Olağanüstü hâllerde lig düşmek yahut iki yüz yıllık aranın sonu

Türkiye’de yıllardır süregitmekte olan çalkantı basit bir siyasi kriz olmadığı gibi bu anayasa teklifi de ülkenin bütün reform birikimine yalnızca hafif bir darbe olmayacaktır. Türkiye çalışmalarının talebe ve gözlemcileri, geçici bir siyasi krizden ziyade, hatta salt Cumhuriyet kurumlarının aşınmasından çok daha öte, inşası iki yüz yıl önce başlayan Osmanlı modern devletinin lime lime edildiğini dehşetle izlemekteler.

Abone ol

Halil İbrahim Yenigün

Anayasanın hikâyesi ayrıdır coğrafyamızda. On dokuzuncu yüzyılda ıslah isteyen ulema ve aydınların siyasî özgürlük mücadelesi, demokrasi talebinden ziyade “anayasal mücadele” şeklinde kodlanmıştır. Tunuslu Hayreddin Paşa olarak bilinen Hayreddin Tunusî (1820-90)’den İstanbul’daki Genç Osmanlılar’a, Cemaleddin Afganî (1838-1897) ve Ahmed el-Urabî’nin (1841-1911) Mısır’daki siyasî mücadelesinden İran’daki anayasal harekete (1905-1911), anayasa hedefi siyasal özgürlük taleplerinin, yani Sultanları, Şahları, Hidivleri sınırlama idealinin adeta cisimleşmiş biçimidir. “İnhitat” (düşüş) halindeki bir topluluğun kurtuluşunu siyasî reformda (ıslah) görür bu grup. Reformu da şeffaflık, hesap verebilirlik, istişarî yönetim, liyakat sistemi ve siyasî özgürlükler gibi unsurlardan oluşan iyi yönetim (hüsn-i idare) vasıtasıyla başarma formülü en azından Tunuslu Hayreddin’den bu yana ıslahçıların en önemli gündemi olmuştur. Tarihin cilvesiyse bu fikrî mirasa bugün oturan grupların, bütün bu birikimi tersyüz etmesi, iki yüz yıllık mirası reddimiras edercesine bütün entelektüel kaynaklarını ve kalem güçlerini bir liderin iktidarının sınırlarını kaldırmak için seferber etmiş olması... Tarihe anomali diye yazılacak olan bu olsa gerek.

Coğrafyamızda anayasaların işlevi ve misyonu da nedense bir türlü anlaşılmak istenmez. Bu belki de anayasalcılığın organik tarihî süreçlerimizle hayat bulmuş olmamasındandır. Aslında on dokuzuncu yüzyıl ıslahçıları da asırlardır süregelen “istikrar” numunesi sultanlıkları tam da “küffar” ile kavganın en çetin olduğu zamanlarda sınırlama çabası verirlerken ahali tarafından bu “ithal” reçeteleri yüzünden çokça yadırganmış olmalılardır. Bugün de Orta Doğu/Asya bölgesi için gayet adiyattan olan, yetkileri şişirilmiş bir başkanlık sisteminin halka “güçlü liderlik” ve “istikrar” sloganlarıyla pazarlanıyor olmasındaki hikmet belki de budur.

Pek kavranmıyor olsa da anayasalar, toplumdaki yeni sorun alanlarını düzenlemeye ve hukuk sistemlerinde oluşan gedikleri kapatmaya çalışan gündelik yamalardan ve yapboz kanunlardan hiç değildir. Anayasalar, bir ülkenin en kalıcı dokümanı olsun diye, bir daha değiştirilmeye ihtiyaç duyulmaması niyetiyle, ülkenin bütün sosyal kesimlerinin mutabakatını temsilen ortaya konan, abidevî önemde, sembol niteliğinde hukuk dokümanlarıdır.

