Oğuz Atay'dan Halit Refiğ'e: Hepsi batsın diye bekliyorum; batmıyorlar da abicim

Oğuz Atay’ın romanlarından önce onun mektuplarını okuyup nasıl bir yaşamın içinde olduğunu anlamamız lazım. Bugün herkesin dilindeki bir yazarın, yaşarken çektikleri satır satır karşımıza çıkmış durumda.

Abone ol

Ali Oktay Özbayrak

DUVAR - Türk edebiyatının belki de en iyi mektup biçimindeki öykülerinden birini yazdı Oğuz Atay ‘ Babama Mektup’ öyküsünde. Son dönem Oğuz Atay’ın tekrar popüler bir hâl almaya başlamasıyla beraber Oğuz Atay  hakkında acaba söylenmemiş ne söyleyebilirim korkusu sardı. Belki söylenmemiş bir söz bulamayacaktım ama hiç olmazsa kitaplarına nazaran daha az kişinin okuduğunu düşündüğüm mektuplarını ele alabilirdim. Üstelik değerli yönetmen, en yakın dostu Halit Refiğ’e mektuplarını. Halit’in Amerika’da, Atay’ın İngiltere’de bir bakıma sürgün olduğu zamanlar. Sancılar.

DÖNEMİN SANCISI

.

Evet sancı, dönemin sancısı, insanların sancısı. Bugün herkesin başucuna koyduğu Oğuz Atay’ın sancılı ve yalnız zamanları. Şüphesiz onu tam manasıyla anlamak istiyorsak, salt kitaplarına değil, bir nebze soluklandığı dost mektuplarına bakmamız gerekiyor. Bu yazı Atay’ın mektuplarındaki sancılardan alıntılarla, bu büyük yazarı anlama denemesidir. Sevgili Halit kitabı; Oğuz Atay- Pakize Barışta- Yıldız Kenter- Adnan Saygun- Giovanni Scognamillo- Sami Şekeroğlu- İlhan Usmanbaş ve Halit Refiğ mektuplarından oluşuyor. Bu yazıda sadece Oğuz Atay’ın mektuplarından yola çıkılmıştır.

Bir insanı en iyi dostlarından, onlarla olan ilişkilerinden tanırsınız. Yaşadığı dönem aslında birkaç dostu dışında yalnız ve dışlanmış bir adam. Zaman geçiyor oysa, tarih tekerrürden ibaret. Belki Atay’ın mektuplarından bir dönem eleştirisi de yapılabilir daha sonra. Halit Refiğ’in kendisini keskin ulusalcı Oğuz Atay’ı ise Batı düşüncesinin uç noktalarıyla ilgilenen bir adam olarak tanımlaması önemlidir. “ O bana dışarıdan ışık tutmaya, ben de onun dikkatini kendisine çekmeye çalışıyordum.” Bugün görüşlere göre kümelenen dostluklara inat, birbirini besleyen iki nehir onların dostluğu.

Halit Refiğ’in Bir Bilim Adamının romanı konusunda ulusallık- evrensellik meselelerini tartıştıklarını, Oğuz’un kendi meseleleri dışında başka bir meseleye objektif bakabilmesinin çok ilginç olacağını ve ona yeni bir rol açabileceğini söylemesiyle beraber, Atay’ın ‘ Kolektif Türk ruhunu yakalayabileceğim bir roman yazmak istiyorum, bu romanın peşindeyim’ demesi birbirini besleyen ve yönlendiren iki dostun bu görüşünün kanıtıdır.

Kitabın başlangıcındaki röportajda da Günlük’ten alıntılandığı üzere:

“ Türk aydını ülkesine yabancılaşmıştır, insanımız bütün boyutlarıyla kendisine sahip çıkacak aydınları bekliyor… Biz halkımızı sevmediğimiz için kendimizi ülkemizde misafir gibi hissediyoruz. Bu yüzden onu tanımak, onun derinliğini, ruhunu hissetmek istemiyoruz.”

