Özgür Mumcu: 'Laikçi Teyze'lerle dalga geçtiler'

Akademisyen ve gazete yazarı Özgür Mumcu'nun kaleme aldığı "Barış Makinesi" 2016 yılında okurlarla buluştu. Barışa, kitabına ve kadın mücadelesine dair söyleştiğimiz Mumcu "İnsanlar yaşananlara rağmen umut etmekten vazgeçmediler. Sonunda çok kayıp vermiş olmalarına rağmen insanların genelde kazandığını görüyoruz" dedi.

Abone ol

Ayşe Özlem İnci

Özgür Mumcu akademisyenliği ve köşe yazarlığıyla da ismini sık duyduğumuz bir isim. 2016’da yayınlanan, kurgusu ve kendine has üslubuyla dikkat çektiği kitabı "Barış Makinesi" ile edebiyat dünyasında da ismine rastlayacağımız haberini verdi. Mumcu’nun kitabıyla başladığımız sohbet, mucitlere, barışa, yazılarına ve ötesine doğru yol aldı.

"Barış Makinesi"nden bahseder misiniz? Aslında hikâyeler vardı da sonra böyle bir kitap mı ortaya çıktı?

Aklımda hikâyeler vardı. Sonra böyle bir kitaba evrildi. Bir de savaş hukuku üzerine çalıştığım için barış meselesi üzerine kafa yoruyordum. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi… Bugünkü konjonktüre de çok benzeyen tarafları var. Barış üstüne düşünmek için yazılmış bir kitap.

Fotoğraf: Oğuzhan Hiçduymaz

Bir söyleşinizde "Hikâyeleri birleştirmek için bir objeye ihtiyaç duydum" diyorsunuz. Her zaman çözülmesi gereken bir mesele bir obje ile mi çözülür? 

Her zaman değil. "Deux ex machina" denilen bir kavram vardır. Bazen çözülemeyen bir durumda tepeden bir şey iner ve her şeyi çözümler. ‘Antik Yunan Tiyatrosu’nda mesela bunu görebiliriz. Burada tam onu kastetmemiştim aslında. Ama barışın somut bir objeyle karşılık bulması kitabı daha okunur kılacaktı. Barış hedefine varmaya çalışırken bir objenin peşine düşme şekli. Soyut olan barış fikrini somutlaştırma gibi bir yola gitmeye çalıştım.

'İNSANLARI SAVAŞA İKNA ETMEK DAHA KOLAYDIR'

Sizce barış için insanlar nasıl ikna edilebilirler?

İnsanları savaş için ikna etmek her zaman daha kolaydır aslında. Çünkü savaş insanların temel içgüdülerine hitap eder. Hayatta kalmak, bir yeri ele geçirmek, kendini savunmak gibi durumlar tüm bunların içerisinde. Bazı dönemlerde özellikle günümüzdeki gibi dönemlerde, 20’lerde, 30’larda krize girmiş olan toplumlarda olduğu gibi yakıp, yıkarak, kan dökerek tekrar yeni bir başlangıç yapacaklarına inanıyorlar.

Böyle dönemlerde özellikle barış fikrini savunmak ve insanları barışa ikna etmek bir hayli güç. Ama bu bir ahlaki görev aynı zamanda. Nasıl olur bilmiyorum ama ne yapılması gerektiğini biliyorum. Barış fikrinden asla geri adım atmamak, çekici olan savaş fikrine ya da kutuplaşmaya öfke, nefret tuzağına düşmemek gerekir.

Yazdığınız kitap az çok haberdar ediyor aslında ama yine de sorayım… Sosyal medyada paylaştığınız linklere yaptığınız yorumlara bakıldığında hep bir espri atmosferi var. Dibe vurduğunuz zamanlar olmuyor mu olan biten karşısında? Kendi içinizde yaşadığınız olumsuz hâllerle de ilgili algınız böyle midir?