Bu bakımdan bugünlerde kurumlarının kırılganlığı veya dayanıklılığı Trump tarafından sınanan ABD’nin dünya anayasa tarihinde anılmaya değer bir hususiyeti vardır. ABD kurumlarını özel bir ihtimamla gözlemleyip kurum denen vakıaya çokça kafa yorduğum geçen yaz aylarında James Madison’ın Virginia’daki Montpelier malikanesine ziyarette bulunmuştum. Devlet suretindeki örgütlenme biçimine bütün kurumlarıyla birlikte çoktandır koyduğum mesafeye rağmen, Türkiye’nin iki yüz yıllık kurumlarının birkaç yıl içinde hercümerç edilebilmesi karşısındaki olanca dehşetim henüz sürerken, tam da o günlerde kendimi Madison’ın ABD’nin anayasa taslağını yazdığı çalışma odasında bulmuştum. Tarihçi rehberimizin aktardığına göre Madison, dostu Thomas Jefferson’a, Avrupa gezisine çıktığında, rahatlıkla okuyabildiği altı-yedi dilde Antik Yunan’dan o güne anayasa üzerine yazılmış sandıklar dolusu kitap ısmarlamıştı. Bu kitapları özenle çalışan Madison, işte o an bulunduğumuz odada, Avrupa Aydınlanması’nı Amerika’ya taşıyan bir profesör neslinin elit üniversitelerde yetiştirdiği ilk neslin mensubu olarak devletlerin ve anayasaların hayatiyet şartlarına uzun uzun kafa yormuş, nihayetinde dünya tarihine örnek olacak kalıcı bir taslak kaleme alabilmişti. İnsanlığın kurum ihdası tecrübesine ilişkin bu tarihî vak’a o günler beni öyle derinden etkilemişti ki bir süre sonra Jefferson’ın kasabasında ayaküstü konuştuğum bir Puerto Ricolu, “Amerikalıların dünyaya kattığı ne var ki? Hamburger mi?” derken, “evet, kölecilik, soykırım ve emperyalizmini iyi biliyoruz onların ama aslında dünyaya armağan ettiği bir anayasa gelenekleri de var” cevabını vermiştim. O da “Sahi ya!” demişti. Hakikaten bir araya gelmesi güç birçok yapısal şart bir şekilde buluşabilmişti o tarihî konjonktürde. Koloniler belli bir güce erişip İngiltere ile sürtüşebilmiş, elit eğitim kurumları olgunlaşıp Avrupa Aydınlanması'nın birikimini Yeni Dünya’ya taşıyan bir neslin elinde Jefferson ve Madisonları çıkarabilecek bir safhaya ulaşmıştı. Kurulmakta olan koskoca bir ülke için bir sistem inşası ameliyesine bu denli açık fikirlilikle ve kalıcı bir metin bırakmak üzere tam da o zaman o neslin girişebilmesi, ABD’nin en büyük şanslarından biri sayılmalıdır. Bir taraftan da o metnin toplumsal mutabakata ilişkin içkin zaafının en temel göstergesi olan kölelik bahsinin, eyaletlerin o sıra birleşebilmesi uğruna ertelenmesinin de bir sonraki asırda dehşet verici bir iç savaş suretinde patlak vermesi başka bir açıdan ibret verici görülmelidir.

İki yüz elli yıl sonrasının Türkiyesine gelecek olursak, yine olağan dışı zamanlarda, olağanüstü hâllerde en temel metnimizi, anayasamızı değiştirmeyi oyluyoruz. Yine devlet aygıtının başındaki bir iktidar grubu, normalde kavgaların sönümlendiği bir sosyal barış ikliminde, bir mutabakat noktasında yazılması gereken bir anayasayı, hak ve özgürlüklerin en sıkıntılı ve lekeli zamanlarından birinde daha halka kabul ettirmeye çalışıyor. Öyle ki bir referandumun eşit şartlarda yapılması gerektiğini akledebilecek herkesin gözü önünde hayır kampanyası bir “şer cephesi,” “vatan hainliği” gibi söylemsel saldırılarla gayrimeşrulaştırılmaya çalışılıyor. Muhalif siyasetçiler ve basının tutuklama ve kapatmalarla engellendiği bir vasatta özgür ve adil seçimin en asgari şartlarının bile çoktan berheva edilmiş olması gündem dahi yapılamıyor. Hepsi bir yana, “hadi tamam, Reis olsun da ya sonra CHP'li biri seçilecek olursa bu yetkilerle bize ne yapar?” kaygısını bunca halkla ilişkiler kampanyasına rağmen aşamamış bir taban var. Onların desteği için dahi seçmen mühendisliği, yanıltıcı reklam ve manipülasyonlar, en ileri halkla ilişkiler kampanyaları bolca istihdam edilmekte.

Yeni anayasa değişikliği, 1921’den sonraki hiçbir anayasası sosyal sözleşme niteliği taşımayan ve her biri bir vesayetin dayatması olan, meşruiyeti şaibeli anayasalar zincirine bir zeyl daha düşme yolunda. Evet, yeni ve sivil bir anayasa, ömrünün çoğunu askerî vesayetlerin hükmünde geçirmiş, devletin en temel kurallarını özgür iradeyle tartışma ve belirleme özgürlüğü hep gasp edilmiş bir halk için zaruri bir ihtiyaç olageldi. Bundan da öte, Türkiye’nin az çok uzlaşmaya yakınsadığı on yıl öncesinde, peyderpey yaşanan sivilleşme döneminde sürekli masada olan, güzel ve mümkün bir fikirdi. Ama sahici bir sosyal sözleşme ürünü, sivil bir anayasa beklentisiyle yaşayanlar, neden sonra halkın talepleriyle gelişmiş ve şekillenmiş, toplumsal bir ihtiyaca cevaben önerilmiş bir tasarıyı değil; oyunun kurallarına uymak yerine kafalarındaki oyunu herkese oynatmak isteyenlerin özel bir gündemini karşılarında buldular.

Zaten bu referanduma ilişkin herhangi bir söze başlamanın ilk mantıkî şartı bunun halkın talepleri üzerine değil, halkça bir türlü tatmin edemediğimiz bir iktidar arzusunun bizden yeni bir talebi olarak önümüze konduğunun teslim edilmesidir. Kısaca sorulması gereken şudur: Bu anayasa değişikliği, halk istediği için mi önümüze konmuştur yoksa durumuyla yetinmeyenlerin keyfi olsun diye zorla, yıldırmayla, tehditle, göz korkutmayla, sindirmeyle mi geçirilmek istenmektedir? Halkın talebine cevaben vücut bulduysa evetin çıkması için neden önerenlerin tabanı dahil bütün bir halka bu kadar gözdağı verilmektedir? Daha önceki anayasal değişiklikler de askerin dayatmasıyla, seçilmiş temsilciler hapisteyken, yayınlar kapatılmış, sesler kısılmışken, dernekler lağvedilmiş, örgütlenme hakları çiğnenmiş, aydınlar mahpus, mahsur, sürgünken, kısaca yangından mal kaçırır gibi çıkarılmışken, işte bu darbe anayasalarının tıpkısı şartlarda yapılmaya çalışılan bu sistem değişikliği, bu sefer bazı sivillerin vesayetçi dayatmasından öte ne sayılabilecektir?

Gerçek şu ki on yıl öncesinden başlayarak sivil bir anayasa ümidi besleyenlerin, Ankara’ya taslaklar gönderenlerin önemli bir kısmı, aradan geçen on yılın sonunda onulmaz bir siyasi kriz ve derin bir toplumsal çatlakta kendilerini sistemin çeperlerine itilmiş buldular. Önerilen değişiklik ise meşruiyet sorunu içkin asker anayasalarının çok benzeri şartlarda, hatta o anayasalarının çatısı muhafaza edilerek, Orta Doğu/Asya liginde bir başkanlık rejiminin -yalnızca bu sefer siviller eliyle- ihdas ediliyor olması. Bu şartlarda çıkacak “evet”in Türkiye siyasal tarihine ve anayasalar literatürüne meşru bir evet olarak geçmesi hiçbir kıstasta mümkün olmayacak. Ve aslında bu anayasa değişikliği ile başkanlık rejimini ilkesel sebeplerle destekleyenlerin bile en başta önemsemesi gereken, bu meşruiyet lekesi değil midir?

Türkiye’de yıllardır süregitmekte olan çalkantı basit bir siyasi kriz olmadığı gibi bu anayasa teklifi de ülkenin bütün reform birikimine yalnızca hafif bir darbe olmayacaktır. Türkiye çalışmalarının talebe ve gözlemcileri, geçici bir siyasi krizden ziyade, hatta salt Cumhuriyet kurumlarının aşınmasından çok daha öte, inşası iki yüz yıl önce başlayan Osmanlı modern devletinin lime lime edildiğini dehşetle izlemekteler. Söz konusu olan, Osmanlı’nın hükmettiği geniş coğrafyada, özerkliğini muhafaza eden kimi eyaletlerden yer yer geri kalmış olsa da, bütün bir siyasî değişim ve gelişim sürecinin amil gücü olmuş, iyi kötü çağdaş kurumlar ihdas edebilmiş bir Türkiye’dir. Şu sıralarsa handiyse ancak elli yıllık bir postkolonyal devlet gibi davranmakta, uluslararası sistemi bir “müflis devlet”i andırır uygulamalarıyla şaşırtmaktadır. Böylesi bir tereddi (regresyon) hâli gözlenen bir ülkenin bu denli temelli bir sistem değişikliğinin gideceği en muhtemel nokta Orta Doğu/Asya ligine düşmek olacaktır. Bunun da tarihî önemi devasadır: Türkiye’nin yer aldığı coğrafyanın son iki yüzyıllık siyasî reform hikâyesi, bir nevi iki yüz yıllık bir “ara” veya “deneme” sayılabilecektir. Bölgeyi “Doğu despotizmi” kavramıyla anlamaktan bir türlü çıkamamış, derin mi derin bir kültürelciliğe saplanmış Oryantalistlere haklı çıkmışlığın delili neredeyse hediye edilmektedir. “Doğu” olarak kurguladıkları bölge, siyasal tekâmül ve kurumların güçlülüğü ile dayanıklılığı açısından, Türkiye’nin de bu lige düşmesiyle, ne kadar çabalarsak çabalayalım kaçamayacağımız makus bir kadere kimilerince mahkûm sayılacaktır.

Bundan dolayıdır ki anayasa değişikliğinin Türkiye’nin siyasi gelişimindeki tarihî karşılığı ve meşruiyet şartlarının bu kadar lekeli olması, her türlü muhteva tartışmasından önce gelmelidir. Bu şartlarda çıkacak bir “evet”in karşısında olunması, muhalifler şöyle dursun, meşruiyeti önemseyen her bir başkanlık sistemi savunucusu ve Erdoğan taraftarı için bile iz’an ve insaf gereğidir.

YARIN: BELKİ DE SANDIKTA SON DEFA DENEBİLECEK BİR 'HAYIR'