Polat Özlüoğlu: Çürümüş aile kurumunun otopsisini yapmak istedim

Polat Özlüoğlu, yeni kitabı ‘Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’da aile mefhumunu mercek altına alırken, okuru aile içi şiddet, eril iktidar, bellek ve yas üzerine düşünmeye davet ediyor.

Abone ol

Merve Küçüksarp
 
DUVAR- “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar,” diye yazar Sadık Hidayet, 'Kör Baykuş' isimli kült romanında. Evsizliğin, aidiyetsizliğin nasıl bir sızı verdiğini anlatmak ister bize bu cümlesiyle… Bazı yaraların insan ruhunu müebbeden mühürlediğini de… Malum hayatımız boyunca defalarca yaralanırız. Kimi yaranın acısı çabucak geçer, kiminin acısı ise bir ömür boyu kalır. Değme unvanlar, afili başarılar dahi unutturamaz sızısını. Ve en çok da, çocuklukta aldığımız yaralar sınar bizi bu hayatta. Aradan kırk yıl geçse bile taravetini koruyan, kırk kat kalınlaşsa da derimiz kabuğu aynı kalan, kırk diyar gezsek de prangasından kurtulamadığımız, dönüp dolaşıp kurcaladığımız, kurcalarken kanattığımız yaralardır çocukluktan bizlere kalan. Kolay kolay iflah olmayanlardır.

Polat Özluoğlu, 'Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar' ismini verdiği son öykü kitabında ailenin, insanın ömrü boyunca sızısını hissettiği yaraların nasıl membaı haline geldiğini anlatıyor. Aile mefhumunun karanlık odalarına, girift labirentlerine, metruk bahçelerine ışık tutuyor. Kitaptaki öykülerin çoğu her gün gazetelerde okuduğumuz, hatta bazılarımızın bizzat şahit olduğu gerçek bir hayatın içinden alıyor demini. Cehalete senalar düzercesine görmezden geldiğimiz ibret hikayelerine ve bilhassa kadına yönelik şiddete dikkatimizi çekiyor. Bir yandan da bizim coğrafyamızda ailenin etrafını saran kutsal sırı kazıyor. Baba figürü ekseninde birey ve iktidar ilişişini yeniden düşünmemizi sağlıyor. Polat Özluoğlu’yla öykülerinin yazım serüvenini, temel meselesi olan aile ve baba mefhumunu, bu minvalde iktidar ve birey ilişkisini konuştuk.

Kitaptaki öyküler nasıl bir araya geldi? Yazım sürecinden bahseder misiniz?

Annem Kovboylar ve Sarhoş Atlar, Polat Özlüoğlu, İthaki Yayınları, 152 syf., 2022.

Önceki kitabım 'Peri Kızı Af Buyrun’un yayımlanmasından sonra yavaş yavaş bu kitaptaki öyküler birikmeye başladı. Aile denen cenderenin başka bir yüzüne dair öyküler yazmak istedim. Yaşadığım bazı olaylar sonucunda kendimi aile, erk, iktidar, baba ile ilgili hikayelerin içinde buldum. Bilhassa çocukların yaşadıklarına, baba-oğul, baba-kız ilişkilerine, mutsuz ve huzursuz ailelere dikkatimi çevirdim. Yazdığım ilk öykülerden biri ‘’Unutmanın Huzursuz Bahçesi’’ ydi. Gözaltında kaybolan kızının ardından hissettiklerini daha fazla içinde tutamayan bir babanın (Cumartesi Babası’nın) hikayesini kendi ağzından anlattım. Diğer öyküler de bu minvalde gelişti. Yazma ritüelimde bir konuya dair düşünmeye başladığımda ardından gelen öyküler genelde aynı konu etrafında oluşuyor ve tematik bütünlükten kolay kolay uzaklaşamıyorum.

Öykülerde aile mefhumunu mercek altına alıyorsunuz. Nitekim daha önceki öykü kitabınızda da aile, öykülerdeki kurucu unsurdu. Bu mesele kişisel gündeminize nasıl girdi?

