Birkaç gündür, hayatımızda hiç olmadığımız kadar tıpla haşır
neşiriz. Korona, unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz önlemleri bize
hatırlattı; hastalanmamak için neler yapmamız gerektiğini bir kere
daha etüt etmemize sebep oldu. Dünyanın her yerini etkisi altına
almış bir virüs bu. Başta İtalya, pek çok ülkede hayat durdu.
Türkiye’de alınan önlemler şimdilik başlangıç seviyesinde. Umarız
daha fazlasına gerek kalmadan ve çok kayıp vermeden bu badire
atlatılır.
Dün 14 Mart’tı. Memlekette Tıp Bayramı olarak kutlanan gün.
Türkiye’de tıp eğitiminin başladığı gün bu. 1827 yılının 14 Mart
günü, Hekimbaşı Behçet Mustafa Efendi, II. Mahmud himayesinde
Tıbhâne-i Âmire ve Dârüttıbb-ı Âmire olarak bilinen ilk tıp okulunu
kurdu ve Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda eğitime
başladı. 92 yıl sonra, 1919 yılında, bu gün Tıp Bayramı ilan
edildi. 1929’a kadar böyle kutlandı ama o yıl küçük bir tarih
değişikliğine gidildi ve Bursa’da ilk Türkçe tıp dersinin verildiği
tarih olan 12 Mayıs, Tıp Bayramı olarak kabul edildi. 1937 yılında,
yeniden 14 Mart tarihine dönüldü; 1976 itibariyle bu günü içine
alan hafta, Tıp Haftası kabul edildi.
Bu yıl bayram biraz buruk geçti zira korona, gündemi ele
geçirmiş durumda. Sokakta hapşıran, öksüren insanlar, bir anda
yalnızlaşıyor. Kalabalık etkinlikler durduruldu, önlemler
artırılıyor. Şüphesiz bir anda ortalığa çıkan, maskeden makarnaya,
kolonyadan tuvalet kağıdına pek çok ürünü stoklayan ya da fiyatını
artıran fırsatçılar da var ama önlemlere uyduğumuz taktirde,
hastalığın yayılmasını engellemek ya da en azından yavaşlatmak
mümkün. Olaya soğukkanlılıkla yaklaşmak, panik havasına girmeden
sakince adım atmak gerekiyor. Salgın yayılırsa, evlerimize
kapanacağımız muhakkak. Bu esnada, yanımızda olacak şey, müzik.
Lafı dolandırdım, farkındayım ama madem bir hastalık gündemi
belirledi, Tıp Bayramı’nı da işin içine katayım ve hastalıklardan,
doktorlardan, ilaçlardan söz eden kimi şarkıları hatırlatayım.
Memlekette her şey üzerine şarkı yapılmış. Korona henüz şarkılara
girmedi ama eli kulağındadır: Yakında bu virüsü içine alan şarkılar
dinleme ihtimalimiz yüksek. ‘70’li yıllarda olsaydık, çoktan
bununla ilgili bir plak pikabımızda dönmeye başlamıştı…
Hapşırık, hastalığın belirtilerinden. Bu ara, mevsim geçişinin
de etkisiyle her türlü hapşırıyoruz. Barış Manço, 1988 tarihli
“Nane Limon Kabuğu”nda, tam da bugünler için bir reçeteye yer
vermişti: “Sen tedbirini al, önünü kış tut / Bırak yine de yaz
gelsin” demiş, bu öğüdüne uymayanlara şöyle seslenmişti: “Sonunda
şifayı kapıp da şaşırınca / Bana gel, beni dinle, iyi yaz / Defteri
kalemi al, iyi yaz…” Sonrası, kendince bir reçete: “Nane limon
kabuğu, bir güzel kaynasın / İçine hatmi çiçeği, biraz çöre otu
katasın / Hatta biraz tarçın, bir tutam zencefil / Bin derde deva
geliyor…” Şarkı, nakaratındaki “hapşu” sözcüğüyle literatüre girdi.
Üstelik tek örnek değil. Müzik tarihimizde, adı “Hapşu” olan
şarkılar var. Aralarında belki de en eğlencelisi, Füsun Önal’ın
1972 tarihli 45’lik plağında karşımıza çıkan “Aşk Nezlesi (Hapşu)”.