Elbette benim de asabımın çok bozulduğu, karamsarlığa kapıldığım zamanlar oluyor. Ama böyle bir lüksümüzün olmaması gerektiğini düşünüyorum. O durumdan bir an evvel çıkmaya çabalıyo-rum. Bir de insanlık neler neler yaşamış, ne dönemler görmüş…

Biz de zor bir dönem yaşıyoruz fakat daha önceki zamanlarda on bin katı zor şeyler yaşandı. İnsanlar yaşananlara rağmen umut etmekten vazgeçmediler. Sonunda çok kayıp vermiş olmalarına rağmen insanların genelde kazandığını görüyoruz.

Barış Makinesi / Özgür Mumcu / April Yayıncılık

Kendi derdine düşkün olmak şımarıklık mı yani?

Hayır ama, kendi içinde bulunduğu olumsuz atmosfere kapılıp bunu değiştirmek için uğraşmamak gibi bir lüksümüzün olduğunu düşünmüyorum.

Mucit nedir? Sizin için özellikle mucitler önemli bir yerde gibi geliyor bana.

Mucitler en temelde dünyadaki bilimsel gelişmeleri dünyanın somutluğuyla bir araya getiren insanlar. Yani bilimde bazen çok soyut gelişmeler de olabiliyor. Onu fark edip ve onu süzen ve somut hayatta neye ihtiyaç duyulduğunu fark edebilen insanlar.

Bir anlamda soyutla somut arasındaki geçişi becerebilen kişiler. O sebeple de dünyanın ilerlemesine çok faydası olmuş kişiler. Teori ile pratik arasındaki bağlantıyı kuruyorlar.

Birden fazla alanda mesai harcayan insanlara hayranlık duyuyorsunuz gibi. Siz de gazeteci, akademisyen ve aynı zamanda yazarsınız. Bu kişilerle aranızda bir bağlantı hiç kurdunuz mu?

Aslında benim alanlarım birbirinden çok uzak değil. Bu çok şaşırtıcı bir durum değil. Aynı zamanda hem uzay mekiğine binip hem de ressam olarak hayatıma devam etmiyorum yani. Tabii bunların aynı anda yapabilen insanlar çok hayranlık verici. Tüm bunları bir arada başarabilenlere "rönesans insanı" derler ya zaten.

Paul Robeson var mesela. Nazım Hikmet’in şiirlerinde de geçer. Avukat, atlet ve opera sanatçısı. Tüm bunlarla beraber sivil haklar savunucusu.

Bir örnek daha verecek olursam, Hedy Lamarr diye Amerikalı bir aktris vardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir radar yöntemi icat etmiş. Onun icadı üzerinden bugünkü bluetooth-wireless dediğimiz hadiseler gerçekleşiyor. Bir de bu tip karakterler romanda çok kolaylık sağlıyor.

Hem okurun ilgisini çekiyor hem de o dönemle ilgili pek çok şeye temas ettiği için önemli olabiliyor. Karakter ekonomisi söz konusu olabiliyor böylece. Elbette bütün kitaplarda on parmağında on marifet karakterler olmalı anlamına gelmiyor ama evet ilgimi çeken karakterler.

"Barış Makinesi"ni bir devlet başkanına, bir mucite ya da bir sanatçıya okutma fırsatınız olsaydı kimin okumasını isterdiniz?

Daha önce bunu hiç düşünmemiştim. Ama bir sanatçıya okutmak isterdim sanırım. Heykeltıraş, ressam olabilir mesela. Devlet adamları zaten kitapta bahsettiğim şeyleri biliyorlar. Ama siyasetçiler de okusa tabii ne güzel olur.

'OTOSANSÜR İSTER İSTEMEZ SÖZ KONUSU OLUYOR'

Akademisyenlikteki on beşinci yılınız. Geçen bu süreçte öğrenci profilinde gözlemlendiğiniz bir değişiklik var mı?

Mesleğe başladığımda ben de henüz öğrenciliğimi bitirmiştim. Büyük bir değişiklik gözlemlemedim. Ama tabii teknolojinin kullanımıyla beraber dikkat süresinde bir düşüş var ister istemez.

