Kürenin yedi gününde bu hafta, ABD ile Türkiye arasında devam
eden gerilim iki devletin dışişleri bakanlıklarından yaptığı sert
açıklamalarla sürdü. Türkiye’de hukuk ve adaletin iktidar için
seferber edilmesi, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın
tutukluluklarına dönük eleştirilerde kendini gösteriyor. Bu
eleştirilere, “atara atar gidere gider” düzeyinde yanıtsa alışık
olunmadık biçimde Dışişleri Bakanlığı'ndan geliyor. “Türkiye
yargısına kimse karışamaz” olarak özetlenebilecek bu karşı tutum,
özellikle söz konusu ABD olduğunda “Peki Rahip Brunson?" sorusunu
akla getiriyor.
Gündemde yer eden diğer bir önemli gelişme Rusya ile Batı
arasında son olarak Aleksey Navalnıy ile belirginleşen gerilim.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un verdiği bir söyleşide “AB
ile gerekirse ilişkileri keseriz” açıklaması, Moskova-Brüksel
hattında yeni hesaplara ve karmaşaya neden oldu. Rusya
Dışişleri'nin Türkiye’den farklı olarak "had bildirmeden ziyade
diplomatik teamüllere özen gösteren dili" dikkate aldığında bu
politikaların başında olan isimden böyle bir açıklama gelmesi,
“Aman Rusya işte”, denemeyecek bir sorgulamaya da neden oldu.
Rusya, AB, Türkiye gündemi içinde dikkat çekmeyen bir diğer
gündem başlığı Peru’dan geldi. Peru’da 1990-2000 arasında 300
binden fazla yerli ve yoksul kadın ve 30 binin üzerinden yerli
erkeğin kısırlaştırılması, uzun süredir hukuki bir mücadeleye konu
olmuştu. Nihayetinde bu mücadele, mahkemenin mağdurlara tazminat
verilmesine hükmetmesiyle başka bir aşamaya geçti. Bu hafta
iktidarın bedenle ilişkisini Peru örneği üzerinden ele
alacağız.
KAYIP ON YILDAN ETNİK TEMİZLİĞE ALBERTO FUJIMORI
Peru, 32 milyon nüfusu ve kişi başına 5 bin 850 dolar geliriyle
Latin Amerika’nın orta gelirli ülkelerinden biri. Ancak ülkeye
dönük araştırma yapıldığında pek çok Latin Amerika ülkesinde olduğu
gibi, isyanın, sosyal adaletsizliğin, asker postallarının eksik
olmadığı ortak tarihe yaslandığı görülüyor. Peru, diğer pek çok
Latin Amerika ülkesi gibi, “kayıp on yıl” olarak anılan dönemi
iliklerinden hissetmiş bir ülke. Askeri darbeler, dış müdahaleler
ülkenin zaten zor olan koşullarını içinden çıkılmaz hale getirdi.
İşte bu ortamda 1990’da yapılan bir seçimde bir parti adına yarışma
gereği bile duymayan Alberto Fujimori, Peru’da iktidar koltuğuna
oturdu. Fujimori, iktidara gelmeden önce eleştirdiği ne varsa
katmerlendirerek sürdürdü. Dahası tank paletlerini ülkenin
sokaklarından, polis ve asker coplarını toplumun sırtından eksik
etmedi. İktidarını sağlamlaştırmada engel olarak gördüğü her
başlık, her kişi terörle mücadele kapsamında şeytanlaştırıldı.
Bununla sınırlı kalmayan Fujimori, autocoup/ autogulpe, seçilmiş
bir yönetimin yasaları çiğneyerek kendini olağanüstü yetkilerle
donatması, bir nevi diktatörlüğünü ilan etmesine dayanan kavramı da
literatüre kazandırdı(!). Aynı dönemde hızla neoliberalizme geçerek
devlete ait ne varsa özelleştireceğini ifade etti. Başkanlık
kararnameleriyle de bunu yaptı. Fujimori, bir yandan düşman olarak
gördüğüne savaş açarken kendine has diktatörlüğünde, diğer yandan
yoksullukla savaşta, tüm dünyanın gözü önünde yeni ve köktenci bir
çözüm buldu. Yoksulların kısırlaştırılması, zaten yoksul olan yerli
halkın bu sürede üremesinin önlenmesi, hatta bilerek
öldürülmesi!