Sevgilisini görünce hapşırmaya başlayan bir genç kızın öyküsünü
anlatıyor: “Koştum gittim doktora anlattım derdimi / Doktor
hayretle dikkatle dinledi beni / Dedi ki, ‘han’fendi elimden bir
şey gelmez / Aşk nezlesi derler buna, ilaç kâr etmez’…” Derdine
derman bulamayan genç kızımız, plağın sonunda çareyi sevgilisinden
ayrılmakta buluyor. Şarkının orijinali, İtalyan şarkıcı Rita
Pavone’ye ait: 1968 tarihli “Il Raffreddore”. Bir Türkçe yorumu
daha var: Nonna Bella tarafından seslendirilen “Hapşu (Domates
Burun)”.
1969 yılında yayımlanan bir başka hapşırıklı şarkı, Berkant
imzalı “Çok Yaşa”. Şarkıda, kızların peşinden koşarken hasta olan
bir delikanlının öyküsü anlatılıyor: “Yağmur kar demez caka
satarsın / Sırılsıklam kızlara koşarsın / En sonunda şifayı
kaparsın…” sözleriyle başlıyor bu şarkı ama ilerleyen bölümlerinde,
delikanlının sevgilisi, hasta olmayan bir erkekle kaçınca şöyle
nihayetleniyor: “Sen açıkta kalırsın / Bundan bir ders alırsın /
Gözlerini açarsın / Yağmurdan da kaçarsın…”
Hapşırıklı şarkılara çok girmeyeyim ama yine de, yakın dönemden
bir örnek vereyim… Ahmet Sazlı, 2007 tarihli “Sebebi Sensin”
albümündeki “İlaç”ta şunları söylüyor: “Hastalandım bak yine /
İlaçlarım nerede / Keşke içmiş olsaydım / Senin saatinde //
Burnumda sulanmalar / Gözümde sararmalar / Allahım bu ben miyim /
Küstü yine aynalar // ‘Sabah akşam iç’ dedi / ‘Şu ilacı bitir’ dedi
/ Biraz iyi olunca / Sandım hepsi palavra // Canım öpücük ister /
Grip aşkıma geçer / Tek başıma yatakta / Ömrümden ömür gider //
Birkaç kaşık çorba / Nane limon sonra / Çok halsizim sevgilim /
Vitamin ol sen bana…” Hapşırık bunun neresinde derseniz, şarkıyı
dinlemeniz gerekiyor çünkü Sazlı, şarkıyı “hapşu” efektleri
eşliğinde söylüyor.
Bahsi Barış Manço’yla açtım, yine ona döneyim, zira
hastalıklarla alakalı özlü sözlerden biri, bir şarkısının ismi
olmuştu: “Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi”. Kanuni
Sultan Süleyman’ın Muhibbî mahlasıyla yazdığı dizelerden biri bu:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi” diyerek başlıyor,
Manço’nun şarkısına isim olarak seçtiği bölümle sonlanıyor. Manço,
şarkısında “sıhhat”in önemini anlatıyor ama sonunu kadere bağlıyor:
“Barış der, biraz tuzum ekmeğim olsa / Buz gibi pınar suyundan bir
testim olsa / Bir de şöyle püfür püfür bir çınar gölgesi / Kaç kula
nasip olur ki keyfin böylesi // Bir lokma ye, bir yudum iç, bir oh
çekiver / İlaç neye yarar vade gelmişse eğer…”
Yakın dönemde aşıları tartıştık, tuhaf noktalardan komplo
teorileri ürettik. Vadeye inanan inansın ama gölge etmesin. Aşının
ve ilacın önemi aşikar. Derde dev olmadığı tek mevzu, aşk. Hacı
Arif Bey, o çok bilinen şarkısı “Olmaz İlac Sine-i Sâd Pareme”yi
şöyle devam ettiriyor: “Baksa tabibân-ı cihan çareme / Çare
bulunmaz bilirim yâreme…” Aşkın ilacı belli: Vuslat. Nitekim
alaturka bir şarkıda şu dizelere rastlıyoruz: “Hasta kalbimin ilacı
sensin / Fırtına gibi eser geçersin / Merhamete gel inadı bırak /
Yaşayamam ben senden ırak…” Dinlemek isteyen, içli sesiyle Şükran
