Popülizmin saltanatı

Son yıllarda sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde popülizmin ciddi bir ivme kazandığı yadsınamaz bir olgu. Daha öncesinde Macaristan’da Orban, Rusya’da Putin; son zamanlarda İngiltere’de Theresa May, ABD’de Trump; gelecekte Fransa’da muhtemel Front National ve Le Pen iktidarı… Kendi halklarının sözcülüğüne soyunan ama gerçekte halklarından fersah fersah uzak yaşayan dünya mahşerinin bu haşin atlıları, iktidar atını dörtnala koşturuyorlar. Nerede, ne zaman, nasıl, neye toslayacakları şimdilik meçhul.

Abone ol

Hakan Demir 

Türkiye’de 2002’den beri AKP iktidarda. Hiçbir iktidar “milli irade” kavramını bu ölçüde kullanmadı. Halkın nabzını genel olarak çok iyi tutan ve bu konuda iyi organize olan, her fırsatta iktidarın gerçek sahibinin halkın kendisi olduğunu iddia eden AKP elitleri, iktidarda olmanın bütün nimetlerinden faydalanmayı ihmal etmediler. İnsanlar çoğu zaman AKP’nin verdiği gazla yetinirken AKP, iktidarını tahkim ederek devam ettirmeyi başarabildi. AKP’nin özellikle de her seçimden önce dile getirdiği vaatler ve söylemler, popülizmin Türkiye’deki saltanatına örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir.

Mesela Türkiye kendi savaş gemisini inşa edecek, kendi yaptığı uyduları uzaya yollayacak, tamamen yerli imkânlarla yaptığı savaş uçağını görücüye çıkaracak, tarımsal milli gelir bilmem kaç kat artırılarak bilmem kaç yüz milyar liraya çıkarılacak, ilk yerli otomobil Türkiye yollarında olacak, darbecilerin tee 1982’de yapmış oldukları anayasa yerine modern ve katılımcı bir anayasa yapılacak, yeni anayasanın temel ilkesi insan onuru olacak ve hiç kimse ait olduğu kültür ve geçmiş dolayısıyla dışlanmayacak, Alevilerin sorunları çözülecek ve cemevlerine hukuki statü verilecek, ilk yerli yolcu uçağı Türkiye semalarında arzı endam edecek, Türkiye’nin her yerine otoyollar inşa edilecek, hızlı tren projelerinin ardı arkası kesilmeyecek…

Oysa Türkiye son 5-6 yıldır istenen seviyelerde büyüyemedi hatta son yıllarda ekonomik açıdan sıkıntılar yaşamakta; spesifik olarak belirtmek gerekirse son aylarda Türkiye ekonomisinde ciddi bir durgunluk söz konusu. Doların 3.50’nin altına düşmesi kimseyi yanıltmasın. Şimdiye kadar bilmem kaç tane devalüasyon yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Kişisel hak ve özgürlükler konusunda Afrika ülkelerinin seviyesine geriledik. Türkiye’nin her yerinde, ülkeyi daha da istikrarsız hale getiren terörist saldırılar meydana gelebiliyor, hapisteki gazeteci sayısıyla dünyada birinciyiz…

İktidar elitlerinin bunlara da cevabı hazır:

Evet bütün bunlar oldu-oluyor çünkü bulunduğumuz coğrafyada hatta dünyada dostumuz yok, ülkemiz resmen kuşatma altında, dolar ve faiz lobileri cânım ülkemize saldırı üstüne saldırı düzenliyor, Mossad ve BND bir taraftan CIA ve KGB diğer taraftan, Yunanistan bir taraftan İran bir taraftan, herkes AKP hükümetini yıkmanın gayreti içerisinde ama okul yüzü görmemiş ferasetli ve dirayetli Anadolu insanı bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi her seferinde başarmakta, okuyan cahiller ise düşman lobilerin yerli iş birlikçileri konumunda bulunmakta; bu noktada güzelim ülkemizin kaderi, muhtarlara ve kendi kardeşlerini, akrabalarını, komşularını gammazlayan(!) duyarlı vatandaşlarımıza kalmış bulunmakta...

Ne yazık ki bu ve buna benzer cümleleri milletvekilleri ve bakanlardan hatta koca koca profesörlerden bile duyabiliyoruz.