Gündemimden hiç çıkmadı ki! Bir önceki kitapta ailenin sömürülen, şiddete ve tacize uğrayan tarafının yani kadınların ağzından anlatmıştım her şeyi. Direniyordu kadınlar, isyan ediyor, avaz avaz haykırıyordu yaşadıklarını. Bu defa ise toplumun, dinin, devletin kutsallaştırdığı çürümüş aile kurumunun otopsisini yapmak istedim. Kapalı kapılar ardında, perdeleri örtülü evlerde yaşananları öykülere taşıdım.

Aile, birçok yazarın üzerinde durduğu bir mesele… Keza bir yanda büyük yollar aşmak, büyük hedeflere varmak için aile ve evden uzaklaşılması gerektiğini salık veren Kafka var; diğer yanda ise insanın aileden alacağı destek ve korumaya muhtaç olduğunu söyleyen Bachelard gibi yazarlar… Siz bu kitapta aile mefhumuna nasıl yaklaştınız?

Elbette her iki görüş de anlamlı benim için. Ancak bu öykülerde aile denen kurumun iltihaplı yönünü ortaya çıkarmak önemliydi. Kitapta bazı öyküler o cenderenin içinde sıkışan, kırılan, yaralanan savunmasız çocukların gözünden, bazıları ise bizzat iktidar tarafından yani babanın gözünden aktarılıyor. Dört duvarın içinde, kapalı kapılar ardında neler yaşanıyor, nelere maruz kalıyor o insanlar bilelim istedim. Duvarların dili olsa denilen yerden, tam da o suskunluktan yola çıktım.

Diğer önemli bir konu ise baba ile kurulan ilişki… Doğusunda Şehname, Batısında ise Kral Oedipus anlatısının tam ortasında bulunan topraklarımızda baba iktidarı temsil etmesi bakımından önemli bir sembol. Öykülerde yer alan baba figürlerinden ve onların kurdukları iktidar ilişkilerinden bahseder misiniz?

Malum baba, “kutsal” aile kurumunun yapı taşı gibi, aile içi iktidarın sahibiymiş gibi anlatılır, dayatılır bizlere. Ancak kitapta hikaye edilen baba figürlerinin ortak yönleri olduğu gibi ayrışan noktaları da var. Hepsi saf kötü, saf zalim ya da zorba değil. Kabahatli olduğunu bilen, pişman, aciz, iktidarını kaybetmiş babalar da var öykülerde. Mesela evlat acısını yaşamış bir babanın nasıl dağılıp paramparça olduğunu, yasını nasıl tuttuğunu da anlattım. Babanın nasıl yaralayan, silinmeyen izler bırakan, eksik, yarım çocuklar yaratan bir figür olduğunu da… Keza günün büyük çoğunluğunu evin dışında geçirdiği için aile bireylerine yabancı olan baba figürünün evin içinde yarattığı korku atmosferini de dillendirdim.

Kadına şiddet, neredeyse her öyküde değinilen bir mesele… Kadına şiddet gün be gün artıyor, her ay onlarca kadın katlediliyor. Buna rağmen, neden iktidar şiddet faillerini koruyor ve durmadan kutsal aile güzellemesi yapıyor?

İktidarın ömrünü sürdürebilmesi için aile içindeki eril iktidara ihtiyacı var. Bu yüzden ailenin kutsallığını yüceltiyor. İktidar ister ki, aile bireyleri belleksiz, korkuya teslim olan insanlardan oluşsun. Ne yaşarlarsa yaşasınlar ailenin kutsal olduğuna inansınlar… Böyle bireyler yetişti mi ailede, onları manipüle etmek kolaydır. Nitekim bugün belleği zayıf bir toplum yaratmak isteniyor. Öyle de oluyor. Düşünün ki, her ay onlarca kadın cinayeti, yüzlerce kadına şiddet vakası, çocuk istismarı, LGBTİ bireylere karşı işlenen nefret cinayetlerini okuyoruz. Ancak bir kaç gün sonra kimse hatırlamıyor olanları. Bu dünyada yaşayan bir canlı olarak elimi vicdanıma koyduğumda bir şeyler yapmak istiyorum. Unutuşu geciktirmek, okuyanı silkelemek, sarsmak, rahatsız etmek için yazıyorum. Edebiyat iyileştirir mi bilmiyorum ama en azından kısacık bir an için bile olsa okuyanı durup düşündürür, başkasının yerine kendini koyma dürtüsü verirse ne mutlu bana.