'EDEBİYAT YAPIYORUM SANMA'

Dün böyleydi bugün de durum aynı şekilde. Ama dünün dostlukları daha değerli, paylaşıma daha açık. Tartışma ortamı daha yumuşak. Ki Oğuz Atay ve Halit Refiğ iki sıkı dost. Üstelik ikisi de sürgün. Halit, güzel ülkesinde tüm iş kapıları kapandığından Amerika’da olmak zorunda, Atay ise tümörden dolayı İngiltere’de. Sınırlara rağmen birbirinden habersiz kalamayan iki büyük insan onlar. Yazdıklarında sancılar. Yalnız bırakılmanın sancısı, hasretin sancısı, işlerini yapmalarına engel olanların sancısı. Ve Türkiye sorunları; edebiyat ve sanat dünyasının çeteleri, değer bulamama, çıkar ilişkileri ve ödüller. O yüzden mektuplar hiç eskimemiş gibi, bugünü okur gibi okunabilecek durumda. Bugün de hayatta olsalar aynı olayları yazacaklar sanki.

.

“ İnsanların içi ölmüş Halit’çiğim. Bana yazdığın satırların arasında seni görür gibi oldum, hayatiyetini hissettim. ( Edebiyat yapıyorum sanma.) Ve bu ülke seni üzdü, yordu, gücendirdi. İşte onun için abicim, bu ülkede iş yok. Mektubunda dediğin gibi boş ‘kelleler’ var, ve gene dediğin gibi ‘namuslu ve akıllı eser vermeye’ gücü yetmeyenlerin dolapları var. Bir insan kendi işiyle namuslu ve samimi bir biçimde uğraşmazsa vaktini nasıl geçirir? Onun bunun kuyusunu kazmakla geçirir.”

Bazı mektuplar her şeyin özeti gibidir. 4 Temmuz 1976 tarihli bu mektup da aslında her şeyin özeti. Dönemin Sait Faik yarışmasında uğradığı haksızlık için en yakın dostuna dert yanışı. Dönemin ilişkilerinden bıkkınlığı. Ve tüm bunlardan dostuna sığınması. Bir çeteye kapılanmamanın sancısı.

30 Temmuz 1976 tarihli mektuptan da bir alıntı yapalım:

“ Olmuyor abicim, gerçekten tarafsızlık yok; hatta tarafsızlığa yaklaşan bile yok. Sadece küçük ve –eskilerin deyimiyle- ‘hasis menfaatler’ var. Bu çoluk çocuk ordusu, savundukları ‘eski değerlerimiz’e lâyık değil. Görünüşte birbirine karşı olanlar, aslında birbirinin aynı. Hepsi batsın diye bekliyorum; batmıyorlar da abicim. Çünkü gün uğursuzun. Biri batsa bile, bir benzeri çıkıyor abicim. Arsız otlar gibi.”

Atay’ın mektupları edebiyat tarihimiz için hazine gibi. Hepimizin bir araya gelince dillendirdiği ama kimsenin yazma cesaretini gösteremediği bu zamanların meselelerinin aslında yeni olmadığını, geçmişten geldiğini anlatıyor. Oğuz Atay, bugün yaşasa ve mektup yazsaydı eminim ki aynı cümleleri kuracaktı. Bu söylediklerim eminim ki birçok kesim tarafından eleştirilecektir, lâkin Atay’ın bu sözleri bugün de geçerliliğini korumuyor mu? Belki bugün yazılan mektuplar da vardır, yazarlarının dünyamızı eksik bıraktığı andan sonra ortaya çıkacak olan. Ama sonradan ortaya çıkması bir şey değiştirmiyor. Atay, keşke hak ettiği değeri yaşarken görseydi. Yaşarken çırpınışları, yalnızlığı bugün “Ah Oğuz’cuğum” yakınmalarına dönse de bugünün yazarlarının yalnızlığı konuşulmuyor. Oğuz Atay’ın eksikliği belki de bu yüzden dolmuyor.

Bu yüzden belki de Oğuz Atay’ın romanlarından önce onun mektuplarını okuyup nasıl bir yaşamın içinde olduğunu anlamamız lazım. Bugün herkesin dilindeki bir yazarın, yaşarken çektikleri satır satır karşımıza çıkmış durumda. Otoritelerin nasıl sırt döndüğü, seçki ve yarışmalarda arkasından ne işlerin çevrildiği, kendisinin nasıl bir yalnızlığa itildiği. Oğuz Atay, tüm bunların sonucunda Türk edebiyatının en başarılı örneklerini vermiş bir yazar.

Saygıyı en çok da bu yüzden hak ediyor.