Gelin görün ki gerçekler çok farklı: Üzerinden bir yıldan fazla geçmesine rağmen başı sonu hâlâ muammalarla dolu olan ve hakkında sadece iktidarın ve ona bağlı medyanın “yerseniz” diyerek önümüze koydukları 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında muhalefet neredeyse susturuldu, on binlerce kişi işinden atıldı, on binlercesi hapiste çürümeye terk edildi, yüzden fazla gazeteci işini yapmaya çalışırken hapse atıldı, üniversitelerin içi boşaltıldı, zaten kör topal işleyen adalet mekanizması çok ciddi yaralar aldı (bakınız Enis Berberoğlu örneği), son zamanlarda biat etmeniz bile yetmeyebiliyor…

AKP’nin yukarıda sıralanan ve gerçekle alakası olmayan vaatleri, irrasyonel açıklamaları, giderek aratan soyut düşmanlar… Nasıl oluyor da AKP, insanları böylesine inandırabiliyor? Anlatılanlara bakıyorsunuz, siyasal İslamcıların hep dillendirdiği ama gerçekte pek okumadıkları (ülkemiz insanı genel olarak izleyici-dinleyicidir, gerçekte okuyan sayısı pek azdır) Necip Fazıl’ın ifadesiyle balığın kavağa tırmanışı hikâyesi ama insanlar inanıyor.

Gerçekler acı olsa da kimsenin umurunda değil. Örneğin Türkiye; Yolsuzluk sıralamasında Avrupa birincisi, OECD ülkeleri arasında ikinci, Dünya hukuk endeksinde Türkiye 99'uncu sırada,

72 ülkenin katıldığı PISA testinde Türkiye 50'nci oldu, Freedom House raporuna göre Türkiye, özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülke (birincisi Orta Afrika Cumhuriyeti),

Dünyanın ilk yüz üniversitesi arasında bir tane bile Türkiye üniversitesi yok.

Gerçekte Türkiye’de pek çok şey yolunda gitmiyor ama kime, nasıl inandıracaksınız!

Bütün bunlar, popülizmin Türkiye’deki saltanatına verilebilecek ilginç örnekler.

DÜNYADA POPÜLİZM DALGASI

Son yıllarda sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde popülizmin ciddi bir ivme kazandığı yadsınamaz bir olgu. Daha öncesinde Macaristan’da Orban, Rusya’da Putin; son zamanlarda İngiltere’de Theresa May, ABD’de Trump; gelecekte Fransa’da muhtemel Front National ve Le Pen iktidarı… Kendi halklarının sözcülüğüne soyunan ama gerçekte halklarından fersah fersah uzak yaşayan dünya mahşerinin bu haşin atlıları, iktidar atını dörtnala koşturuyorlar. Nerede, ne zaman, nasıl, neye toslayacakları şimdilik meçhul.

Bunların ufuk çizgilerini gösterme adına Trump iyi bir örnek:

Trump, ülkesine yapılacak olası bir terörist saldırıyı önlemek amacıyla yedi Müslüman ülke vatandaşlarının ABD’ye girişini yasaklayalı aylar oldu (bu arada Suudi Arabistan yasağa dahil değil!). Mahkeme kararı iptal ettiyse de uygulama çok farklı. Şu siyasi beceriye, vizyona bakar mısınız! Bu arada Meksika sınırına duvar konusunda da ısrarcı olan Trump, duvarın parasını Meksika hükümetinden alacağını, ABD’nin bazı uluslararası anlaşmaları iptal edeceğini (ABD, NAFTA’dan- North American Free Trade Agreement - Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’ndan çekildi bile), bunun ABD için daha iyi olacağını söylüyor.

Açıklamalar elbette doğru değil. ABD’nin uluslararası anlaşmalardan çekilmesi kısa vadede Amerikan ekonomisini rahatlatır gibi görünse de orta ve uzun vadede ekonominin küçülmesine sebebiyet verecek. Bu da istihdam kaybına yol açacak. Ama Trump "iyi olacak" diyor ve insanlar inanıyor.

Aynı vizyonun daha küçük versiyonu Victor Orban’da mevcut. Orban da sınıra tel örgü çektiriyor, Avrupa’nın göbeğindeki Macaristan’ı 'illiberal' bir ülke haline getirmeye çalışıyor; zaten 2014’te “bugün kurmaya çalıştığımız devlet liberal değildir” şeklinde bir açıklama yaptı. Orban’a göre Trump’ın seçilmesi büyük patlama (big bang) gibi bir şey. Bugün Putin ile Trump arasında, liberal olmayan ve aslında şeffaflıktan oldukça uzak olan bir Macaristan hayaline kavuşan Orban’ın keyfine diyecek yoktur sanırım.

Fransa’da ise yapılan seçimler öncesinde cumhurbaşkanı olursa mülteci kabul etmeyeceğini ilan eden Marine Le Pen de aşağı yukarı aynı şeyleri vaat ediyordu; AB ile daha az iş birliği, daha az şeffaflık, daha az hesap verebilirlik…

Irkçı ifadelerle bilinen Le Pen seçimleri kaybetse de aldığı oy oranı Avrupa Birliği ve dünyanın geleceği hakkında oldukça düşündürücü doneler sunuyor bizlere.

Sohbetimiz esnasında, insanlar bunlara nasıl inanabiliyor; bu liderler halklarını nasıl kandırabiliyor diye sorduğumda değerli dostum Emre, Wilhelm Reich’ten alıntılayarak şöyle cevap verdi;

“Kitleler aldatılmadı, faşizmi arzuladılar.”

Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi