in metinlerinde, olaylar ve kişiler bir yere sabitlenmeden akış içerisinde yerleşiyor anlatıya. Bu akışı ifade etme yöntemi olarak da genellikle zıtlıkları ve bedensel hareketleri devreye sokuyor yazar. Öykülerin genel olarak yaşamın tam ortasından çıktığı, oluş süreçlerini belli bir ritmle ortaya koyduğu da söylenebilir. Hayatın içinde olanı hikâye etmek ancak bunu belli kırılmaları devreye sokarak, düz bir hatta ilerletmemek, sanırım Özyürek’in anlatıcılığını başka bir yere taşıyan nedenlerden.

AKIŞ HALİNDE DUYGULAR

Ayrıca 'Poz'da yer alan öykülerin öne çıkan yanlarından biri de duyguların akışı. Ele alınan olaylarda ve yaratılan kahramanlarda olduğu gibi metni bir duygu durumuna da sabitleyemiyoruz. Bu da aslında insan oluşun iyi bir ifade ediliş şekli... İnsanın değişken bir varlık olmasının tezahürü. Bu nedenle öyküler bazen kırılganlığın, bazen kederin bazen de sevincin ifadesine dönüşebiliyor. Aynı metnin içine yerleşen his belirsizliği bir açıdan günümüz insanını da yansıtıyor. Genellikle hayat karşısında çaresiz bir varlıktan bahsediyoruz, günümüz dünyasında kaygılı bir benlikle var kalma çabası veriyor ancak ne olursa olsun anlık neşelenmelerden kaçamıyor. Mesela, her şey kötüdür ama bir gülümseme gelip konuverir yüzünüze, içiniz ile dışınız bile aynı kalamaz. Ruhsal durumunuz ile bedensel tepkileriniz farklı yansıyabilir dışarıya. Özyürek öykülerinde bu durumu da ifade etmeye çalışıyor, böylece ruhuyla ve bedeniyle bütün bir insan oluş ortaya çıkıyor.

Bununla beraber mutlak iyi veya mutlak kötü değildir insan. Tıpkı Özyürek’in öykülerinde ifadesini bulduğu gibi, insanın karanlık tarafları da vardır ve oluş süreci içerisinde bunun ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. Bu nedenle yazarın öyküleri bizi insandaki ikiliği görmeye de yönlendiriyor. Özyürek öykülerinde, yazıya bir hareket kazandırıyor, bunu yaparken de öyle bir hıza kavuşuyor ki nefes durakları ortadan kayboluyor. Söylemeye çalıştığım 'Gör ve Unut' öyküsündeki şu cümlelerle ifade edilebilir sanıyorum: “Kalk. Ayağa kalk. Kendime böyle emir veriyorum. Yürü. İleri yürü. Çök. Kalk. Çök sırtını dik tutarak, kalk. Unutmamak için sürekli bunları yap” (s.64). İç’in ifadesi bu ve yazarın kalemini durduramadığı, içsel yanın bedeni devreye sokarak deşifre edildiği ânı imliyor. Hayata karşı ağzına geleni söylemek istediğin, yerinde duramadığın, artık susamadığın, içinde birikeni durduramadığın, dışa vurduğun zamanlar, belki de bu ifade ediş biraz da bunun yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Poz, Banu Özyürek, Everest Yayınları, 136 syf., 2019.

YAZI VE OLUŞ

Bunların yanı sıra 'Poz'u okurken Gilles Deleuze’ün edebiyat hakkındaki düşüncelerini anımsadım ve yazarın bazı kavramlarının bize bu kitabı yorumlayamaya çalışırken, yol gösterebileceğine kanaat getirdim. Deleuze, “Edebiyat ve Yaşam” başlıklı metninde (Kritik ve Klinik. s. 9-15) şöyle diyor: “Yazmak yaşanmış maddeye bir biçim (ifade biçimi) dayatmak değildir kuşkusuz. Edebiyat, Gombrowicz’in söylediği ve yaptığı gibi, daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır. Yazmak, asla tamamlanmayan, her zaman oluş halinde olan ve her yaşanabilir ya da yaşanmış maddeyi aşan bir oluş meselesidir. Bir süreçtir, diğer bir deyişle, yaşanabilir ile yaşanmışı boydan boya kateden bir yaşam geçididir.” Özyürek’in öykülerinde yukarıda biraz bahsettiğimiz gibi 'her yaşanabilir ya da yaşanmış maddeyi aşan bir oluş' durumunu gözlemleyebiliyoruz. Yazar bize bir 'yaşam geçidi' sunuyor. Her an herkesin başına gelebilecek bir şeyden bahsediyor mesela, ancak onu bir süreç içerisine yerleştiriyor. Yani bahsedilen konu bir duyguya, bir olaya, bir tavra hapsedilmiyor, her şey bir şekilde çoğullaşıyor ve dağılıyor. Aynı metinde şöyle söylüyor Deleuze, “Yazı oluştan ayrılamaz: Yazarken kadın-olunur, hayvan ya da bitki-olunur, algılanamaz olana dek molekül olunur.” Örneğin; 'Poz'da 'İpekli Saçlarımla Sahnede' (s.21.) adlı öyküde bunu görebiliyoruz. Öykü şöyle başlıyor: “‘İşte bunu arıyordum,’ dedi sırtı bana dönük. Yüzü olmayan, kocaman, kırmızı şey.” Sonrasında anlatıcının sarhoş olmasından kaynaklı bir görüntü olduğunu düşünebileceğimiz bir paragrafın ardından şöyle bahsediliyor bu görüntüden: “Sonra kırmızı şeyin bir yüzü oldu, elleri ve kolları oldu, sarı saçları omuzlarında bana doğu yürüdü.”