Fujimori’nin yoksul ve yerli bedenleri hedef aldığı politikası
iktidar ve beden konusunda önemli. Önce kıyıma/etnik temizliğe
bakalım.
YOKSULLUKLA MÜCADELE YÖNTEMİ OLARAK KISIRLAŞTIRMA
Fijimori’nin parlamentoyu ve hukuku askıya alan ve iktidarı
kendisinde toplayan yönetimi, karanlık, istihbarat örgütünü ölüm
makinesine çevirecek işlere imza attı. İşte bu dönemde yönetim,
iktidarın hedefindeki Aydınlık Yol gerillalarını yok etmeye
koyuldu. Benzer biçimde bu kıyım üniversite hocalarını ve sol
görüşlü öğrencileri hedef aldı. İstenmeyen ikinci grupsa, yoksul
mahallelerdeki doğurgan kadınlar ve yerli halktı. Nitekim bu
çerçevede zaten çoktan kontrol altına alınmış medya ve
propagandayla gıda yardımı alabilmeleri için bazen teşvik bazen
tehditle, 300 binden fazla kadın ve 30 bin erkek kısırlaştırıldı.
Yaklaşık 10 yıla yayılan Fujimori iktidarından geriye, yoksul ve
yerli halkın imhası, ölüm mangaları ve her yerinden rüşvet ve
yolsuzluk akan bir ülke kaldı. Fujimori yaptıklarının bedeli
olmaktan uzak olsa da yargı karşısına çıkarıldı. Nitekim
kısırlaştırılan yerli halkın bir kısmının en azından tazminat
kazanmasını sağlayan da bu yargı sürecinin halkaları. Peki
Peru’daki bu durum bize, iktidara ve bedene dönük ne söylüyor?
BİYO-İKTİDAR: ÖLÜM VE YAŞAMA KARAR VEREN EGEMEN
Biyo-politika, güncel veya geçmişe dönük çalışmalarda sıklıkla
karşılaşılan kavramlardan biri. Yaklaşımın öne çıkan iki düşünürü
Michel Foucault ve Giorgio Agamben. Foucault tarafından literatüre
kazandırılan biyo-politika, bedenin toplumsal-politik bir meseleye
dönüştürülmesinin yanında bedenin kapasitesini artırmanın ya da
bedeni bir tür iktidar göstergesine dönüştürmenin aracı. Bu noktada
iktidarın kapitalist ihtiyaçlar uyarınca nüfus politikasına
yönelmesi, var olan nüfusu üretkenleştirme gayreti durumun
açıklayıcı pratikleri. Foucault, tıbbın nesnesi olan bedenlerin
topyekûn bir toplumsal bedene dönüştürülme gayretini de bu
çerçevede imler. Bu bağlamda dünyanın pek çok ülkesinde kürtajın
iktidar eliyle yasaklanması, kadınlara doğum için teşvikler
verilmesi durumun örnekleri.
Nüfus ile devletin gücü arasında kurulan ilişki, uygulanacak
teşvik ile yasağın konusu ve katmanları konusunda yönlendirici
oluyor. Türkiye’de uygulanan kürtaj politikası, neredeyse hiçbir
devlet hastanesinde kürtaj olunamaması, bu bağlamda düşünülebilir.
