'Ölüm bir ustadır Almanya'dan gelen gözleri mavi'

UNESCO tehlike altındaki dilleri; “kırılgan” (vulnerable), “açıkça tehlikede” (definitely endangered), “ciddi anlamda tehlikede” (severly endangered), “son derece tehlikede” (critically endangered) ve “kaybolmuş” (extinct) kategorileri şeklinde ele almakta. Dilin ‘kırılgan’ olması, birçok çocuk tarafından konuşulmasına rağmen bu kullanımın ev gibi belirli alanlarla sınırlandırılması demek.

Abone ol

Hasip Bingöl* hspbngl12@gmail.com

İnsanın iki annesi olmuyor

Belki çok sayıda babamız var, ama annemiz tek

Anadili benim için yaratmanın dili

Adonis

Acıyı paylaşmak, ‘yalnızlığın kemik gibi batan’ şiddetli ıztırabını bir nebze olsun dindirmek, yahut salt bir ritüeli yerine getirmek adına gidilen cenaze ve yas evleri, kederin insanı ziyadesiyle sarıp sarmaladığı, boğduğu kasvetli mekanlara dönüşür. Bu mekanlardaki sessizlik, burada geçirilen her lahza kör bir testere gibi insanın içini oyar. Her lahza, ölümün soğukluğu alınlarda soğuk terler biriktirir. Belki de kişinin o meçhul sonu çıplak bir hakikat olarak tahayyül ettiği, kendisiyle ve ölüm düşüncesiyle rabıtasız yüzleştiği yegâne yerdir yas evi. Hele ki ölüm ve ölüm fikrine mesafeli olanlar, zihinlerinde inşa ettikleri dünyada hakikati örtüp bir an önce bu soğuk ve kasvetli yerlerden çıkmanın, uzaklaşmanın telaşına kapılırlar. Gitmek, salt acısıyla baş başa bırakılanı değil, gideni de yalnız bırakır. Geride, ‘yas mekanında’ bırakılan yas sahibi, Varoluş'unun idrakinde ve gerçekliğinin farkında olarak acısını yaşayarak kendini onarırken, gidenin ne türden acılarla karşılaşacağı yahut ‘gerçekliğini yaşayıp yaşayamayacağı’, yani idrak edebileceği bir Varlık’ının olup olmadığı ise meçhul. Zira, Varlık’ı idrak etmek ‘dil’ ile mümkündür. Dolayısıyla ‘yasın mahiyetini’ ancak dil ile ve dil sayesinde anlamlandırabiliriz. Denebilir ki, dil ile düşünce birbirini tamamlar, çevreler; biri olmadan diğerinden söz etmek imkân dahilinde değildir.

Modern dilbilimin kurucusu dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün “Dil bir kâğıda da benzetilebilir: Düşünce kâğıdın ön yüzü, ses ise arka yüzüdür. Kâğıdın ön yüzünü kestiniz mi, ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynı: Ne ses düşünceden ayrılabilir, ne de düşünce sesten.” sözleriyle dile getirdiği şey, dil ile düşüncenin kopmaz bir bütün olduğu yönünde. Dilin düşünceyi, düşüncenin de dili şekillendirdiği bir Varlık olarak insan, bilgiyi ve hakikati daha ziyade ‘anadili’ ile temellük edebilir. Zira anadili, bir dilden çok daha fazlasına ve ötesine tekabül eder. Her şeyden önce anadili Varlık'ın kendisidir. Adorno’nun “Anadili, insanın anavatanıdır.” demesi benzer endişelerden neşet etmiş olsa gerek. Onun için denebilir ki Hakikat ve Bilginin kudreti, ancak anadili üzerinden dimağlara nüfuz eder. Kaldı ki Bilgi, ne denli kudretli olursa olsun ikinci (bir başka) dilde akim kalır.

BİR DİL NE ZAMAN ÖLÜR?

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), uluslararası uzlaşı, kültürel çeşitlilik ve çok dilliliği desteklemek ve farkındalık oluşturmak maksadıyla 1999 yılında 21 Şubat’ı ‘Uluslararası Anadili Günü’ olarak kabul etti. UNESCO raporuna göre 21 Şubat tarihinin seçilmesindeki gerekçe ise; “21 Şubat 1952’de Pakistan’ın Urdu dilinin Bangladeş halkının da resmi dili olduğunu deklare etmesine tepki olarak ortaya çıkan ‘Bengal Dil Hareketi’ mensubu birçok öğrencinin Bengal alfabesiyle yazabilme ve Pakistan’ın Bengal dilini de resmi dil olarak tanıması talepleriyle yaptıkları protesto sırasında öldürüldükleri güne tekabül ediyor.”şeklinde belirtilmiş. Söz konusu rapora göre dünyada 2 bin 500, Türkiye'de ise 18 dil kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya. UNESCO tehlike altındaki dilleri; “kırılgan” (vulnerable), “açıkça tehlikede” (definitely endangered), “ciddi anlamda tehlikede” (severly endangered), “son derece tehlikede” (critically endangered) ve “kaybolmuş” (extinct) kategorileri şeklinde ele almakta. Dilin ‘kırılgan’ olması, birçok çocuk tarafından konuşulmasına rağmen bu kullanımın ev gibi belirli alanlarla sınırlandırılması demek. Türkiye’de Zazaca, Abhazca, Adigece ve Kabartayca-Çerkesçe ‘kırılgan’ diller arasında sayılmaktadır. Burada, raporun detaylarına daha fazla girmeye gerek görmüyorum. Daha ziyade, bu yazının konusunu teşkil eden, bilhassa son yıllarda adeta ‘varlığı’ göz ardı edilerek güncel siyasal tartışmaların malzemesi, mezesi ve kavga nesnesi haline getirilerek politize edilen, bu meyanda politize edildikçe her geçen gün yaşama direnci zayıflatılarak ‘geleceği’ çalınan Zaza dilini mevzu edeceğim.