Bu cümleler, belirsiz bir oluştan kadın oluşa geçişi anlatıyor. Sonrasında daha da cisim kazanıyor süreç. bunu da şu cümlelerden anlıyoruz; “Önümde durdu ve elini bana uzattı. ‘İstemiyorum Suzi’ Suzan yine ojelerini sürmüş. Beyaz parmaklarında kırmızı ojeler şeker gibi parlıyor.” Yüzü olmayan kocaman kırmızı şeyin, Suzan oluşa kadar geçen sürecini takip etmiş oluyoruz. Özyürek böylece oluşu bir süreç içerisine yerleştiriyor, yazıyı oluşla birleştiriyor, bunun yanı sıra aynı metinde narin hareketlerle dans eden, 'sıcak bir kadın sesine sahip Suzan’ın' anlatıcı da bıraktığı etki onu başka bir oluşa götürüyor: “Yani dans etmeye kalksam onun gibi. Can çekişen zavallı bir canavara benzerdim.” Sanıyorum bu bizi yukarıda alıntıladığımız Deleuze’ün: “Yazı-oluştan ayrılmaz” cümlesine götürebilir. Çünkü yazar buna benzer şeyler yapıyor öyküde karakterler arasındaki oluş geçişleri bizi muğlak bir alana da çıkarıyor. Mesela, 'Bu Senin Çiçeğin' adlı öyküde kadın ve erkek olarak tahayyül edebileceğimiz karakterlerin de oluşunun belirsizleştiğini görüyoruz. Fikrimce bir süre sonra bir ayırt edememe noktası da oluşuyor ve hâttâ cinsiyet kayboluyor. Bu da bir oluş sürecini imliyor ve varlığı bir cinsiyet kategorisinde sabitlememeyi getiriyor. Böylece Deleuze’ün şu cümlesini hatırlıyoruz: “Edebiyat ters yolu izler ve varlığını görünüşteki kişilerin altında, kesinlikle bir genellik olmayan, tekilliğin en son noktası olan bir kişisizin gücünü keşfederek gösterir yalnızca: bir erkek, bir kadın, bir hayvan, bir gövde, bir çocuk...” (s. 11). Özyürek’in örneklediğimiz öykülerinde genel, cinsiyetli bir insandan çok 'tekil' ve 'kişisiz' olabilen verili olandan bir 'kaçış çizgisi' yakalayabilen karakterlerle karşılaşıyoruz. Kişiyi o yapanın dışına çıkaran bir oluş süreci metne dâhil ediliyor ki bu durumu Özyürek’in çocukluğu işlediği öykülerinde de görebiliyoruz. Erkek oluş, kadın oluş, canavar oluş, kırmızı bir şey oluş, çocuk oluş... Hepsi varlığın oluş sürecinin parçaları olarak ortaya konuyor.

'YAŞAM TONU'