Öykülerinizin bazı yerlerinde, “Bu kadar da olmaz” dedirtecek olaylar var ama aslında her gün oluyor bunlar. Bizler neden başımızı niye çeviriyoruz bu insanlara? Toplumsal belleğimiz neden bu kadar ölümlü?

’Bu kadar da olmaz’’ ları o kadar çok yaşıyoruz ki kanıksadık, olmaz dediklerimiz oldu, oluyor. Buna rağmen günümüzde insanların önemli bir kısmı yalnızca görmek istediklerini görmeye, gerçeklerden uzak kalmaya alışmışlar. Mutsuzluktan, acıdan, üzüntüden köşe bucak kaçan, yoksulluğa, savaşa ve şiddete gözlerini kapayan insanlar var. Sanki acı bir hastalıkmış, bulaşıcı bir şeymiş gibi acı çeken insanlardan uzaklaşıyorlar… Çağımızın hastalığı olsa gerek! Bellek tutulması yaşıyoruz ne yazık ki.

Öykülerinizde bellek meselesi de başka bir kurucu unsur. Bellek de aslında bizim evimiz; zaman zaman döndüğümüz ya da kurtulmaya çabaladığımız... Öyküdeki kişilerin bellekle nasıl bir imtihanı oluyor?

Kitaptaki öykülerde kendi kişisel takvimlerindeki travmaları unutamayan, unutmaya çalışan ama beceremeyen aile bireylerinin hikayesine tanıklık ediyoruz. Bellek pek çok odası olan bir eve benziyor, sizin de dediğiniz gibi. O odalara yerli yersiz girip çıkan bizler hatıra parçacıklarına tutunuyoruz, bazılarını unutmaya, bazılarını hatırlamaya çabalıyoruz. Öykülerdeki bireyler de içine düştükleri derin çukurlardan, travmalardan, kayıplardan, yaslardan sonra bellekleriyle baş başa kalıyorlar. Unutamamak, hatırlamak insan için bir ceza oluyor, son kertede. Dolayısıyla karakterler bellek imtihanında sınıfta kalıyor çoğunlukla. Anlatarak unutmaya çalışmak mümkün mü bilmiyorum ama öykülerdeki karakterler anlatarak kurtulmaya çalışıyorlar yaşadıkları acıdan.

Öyküleri kaleme alırken “ben” anlatıcı seçiminizin sebebi nedir? Ben anlatıcı olması metinleri daha samimi yapıyor ancak bir mesafe sorunu da ortaya çıkabiliyor, bilhassa böyle duygusal metinlerde. Bu mesafeyi ve dili konumlandırırken nelere dikkat ettiniz?

Ben anlatısı öykülerde kendiliğinden ortaya çıktı. Bir derdi vardı kahramanın, anlatmak istediği bir acısı, içinde tutamadığı bir sırrı, kaybı, ölüsü vardı. Tek kurtuluşu dile dökmesiydi içindeki acıyı. Kime anlattığı önemli değildi. Aslında bir yabancıya aktarmak nasıl kolaysa, kahraman karşısında biri varmış gibi dillendirdi içindeki hikayeyi.  Yani okuru seçti, sana anlattı. Yazar olarak seviyorum ‘‘ben anlatısı’’ ile kurgulanan hikayeleri. Daha samimi, okurla yazar arasındaki mesafeyi sıfırlayan, okuru metnin içine çeken, inanmayı, kahramanla empati kurmayı kolaylaştıran bir anlatıya olanak veriyor. Buna karşın oldukça zor bir tekniktir. Metni bozabilir, hikayenin inandırıcılığını yok edebilir.

Öykü türünde sizi cezbeden nedir?  Bundan sonra da öykü türüyle mi yazarlığınıza devam etmeyi düşünüyorsunuz?

Öykünün duygusal yoğunluğunu, kısacık mesafede kat edilen o kocaman mesafeyi seviyorum. Bir kaç sayfada koca bir ömrü ya da ufacık bir anı anlatma olacağı bence muazzam bir his. Öykü okuyanı daha kolay içine çeker ve orada tutar. Ben yazarın türler açısından sınırlandırılacağına da inanmıyorum. Farklı türlerde de metinler yazmak istiyorum.