Ay’ın yorumuna uzansın; ben, söz ilaçlardan açılmışken, yakın
dönemde yapılmış bir şarkıyı hatırlatayım: Burak Kut’un “İlaç” adlı
şarkısı bu. Sözleri şöyle: “Sen de yalnızsan / Benim gibi
kaybolduysan / Acı çekip yandıysan / İlaç olalım birbirimize…”
Serdar Ortaç, bir şarkısında, olaya tersinden yaklaşıyor: “Ne olur
gitme / Ufak tefek şeylere kızıp gitme / Ne yapmadım ki sen çok
istedin de / Yavaş yavaş kabul edelim / Senin ilacın benim…”
Adı “Doktor” olan, doktorlardan söz eden şarkı da çok. Petek
Dinçöz’ün “Hasta Ettin (Doktor Tavsiyesi)” adlı şarkısı örneğin:
“Süpürge ettim saçlarımı / Kabul ettim suçlarımı / Yerine ben içtim
sakinleştim / İçmediğin ilaçlarını // Hasta ettin sen beni hasta /
Hasta olan sendin aslında / Yeni reçeteme seni yazmadı doktor /
Kullanma onu diyor bir daha asla…” Dinçöz’ün bir başka şarkısının
adı, “Doktora Git”. Kenan Doğulu’nun “Doktor”u, “Dur, dinle şu
derdimi…” dizesiyle başlıyor ve şu nakarata bağlanıyor: “Doktor,
derdime bul bir çare / Ona doyamıyorum, yaz bir reçete / Sabah,
akşam, yemekten önce / Sonra ve her anımda yanımda istiyorum…”
“Öyle büyük ki inan doktor, içimdeki boşluğum / Ne koyarsam koyayım
hiç dolmuyor…” dizeleriyle başlayan Teoman şarkısı “Doktor”un
nakaratı ise şöyle: “İnsanlar hiç bilmiyor / İnsanlar hiç duymuyor
/ İnsanlar hissetmiyor / Kimse beni sevmiyor doktor…”
Cem Karaca’nın Kardaşlar eşliğinde yorumladığı “Acı Doktor”,
bebeği hastalanan bir babanın çaresiz feryadı. Yazık ki, Âşık
Mahzuni Şerif imzası taşıyan bu türküye benzer çok türkü var… Yine
Âşık Mahzuni’ye ait “Yaz Bir İlaç Doktor Bey”, fukaralık vurgusu
yapıyor ve hastanede sıra bekleyenlerin, köyü uzak olduğu için
ilçeye inemeyenlerin derdini dizelerine yansıtıyor: “Geldik ta
sabahtan kaldık akşama / Yarına mümkün mü sıra doktor bey?” Aşk
acısına odaklanan türküler de var elbette… Fazlı İyigöze’nin
“Dertli Ağıtlar” albümünün diğer adı “İlaçsız Merhemsiz Dert”.
Albümle aynı adı taşıyan şarkı, hastalıktan ziyade aşk acısıyla
alakalı. Tıpkı Abdullah Papur’un “İlaçsız Doktorsuz” adlı
türküsünde anlattıkları gibi. İlaçtan, doktordan söz eden arabesk
şarkılarda da durum aynı. Hakan Taşıyan’ın sesinden bildiğimiz
“Doktor”, bu bahse örnek olsun: “Çaresiz derdimin sebebi belli /
Dermanı yaramda arama doktor / Şifa bulmaz gönlüm senin elinden /
Boşuna benimle uğraşma doktor // Aşk yarasıdır bu, ilaç kapatmaz /
Verdiğin teselli beni avutmaz / Dermanı yardadır sende bulunmaz /
Dokunma benim gönül yarama dokunma doktor …” Sadece bunlar değil,
“Doktor Civanım”dan “Aman Doktor”a uzanan, çok bilinen kimi
şarkılar, yine aşk üzerine: “Aman doktor, canım gülüm doktor /
Derdime bir çare / Çaresiz dertlere düştüm / Aman doktor bir çare…”
Bu noktada, sözü yine ilaç bahsine getireyim ve Zülfü Livaneli’den
Ahmet Kaya’ya uzanan pek çok yorumcudan dinlediğimiz bir türküyü
anayım: “Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun da gir
koynuma / Terim ilaçtır benim…” Hastanede geçen şarkılara,
türkülere ise hiç girmeyeyim.