Fotoğraf: Oğuzhan Hiçduymaz

Eskiden daha uzun süre konsantre olabiliyordu öğrenciler. Bu durum benim için de böyle. Bu durum onların daha az zeki oldukları anlamına gelmiyor.

Sadece adapte olmalarıyla alakalı. Onun haricinde dünya hakkında biraz daha ilgili olduklarını görüyorum. Çok umutsuz görmüyorum. Bizim kuşağa göre daha iyi durumda olduklarını söyleyebilirim. Tabii bu yorumum benim gözlemleyebildiğim kesim ile alakalı.

Yazılarınız bana "yakan top" oyunundaki atmosferi çağrıştırıyor. Evet, bir mesela var… Siz de sahadasınız ama vurulmamak için direkt koşular yerine "dünya turu" atıyorsunuz gibi geliyor. Bu durum bazı kesimlere göre "Meseleye direkt girmiş, ne kadar cesur bir yazı" dedirtirken bazıları da "Evet, meseleden bahsetmiş ama etrafından dolanıyor" dedirtebiliyor. Özellikle bu dönemde sizce yazılarınızda bir değişiklik oldu mu?

Hiçbir zaman başından beri böyle direkt bir üslubum olmadı benim. Bazı konuları direkt yazdığım oldu tabii. Zaten başlarda günlük siyaset de çok yazmıyordum. Şu var tabii İran sinemasında sansür uygulandığında başka anlatım yöntemleri bulmak zorunda kalındı.

Şimdi Türkiye’de yazı yazmak hakikaten çok kolay değil. İster istemez bir otosansür söz konusu oluyor. Hem bu dönemde söyleyeceğini söylemek hem de başına çok bela almamak gibi bir ara dengede yazmak gerekiyor. Ben de biraz herkes gibi onu yapmaya çalışıyorum. Eskiden bahsettiğimiz birçok şeyden artık eskisi gibi bahsedemiyoruz. İp uçlarıyla, etrafından dolaşarak vesaire şeklinde yazıyoruz. Birçok insan için de durum böyle. Yine de ileride, bugünlere dönüp baktığımda alnımın ak olabileceği yazılar yazmaya çalışıyorum.

Tüm bunlarla birlikte mesela sizi Ahmet Şık davasında ön saflarda gördük.

Ahmet Şık’ın altı sene önceki basın açıklamasını da ben yapmıştım. Ahmet Şık tekrar içeri alınınca yine orada oldum. Bu arada pek çok davaya gidiyorum ancak basın açıklamasını ben yapmıyorum. Arkadaysan göze çarpmıyor oluyorsun. İlla birileri okuyor zaten o açıklamayı. Sıra bana gelince de ben okuyorum. Can Dündar ve Erdem Gül davalarına da gittim. Mümkün olduğunca davalara gitmeye çalışıyorum.

"Tutuklu Öğrenciler Dayanışma İnsiyatifi" kurmuştuk. İçerideki tutuklu üniversite öğrencilerinin davalarıyla teker teker ilgilenmiştik. Şu doğru; dört, beş sene evvel daha sık gidiyordum davalara. Bir süre sonra yorgunluk da oluyor elbette ve her yere yetişemiyorsunuz.

Babanız gidince toplumun erkek çocuklardan beklediği o sorumluluk beklentisi size de hissettirildi mi? Çevrenizdekilerin "Şimdi benim bir şeyler mi yapmam gerekir" diye düşündürdükleri oldu mu?

Ben ufaktım o zaman. On beş yaşında falan. Alsam da nasıl bir sorumluluk alacaktım. Elbette soyadına yakışır davranmalıyım gibi şeyler oluyor. Toplumsal bir baskı oluyor. Bireysel olarak da psikolojik bir baskı oluyor ama en doğrusunun insanın kendisi olmaya çalışması olduğunu düşündüm bir noktadan sonra. Çünkü o baskıyla yaşanmaz. Size o baskıyı yapan insan o an düşünüp söylüyor, ama o an, sizin bütün bir hayatınız oluyor. Çok da tuhaf davrandığımı düşünmüyorum. Özel bir sorumluluğum var, devam ettirmeliyim, gibi gelmedi bana. Ama tabii ister istemez kendimi bir gazetede yazar olarak buldum. Belki de içten içe de hissetmişimdir.