Dilbilimsel olarak incelendiğinde, fonolojik ve morfolojik yapısından hareketle geçmişi binlerce yıl geriye götürülebilen, ancak eldeki mevcut yazılı kaynaklar bakımından ancak XIX. yüzyıla ait metinlerin bulunduğu Zaza dili, bir çelişki olarak hayatına devam etmektedir. Sözünü ettiğim çelişki, içinde bulunduğumuz zaman diliminde kurumsal yapılardan mahrum olup “eğitim dili” olmayan dillerin ‘gelişigüzel’ biçimde yazıyla kurdukları ilişkiden kaynaklanmaktadır. Okuma-yazma ile ilişkinin sınırlı olduğu, kitlesel eğitimin-öğretimin hemen hiç olmadığı dönemlerde neredeyse tüm diller ‘negatif-eşitlik’ ile hayatına devam ederken, ulus-devletlerin üniterci anlayışla hayatlarımızı işgal etmelerinden mütevellit ‘resmî dil’ olma payesine mazhar olamayan diller ya kaderlerine terk edildi, yahut bireysel çabalarla hayata tutunmaya çalışıyor. Zaza dili de ne yazık ki ulus-devlet pratiğine maruz kalmış, eğitimin dışına itilmiş, kimi dönemler yasaklanmış dillerden biridir. Maalesef söz konusu manzara giderek flulaşmakta, puslu hale gelmektedir.

Michael Krauss, “Çocuklar tarafından anadil olarak artık öğrenilmeyen diller ölüm döşeğinde demektir.” der. Kırsal nüfusun hızla eriyip kente dahil olmasıyla beraber kırsalda varlığı niceliksel olarak her geçen gün zayıflayan dil, istihdam, ekonomik tutunma ve ‘resmî dil’in pazar diline hakim olması gibi muhtelif sebeplerden ötürü dil, kentte hem niceliksel hem de niteliksel olarak kayba uğramıştır. Giderek anadilini konuşan çocuk ve genç bulmak zorlaşmaktadır. Son yıllarda birkaç il-ilçede ilköğretimlerde Zazakî seçmeli dersin müfredata konması, yine birkaç üniversitede ise Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılması olumlu adımlar olarak nitelense de söz konusu adımlar, pansuman olabilecek palyatif çözümler olmanın ötesine geçememektedir. Zira teknolojinin bu denli hayatımızı kuşattığı bir zaman diliminde ‘anadilinde eğitim’den mahrum kalan hemen hiçbir dil geleceğe kalamaz. Ama er ama geç tarih sahnesinden silinecektir. Zaza dili de bu dillerden biridir ne yazık ki. Çocukların konuşmadığı yahut evin sınırlarına hapsedilen bir dil olmaya yüz tutan, UNESCO’nun kırılgan dil olarak işaretlediği Zaza dili, ne yazık ki her geçen gün Krauss’un belirttiği tehlikeye ‘ölüm döşeğine’ doğru yuvarlanmaktadır.

Zaza dili için manzara böyle iken, sayısı az da olsa halihazırda bu dili konuşup yazabilenlerin ideolojik ve politik cepheleşmelerden ötürü ‘dil üzerinde’ ve ‘dilin geleceği’ için ittifak yapmamaları salt bir handikap değil, aynı zamanda ‘kendini imha eden bilinçli kayba’ da sebebiyet vermektedir. Her şeyden önce anadili Zazakî olan entelektüellerin bu dilde nitelikli eser vermeleri elzemdir. Diğer bir husus ise politik bagajlarımız ne olursa olsun, ister ‘dil’ olarak ister ‘lehçe’ olarak muamele edelim, bu kör ve anlamsız tartışmada boğulmadan, bu konuşma sisteminin geleceğini düşünmemiz icap eder. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum. “Lehçe/dialekt” olarak yoluna devam eden, geleceğini garanti altına alan bir konuşma sistemi söz konusu değildir; ancak tersi örneklerin çokluğu şaşırtıcı derecededir. ‘Diyalekt’ muamelesi yapılan ve karşılıklı konuşmada sıkıntı yaşamadan anlaşma sağlanan pek çok konuşma sistemi ‘dil’ olduğunu deklare ederek geleceğini garanti etmeye çalışmaktadır. Kaldı ki dilbilimsel açıdan Zazakîye ‘lehçe’ muamelesi yapmak, her şeyden önce ‘dilin hakikati’ni bilmemektir.

Ezcümle; Kendi adıma her bir dilin geleceğini önemsiyor, yaşamasının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bir vatandaş olarak bu düşüncenin devlet nazarında ‘hak, eşitlik ve özgürlük’ çerçevesinde karşılık bulmasını arzuluyorum.

Gelin salt bu dilin geleceği ve yaşama hatırı için, dil üzerinden ideolojik ve politik kavgalara nokta koyalım; bu dili sebep ne olursa olsun hiçbir oluşuma, yapıya kurban etmeyelim. İçine doğduğumuz, gözümüzü ve gönlümüzü aydınlattığımız, her bir kelimesindeki armoniyle kulaklarımızı efsunladığımız bu dili kıymetlimiz bilelim.

“Her mîrçike zonê xu sera wiçena”

*Şair