Az önce “Doktor Civanım”ın adını geçirdim, yazının sonuna, bu
türkünün bilinmeyen bir yorumuyla ilerleyeyim… Tesadüfen bulduğum
bir plakta karşıma çıkmıştı: Japon Kraliyet Orkestrası, bu türküyü,
Yoshihiko Kawakami’nin düzenlemesi, Peggy Hayama ve Takashi
Otowa’nın sözleriyle seslendiriyor. 1959 yılında kaydedilen
türkünün yarısı kırık bir Türkçeyle seslendirilmiş. Plağın üzerinde
Japonca şu not var: “Türkiye’den popüler bir şarkı…”
Doktorlar, hastalıklar, ilaçlarla ilgili bütün popüler
şarkılarımız keşke bunun kadar neşeli olsa. Korona, belli ki daha
ziyade ağıtlarla anılacak. İş ona varmadan önü alınsa, yayılması
engellense güzel olacak elbette. Korktuğumuz şeyin başımıza
gelmemesi için hadiseyi biraz ciddiye almakta fayda var. Bunu
yaparken şarkılardan uzaklaşmasak güzel elbette. Bugünkü yazıda Tıp
Bayramı’nı bahane ettim, aklıma gelen doktorlu, hastalıklı, ilaçlı
şarkıların küçük bir kısmını andım. Bu ara konserler iptal ediliyor
ama yeniden şarkılara sığınmamız yakındır. Şu kötü günler geçsin,
nasılsa neşeli şarkılar söyleriz…
Yazıyı bitirmeden, günün mânâ ve ehemmiyetine uygun bir şarkıyı
anayım: Grup Yorum imzalı “Sen Olacağız”. 2008 yılında yayımlanan
“Başeğmeden” başlıklı albümde karşımıza çıkan bu şarkı, bugün 74.
doğum gününü kutladığımız Mahir Çayan için yazılmış. Sözlerini
anarken, güzel günlere ulaşma umuduyla sahiplendiğimiz,
mücadelesini sevdiğimiz bu “genç” devrimciye selam çakayım:
“Kızıldere’den bugünlere kavgamızın Mahir’isin / Bu halkın
adaletidir sonsuz cüretin / Açtığın yolda fırtınalar yaratacağız /
Sen bizsin, biz de sen olacağız…” Grup Yorum, geçtiğimiz hafta,
ölüm orucundaki iki üyesine yapılmak istenen zorla müdahaleyle
yeniden gündeme geldi. Aslında hep gündeme gelmesi ya da gündemden
hiç düşmemesi gerekiyor çünkü tek istedikleri konser vermek, şarkı
söylemek. Uzun zamandır engelleniyorlar; haklarında açılmış tuhaf
davalarla yargılanıyorlar. Topluluğun iki üyesi, İbrahim Gökçek ve
Helin Bölek, sürdürdükleri ölüm orucunu konser verebildikleri gün
bırakacak ama devlet buna izin vermiyor. Aklı selim doktorların,
onların isteği olmadan müdahale etmeyeceği muhakkak ama aksi
ihtimal bile can sıkıcı. Tıp Bayramı’nın ertesinde, koronanın işgal
ettiği gündemde, onca doktorlu şarkıyı anmışken dikkatleri yeniden
Grup Yorum’a çekmek isterim. Bugüne dek hep bizim yanımızda
oldular, bugün yanlarında olma zamanı.
Yazının sonunda, bütün sağlık emekçilerinin geçmiş Tıp
Bayramı’nı kutlayayım. Bu ara deli gibi çalışıyorlar. Onları
anarken, göz ardı etmememiz gereken bir gerçeği de dillendireyim:
Sağlık personeline yönelik şiddet. Yazık ki, sık karşılaştığımız
bir durum bu. Korona, sinirleri de bozdu. Umalım ki, önümüzdeki
günler şiddetsiz ve bol sağlıklı günlere evrilsin. Buna gerçekten
çok ihtiyacımız var. Unutmadan, son bir temenni: Güzel arkadaşımız
Çağlan artık aramıza dönsün. Şu karantina günleri geçsin, yine
birlikte konsere gidelim, şarkılar söyleyelim.