Bunun bir de cezalandırıcı bir pratiği var. Bu bağlamsa kendini
ayrımcılık, hedef gösterme, tutuklama, yine Foucault tarafından
ortaya konan ıslah etme kavramıyla baş gösteren LGBTİ+ bireylere
dönük politikalarda görülüyor. Örneğin Rusya’da LGBTİ+ bireylerin
toplum içinde el ele tutuşmasının yasaklanması, bu bireylerin
yayınlarının durdurulması, hedef gösterilmesi, Türkiye’nin de uzak
olmadığı pratikler. Öte yandan Putin, kendisiyle yapılan bir
söyleşide şunu söyleyecekti: İnsanların cinsel yönelimi aslında
beni pek ilgilendirmiyor, ancak geyler üreyemiyor, Rusya’nın nüfusu
azalıyor ve bizim nüfusa ihtiyacımız var. Putin’in kendinden menkul
bu açıklaması belli yasağın ardındaki biyo-politikaya dönük
izlediği yolu hatırlatıyor. Türkiye’deyse durum son olarak
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “LGBT yoktur” açıklaması, Süleyman
Soylu’nun “sapkın” tanımlamasıyla daha çok dini referans alan bir
şeytanlaştırmaya dayanıyor. Ancak her iki pratik de iktidarın
bedene yüklediği anlam ve dönüştürme gayreti konusunda önemli
ipuçları sunuyor.
Peru’da görülen örnekteyse aslında biyo-poltikanın başka bir
alanına uzanmak gerekiyor, bu örnek için de sözü Foucault’dan alıp
Agamben’e vermek gerekiyor. Agamben, biyo-politikaya ölümün yaşama
dahil edilmesi gözüyle bakıyor; aslında bu politika bir ölüm aygıtı
anlamına geliyor. “Kime karşı?” sorusu sorulduğunda aslında Peru’da
gördüğümüzün yanıt olduğunu söyleyebiliriz.
Fujimori, aslında izole edeceği bedenleri tanımlayarak kendine
alan açmış; yerli, solcu ve yoksulları seçmişti. İşte Agamben
tarafından Roma Hukuku’ndan alınan “çıplak hayat (homo sacer)”
burada devreye girer. Öldürülmesi suç sayılmayan şeklinde
açıklanabilecek olan çıplak bedenin mensupları, içleyerek dışlama
pratiğiyle hedef alınır, kamplara kapatılabilir, öldürülebilir,
kısırlaştırılabilir. Nitekim Fujimori de çıplak bedenleri hedef
almıştı. Agamben’e göre bunun nedeni, bu eylemle egemenliğin
pekiştiğine dönük inanç. Fujimori’nin anayasayı askıya alması,
parlamentoyu devre dışı bırakmasıysa aslında biyo-politik düzlemde
egemene dair yeni bir durumu gösterir: İstisna hali. Carl
Schmitt'ten alınan bu kavramla, egemen hukuku askıya alır ve bir
istisna hali yaratır. İşte Peru’da yerli ve yoksullara karşı
yapılan kıyımda görülen, Roman kadınlarına yapılan, ABD’de
Kızılderili halka uygulanan, en bilindik örnekle Nazilerin toplama
kamplarında uyguladıkları politika da bu durumun örnekleri.
Tarihsel pratikleri egemenlik kadar eski olan bu politikanın
nerdeyse her coğrafyada örnekleri mevcut. Dikkat çekici olan, daha
çok Foucault'nun yöntemlerini kullanan biyo-iktidar
mekanizmalarının sanıldığının aksine Agamben’in ölüm makinası
dediği biyo-politikaya uzak olmaması. Hatta bazen bu ikisinin iç
içe geçmiş örneklerini sunması. İşte bu çerçeve içinde LGBTİ+
bireylerinin iktidarlarca hedef alınması, kürtajın iktidarın bir
mevzisine dönüştürülmesi politikalarına bakmak gerekiyor ki,
iktidarların istisna haline geçip, topyekun bir mıntıka temizliğine
girişmesi önlenebilsin. Dolayısıyla aslında iktidarın hedef aldığı
bedenler, yalnızca bir beden olmanın ötesinde bir yerde
konumlanıyor.
Notlar
Georgio Agamben, Kutsal İnsan, İstanbul, Ayrıntı Yayınları,
2013.
Georgio Agamben, İstisna Hali, İstanbul, Ayrıntı Yayınları,
2018.
Michel Foucault, Kliniğin Doğuşu, İstanbul, Epos Yayınları,
2016.
Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, İstanbul, Metis Yayınları,
2012.