Siyasete girmeyi hiç düşündünüz mü?

Düşünmedim. Çünkü herkesin kendi yeteneklerinin sınırlarını bilmesi gerekir. Siyaset başka bir şey. Başka bir yetenek gerektiriyor. İnsan ilişkisinden tutun da hafızaya kadar. Başka bir hadise o. Siyaset, meclise girip oturmak değil. Bütün gün bir örgütlenme faaliyeti, ülkenin en ufak yerine kadar gitmek demek. Kendimde öyle bir yetenek ve arzu görmüyorum. Ama çok ileride belli bir yaşa geldiğimde belki bir danışman olarak siyasette yer alabilirim.

Özellikle son zamanlarda insanların buralardan gitmek için imkân yaratmaya çalıştıklarını ya da gittiklerini duyuyoruz. Siz de gitmeyi düşünüyor musunuz?

Ben zaten gitmiştim. Gidenlere bir şey diyemiyorum. Çünkü üniversitede çalışma imkanı bulamamış, işlerinden atılmış olanlar var. Üniversiteden atıldığı ve pasaportlarına el konulduğu için gidemeyen bir kısım da var.

Burada insanlara üretim, çalışma imkanı verilmeyince gitmek durumunda kalıyorlar. Elbette ülke için üzücü. Değerlerini kaybediyor. Ülkenin genel olarak gelişmesine de etki ediyor bu durum. O insanların gitmek zorunda kalmadıkları bir ortam yaratılması lazım.

Ülkeyi yöneten için de utanç verici bir durum vatandaşların ülkeden gitmesi. Başka ülke vatandaşlarının ,sadece savaş sebebiyle kaçan Suriyeliler ya da Iraklılar’dan bahsetmiyorum, "Ben hayatımı burada kurayım, ne güzel, sanata, bilime uygun bir ortam var" deyip batı devletleri insanlarının da buraya gelip yerleşeceği bir ülke kurmak yerine kendi vatandaşlarımızın kaçtığı bir ülkenin yöneticisi olmak utanç verici olsa gerek.

Ben şahsen şu an gitmeyi düşünmüyorum. Ama şartlar ne olur bilinmez. Umarım kimsenin gitmeyeceği ve hatta insanların buraya geleceği bir ülke ortamı sağlayabiliriz.

'LAİKÇİ TEYZE' DİYE DALGA GEÇTİLER'

Kadınların alanlardaki mücadelesi için neler söylersiniz?

İktidarın otoriterleşmesini ilk kadınlar gördü aslında. "Laikçi Teyze" diye dalga geçilen bir dönem vardı. Aslında o dalgası geçilenlerin önemli bir kısmı emekli öğretmendi. Asıl milli eğitimdeki kadrolaşmayı, mezhepçi anlayışı ilk fark eden onlardı. Durumun nereye gideceğini onlar gördüler aslında.

İslamcı bir rejimde özgürlükleri ilk alınan kadınlar olacaklar. O sebeple onların sesi daha çok çıktı, çıkıyor. Bu yüzden erkeklerin biraz da utanması gerekir. Kadınların seslerinin çıkması önemli hatta daha fazla çıkması gerekir. Erkekler de onlara yardımcı olsa daha iyi olur tabii.

Oyunculuk deneyiminiz de olmuş. Yönetmen Tolga Karaçelik yakın arkadaşınız diye biliyorum. Hiç oyunculukla ilgili bir muhabbet geçti mi aranızda?

Lisedeyken ve üniversitenin ilk yıllarında tiyatroyla ilgileniyordum. Sonra yeteneksiz bir oyuncu olduğumu fark edince devam etmedim. Ama şöyle bir şansım var: Senarist ve yönetmen arkadaşlarım var, hani böyle bir filmde figüran olarak arkalarda dolanmak eğlenceli olur.