Orwell: karakurbağası, savaş, medya ve dahası

George Orwell “Karakurbağası Hakkında Bazı Düşünceler” adlı yazısında baharın gelişinin kendisine verdiği hazdan ve en çok karakurbağalarının kendisinde bıraktığı etkiden bahsediyor. Orwell ''“insanlar katliamlara inanmaya ya da inanmamaya siyasi tercihlerine göre karar verirler,'' diyor.

Abone ol

DUVAR - George Orwell, bana okudukça daha da enteresan gelen bir yazar. “Her konuda fikri var” diye klişe bir cümle vardır, Orwell için de öyle sanırım ama bunu olumlu anlamda kullanıyorum. Orwell, yaşamdaki ayrıntıları gözünden kaçırmayan, üzerine düşünen ve düşüncesini yazıya dönüştürürken sıradan bir duruma eleştirel bir bakış sunabilen bir yazar. Konular arasında kurduğu bağlantılar onun birikimiyle, tanıklıklarıyla olduğu kadar yaşamla kurduğu ayrıntıcı ilişki ile de ilgili gibi geliyor bana.

.

Elbette Orwell, hakkında çok süslü cümleler kurmaya tanıtmaya ihtiyacı olan bir yazar değil ancak şunu fark ediyorum ki her şeye rağmen, hayatının küçük hazlarını kendisinden esirgememiş bir kişilik o. Baharın gelişini, şöminenin sıcağını, karakurbağasının kendisinde bıraktığı etkiyi, bir pub’ın nasıl olması gerektiğini bile yazınına taşımış ve bana kalırsa yazmayı bir nevi kişisel bir bellek mekanizması haline de getirmiş.

George Orwell’ın Sel Yayıncılık tarafından basılan, “Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler” adlı kitabı yukarıdaki cümleleri kurmamda etkili oldu. Orwell bu kitapta yer verilen yazılarında da elbette sadece bahsettiğimiz gibi yaşamın ayrıntılarını değil, savaşı, medyayı, edebiyatı, sporu ve daha pek çok konuyu eleştirel bir üslupla işlemiş.

''GAZETE VE RADYOLARIN İNFAZI''

“İspanya İç Savaşını Düşünürken” adlı yazısında Orwell, savaşın görünmeyen yüzünü, medyanın ve entelektüellerin döneme göre tavır alan tutumuna değiniyor ve bugünden baktığımızda bizlere çok da uzak olmayan durumları hatırlamamızı sağlıyor. Ona göre: “Kitlelerin bugünkü olağan dışı ve ani fikir değişimlerinin, musluk gibi açılıp kapanabilen duygularının temelinde gazete ve radyoların hipnozu yatıyor. Entelijansiyanın fikir değişimleriyse paradan ve fiziksel güvenlik ihtiyacından kaynaklanıyor.” Orwell’ın tespitleri söylediğim gibi şimdiden bakıldığında da yanı başımızda yaşanıp giden hâle işaret ediyor.

Ana akım medyanın her gün eleştirdiğimiz tutumu da böyle değil mi? Otoriteye göre konumlanma ve devlet söylemini yaymayı iş edinme. Örneğin; gerektiğinde savaş çığırtkanlığına soyunma, kitleleri vatan, millet nidalarıyla savaşın kutsallığına ikna etme bu durum Orwell’ın bahsettiği “hipnoz” durumuyla oldukça yakından ilişkili bana kalırsa. Entelektüeller için de benzer bir şey geçerli genel olmamakla birlikte, otoritelerin günahını aklama derdine düşmüş az entelektüel de yok dünyada ve coğrafyamızda.

MEDYA, ENTELLEKTÜELLER VE KATLİAMLAR

Orwell’ın medya ve entelektüeller ile ilgili dikkat çektiği bir diğer şey de her an savaş yanlısı veya savaş karşıtı konum alabilirlerken, iki durumda da zihinlerinde gerçekçi bir savaş tasviri olmaması. Bu konuda da haklı Orwell. Masa başlarından savaşın gerekliliğini anlatanların, devlet politikalarının düşman bellediğini düşman belletmenin derdine düşenlerin, savaşın acılarından haberleri yok çoğu zaman.

Onlar, savaşın insan için, hayvan, doğa için, toprak için ne demek olduğunu ancak kabul ettikleri otoritelerin izinleri dahilinde karar verirler çünkü kendi tutumları yok dünyaya karşı, verili olan ne ise onu alıp içselleştirmeyi gelenek haline getirmişler.

Orwell’ın değindiği bir konu daha var, insanların katliamlara karşı tavırları ile ilgili, o diyor ki; “insanlar katliamlara inanmaya ya da inanmamaya siyasi tercihlerine göre karar verirler. Karşı tarafın katliamlarına herkes hemen inanırken, kendi taraflarının yaptığı iddia edilen vahşeti, kanıtları gözden geçirmeye zahmet bile etmeden reddederler.” Bu da hâlâ böyle maalesef çünkü insanlar, bir yığına dönüşmüş durumda, çoğunluğun gözüyle görmeyi bellemiş, egemenlerden olmak için bireysel varlık kaygısını kaybetmiş, kişisel hiçbir tavrı kalmamış hâldeler. Bu sebeplerden Orwell’ın İspanya İç Savaşı üzerinden yaptığı değerlendirme ve tespitler bizim şimdimiz ile oldukça yakından ilişkili geldi bana.

ELLERİYLE ÇALIŞAN HERKES YARI GÖRÜNMEZ SAYILIR

.