Daniel W. Smith Şöyle söylüyor: “Deleuze için edebiyat sorunsalı edebiyatın metinselliği ve hatta tarihselliğiyle değil, ‘dirimselliğiyle’ yani Yaşam ‘tonuyla’ bağlantlıdır” (2013:16). Özyürek’in öykülerini bu bağlamda da tartışabiliriz çünkü anlattığı hikâyeler bir şekilde yaşamsal olanla bağını korumayı başarıyor. Sürüp giden yaşamdan ve içinde var kalma çabası veren insandan söz ediyor yazar. Onun kaygılarından, gelgitlerinden, sıradan seslerin varolma çabası içerisine sinmiş gürültüsünden besleniyor ve tüm bunları konu ne olursa olsun 'yaşam tonu'nu kaybettirmeden doğal bir akış içerisinde ele alıyor. Örneğin, 'Şimdi o' adlı öyküde hasta yatağında bir karakterden söz ederken bile araya sızan 'dirimselliği' görebiliyoruz: “Bütün zayıflığına rağmen, küçülmüş elleri ve kokmuş nefesine rağmen odayı tamamen ele geçirmiş. Kendini her şeye yaymış, bu kadar azken, böyle garip bir şekilde çoğalabilmiş. Havada, eşyalarda, eşyaların yüzeylerinde yahut keskin kenarlarında, döşemede, perdede aklınıza ne gelirse, ne gelirse, sanki bizim nüfuz edemeyeceğimiz o en iç kısımlarında ondan bir şeyler var” (s. 47). Burada anlatıcı hasta ve yaşlı bir karakterden bahsediyor. Sonradan anladığımız kadarıyla devamlı saate bakarak, yaşamını tamamlamayı bekleyen bir insan söz konusu. Ancak anlatıda ölüm beklentisi ile aynı anda ortalığa yayılan yaşama dair durumların ihmal edilmediğini görüyoruz. Çünkü küçülmüş ellere, kokmuş nefese, zayıflığa ve sona yaklaşmış olmaya rağmen ortalığa dağılmış, çoğalmış perdeye, döşemeye sızmış bir yaşam var burada. Özyürek öykülerinin bir yanını da bahsettiğimiz bu durum oluşturuyor yani hayatın her şeye rağmenliği, sözünü ettiğimiz bu öykü üzerinden söylersek; ölüme rağmen hayata sinen varlık hâli ve 'yaşam tonu'.

Bu konuda bir örnek daha vermemiz gerekirse 'Gör ve Unut' adlı öykünün şu cümlelerine bakabiliriz: “Hadi o zaman, şimdi. İçini patateslerle, havuç suyuyla, lokumlarla, sütü tatlılarla, suyla doldur. Doldu mu? Kalk şimdi. Sırtını dik, dimdik tutarak. Yürü. Şimdi kafanı şuraya vur. Şimdi de buraya vur. Biraz da şuraya vurursan…” (s. 64). Aslında bu cümleler bir kırgınlık hâli sonucu kişinin hayattan hıncını kendine yönelerek ve bedenini işin içine sokarak ifade etmesinin karşılığı olarak anlaşılıyor. Ama bir yandan da bundan haz alma durumu, yaşamın dokunduğu bir yer var bana kalırsa. İnsanî kırgınlığın ironik bir anlatısı bu ve bir şekilde yaşamın getirdiğine karşı bir duruş, bir hareket onunla kendince bağ kurma hâli belki de. Her insanın arada yapabileceği gibi kendiyle konuşma, kendi varlığıyla hayatla baş etme çabası ve böylece okura kişisel gelebilecek olanın alanından çıkarak durumu yaşamın bir parçası yapma, Deleuze’ün ifadesiyle: “yaşamı onu hapseden şeyden kurtarma ve yaşamı kişiselin ötesinde bir şey yapma çabası” (akt. Smith, 2013: 14). Anlam

Banu Özyürek’in 'Poz'una Deleuze’ün kavramları üzerinden bakınca; oluşlar, akışlar, yaşamsal olan ve bir yanı genellikle hayata yaslanan, ondan elini eteğini çekmeyen öyküler ortaya çıkıyor. Sıradan olayların, farklı oluş süreçlerinin, kadın, çocuk, erkek, bazen gerçeklikten koparak yansıdığı ve dirimsel olanın hiç kaybolmadığı öyküler bunlar. Özyürek, anlamını kendi içinden ve hayatın ortasından devşirmeye çalışıyor. Her şeyin anlamsız hissettirdiği dünyada insanca kaygıların, sevgilerin, kederlerin, hastalıkların, sağlıkların, kırılmaların, çocukça oluşların, büyükçe oluşların kendi içlerine hapsolmuş anlamlarını, iyiyle, kötüyü, güzelle, çirkini, kadınla, erkeği, erkekten kadın oluşa, kadın oluştan canavar oluşa geçişin “yaşam tonu”nu bulmaya çalışıyor. Çünkü son olarak Deleuze ile bitirecek olursak: “Anlam varolmayan bir olmadır, üstelik anlamsızlıkla çok özel ilişkiler içindedir” (2015: 15).

Kaynaklar

  1. Deleuze, G., (2015), “Anlamın Mantığı”, (Çev. Hakan Yücefer), İstanbul: Norgunk.
  2. Deleuze, G., (2013), “Kritik ve Klinik”, (Çev. İnci Uysal), İstanbul: Norgunk.
  3. Smith, W. D., (2013), “Saf İçkin Yaşam ‘Deleuze’ün Kritik ve Klinik Projesi’”, (Çev. Emre Koyuncu), İstanbul: Norgunk.