George Orwell’ın “Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler” adlı kitabında dikkatimi çeken yazılardan birisi de “Marakeş” adlı yazı, bu yazıda Orwell sömürge imparatorluklarının gerçeklerine değinmiş. İnsanların ne yaşarken ne de öldüklerinde nasıl değersizleştirildiklerine dair tanıklıklarını anlatmış. “Elleriyle çalışan herkes yarı görünmez sayılır, yaptıkları iş ne kadar önemliyse görünmezlikleri de o ölçüde artıyor.

Yine de beyaz ten her zaman göze çarpıyor. Kuzey Avrupa’da tarla süren bir çiftçi görseniz büyük olasılıkla dönüp ona ikinci kez bakarsınız. Sıcak ülkelerde, Cebeli Tarık’ın güneyine ya da Süveyş’in doğusuna geçtiğiniz anda böyle bir adamı görmezsiniz bile. Bunu kaç kez fark etmişimdir. İnsan gözü tropik bir manzarada diğer insanlardan başka her şeyi görüyor…Çünkü köylü toprakla aynı renk ve daha az ilgi çekiyor.”

Beyazlar her şekilde dikkat çekebiliyor ama insanın değerinin manzaradan daha az olduğu, sömürge topraklarında çalışan kişinin görünmezliği de emeğinin görünmezliğiyle doğru orantılı oluyor demek istiyor sanırım Orwell. “İnsanların kara tenli olduğu yerde yoksulluk fark edilmiyor” diyor yazar, çünkü ona göre örneğin Fas, Fransızlar için bir portakal bahçesi veya devlet memurluğu, İngilizler için develer, palmiyeler, kaleler, tepsiler, haydutlar…” yani turistik olarak çok ama insani olarak hiçbir karşılığı olmayan anlamlar barındırıyor o günlerde sömürge toprakları, bu durum şimdi ne kadar değişti sorusunu da sormak gerekiyor elbette.

DİKTATÖRLER VE BÜROKRATLAR DÜNYANIN GÜNEŞ ÇEVRESİNDE DÖNMESİNE ENGEL OLAMAZLAR

.

Orwell “Karakurbağası Hakkında Bazı Düşünceler” adlı yazısında baharın gelişinin kendisine verdiği hazdan ve en çok karakurbağalarının kendisinde bıraktığı etkiden bahsetmiş. Yazının can alıcı yanı ise kendisini mevsimsel değişimlerden keyif aldığı için eleştirenlerle ilgili kısım. “Hepimiz kapitalist sistemin prangalarına tutsak halde acı çekerken veya acı çekiyor olmamız gerekirken bir karatavuğun şarkısının, ekim ayında sarı yapraklı bir kara ağaçla karşılaşmanın ya da hiçbir bedeli olmayan ve sol görüşlü bir gazete editörünün sınıfsal açıdan önem taşıdığını söyleyemeyeceği bir başka doğa olayının, hayatı daha yaşanır hale getirdiğini söylemek siyasi açıdan kınanması gereken bir şey mi?

Orwell kendisini bu konuda eleştirenlere böyle soruyor. Yazıda bahsedildiği üzere kendisi bu konuda iki şekilde suçlandığı mektuplar almış. Onu eleştirenlere göre; insanlar memnuniyetsiz olmalı elindekiyle yetinmemeli isteklerini çoğaltmalıymış, bir diğer eleştiri de makineleri sevmemek ve hâttâ onların hakimiyetini sınırlamayı istemek anlamına geldiği için Orwell’ın tavrı gericiymiş.

İnsanın hep daha fazlasını istemesi gerektiği zaten kapitalizmin de isteklerinden değil midir oysa?

İnsanın doğadan haz almasının eleştirilmesi, insanın doğayla kurduğu eşitsiz bir ilişki biçiminin de sonucu bana kalırsa. Doğa sadece haz nesnesi olmadığı gibi insanın da ait olduğu yer ancak “ilerleme” kaygılı insan kendisini doğa üzerinde bir otorite kabul ettiği için ve bu anlayışla kendisini doğadan ne kadar uzaksa o kadar “ilerlemiş” hissettiği için Orwell’a yapılmış eleştirileri, bu açıdan değerlendirebiliriz. İnsan bugün makineleşmiş bir dünyada neredeyse kendi bedeni yerine makineleri koyma durumuna geldi.

Bunun insan için ne kadar olumlu olduğu tartışılır. Çünkü bu bir anlamda bedensel olarak insanın silinmesi anlamını da içeriyor. Orwell, yapılan eleştirilere kendi üslubuyla cevap vermiş çünkü ona göre ne bürokratlar ne de diktatörler, dünyanın güneşin çevresinde dönmesinde engel olabilir. Bence de bu böyledir çünkü insanın tüm çabalarına rağmen belki de tam anlamıyla hükmedemeyeceği tek şey doğadır ve bana kalırsa hâlâ doğaya karşı tüm düşmanca tavra rağmen, hiçbir diktatör baharın gelişini engelleyemeyecek.

VE DAHASI... 

Orwell’ın “Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler” adlı kitabı bahsettiklerimiz dışında daha pek çok şey içeriyor. Kitapta Dali’nin otobiyografisi üzerine Orwell’ın yazdığı bir eleştiri yazısı da bulunuyor ki yazı müstehcen olduğu gerekçesiyle, 1944 yılında “Saturday Book” dergisinin tüm kopyalarından kesilerek çıkartılmış. Ayrıca cinayet romanları, Arthur Koestler’in kitaplarının eleştirisi, salonda bir şöminenin bulunmasının aile ve sosyal ilişkiler açısından önemi, spor ve milliyetçilik ilişkisi gibi konularda da kalemini esirgememiş yazar. Bence bu kitapla hem Orwell’ı ve yazma edimini daha yakından tanıyoruz hem de üzerine düşünmediğimiz ayrıntıların farkına varıyoruz.