İstanbul’da değil ama Türkiye’nin diğer bütün kentlerinde kültür
sanat ortamını büyük oranda belediyelerin tavrı belirler. Yerel
yönetimde hangi dünya görüşünün olduğu hatta belediye başkanının
kişisel merakları, küçük ya da büyük fark etmez, o kentin kültür
hayatını doğrudan etkiler. Kültür ve sanat anlayışının daha homojen
olduğu Batılı ülkelerde bu durum daha farklıdır evet, ama Türkiye
gibi bağımsız sanat kurumlarının nadir, merkezi desteğin zayıf,
toplumsal talebin yetersiz olduğu ülkelerde durum yaşadığımız
gibidir.
Yerel yönetim gündelik hayatımızın kıvamında aslında pek
çoğumuzun fark etmediği kadar etkili, bir kentin neşesi ya da
karamsarlığı oranında belirleyicidir. Kamusal alanların kullanımı,
yani sokakların, parkların kalabalığı ve tarzı, eğlence
merkezlerinin sayısı ve hayatın içinde ya da kıyısında olmaları,
kültür merkezlerinin içeriği ve enerjisi, tüm bunlara ulaşım ve
erişimin kolaylığı ya da zorluğu, hepsinin kent halkını ne kadar
kapsayıp birleştirdiği ya da umursamadığı gibi faktörler
hayatımızın renklerini belirler. Bu nedenle bir kenti hangi
partinin ya da kişinin yönettiği önemlidir. Ve şimdi, tam da bu
nedenle, Türkiye’nin üç büyük kentini sosyal demokrat parti
yönetmeye başlayacağı için geçmiş dertli günlerin bir nebze sona
ereceğine dair bir beklenti kendini göstermeye başladı.
İstanbul, Ankara ve İzmir’in yeni belediye başkanlarından bu
kentlerde yaşayan insanlar olarak kültürel anlamda ne bekliyoruz?
Beklentilerimizi ne kadar karşılayabilecekler? Şunu söylemeliyim ki
büyük dönüşüm ve değişimler gerçekleştiremeyecek olsalar bile,
gündelik hayatımızın kıvamının değişeceğini, pek çok yeni renkle
zenginleşeceğini düşünüyorum.
Beklentileri karşılamanın önündeki temel engel Türkiye’de hangi
partiden olursa olsun neredeyse bütün yerel yönetimlerin malul
olduğu bazı ortak uygulamalar ve anlayışlar. Buna anlayışa göre
kültür hizmeti çoğu kez yeni kültür merkezleri açmak ve içini
ücretsiz etkinliklerle doldurmaktan ibarettir. Pek çok yerde, ayırt
edici özelliği yönetimdeki siyasete ve siyasetçilere yakınlığı olan
sanatseverlerin yönetiminde şekillenen, başarısı ise popülerliğiyle
sınanan kültür sanat programları uygulanır. Neticede hemen hepsi
ülkenin kültürel zenginliğini de enerjisini de ıskalarlar.
Türkiye’de sanat biraz da bu yüzden hep kendi yağında kavrulmaya
yazgılıdır. Mesela son yılların en enerjik sanat alanı olan
tiyatroda, bu alanı var eden genç topluluklar, sanatçılar, projeler
belediye kültür merkezlerinde kendine nadiren yer bulabilir. İhale
yöntemiyle tiyatro, ancak o ihalelere giren aracıların ve zarfları
açan belediye yöneticilerinin beğeni ve anlayışı kadar zengin bir
içerik sunar. Kültür sanat alanında yetişmiş profesyonellerin ve
sivil toplumun ulaşabileceği ilişkiler ağının, yerel yönetimin
maddi desteğiyle birleşip kent sakinlerine nasıl kapılar
açabileceğinin yöneticiler çoğu kez farkında değildir. Mesela küçük
bir Anadolu kentinin kültür merkezini, İstanbul’da çeşitli
kurumlarda çalışmış, kültür yaşamında etkili kurumlarla ortak dil
tutturabilecek bir genç kadının ya da adamın yönettiğini düşünelim.
En iyi film seçkilerini, ses getiren sergilerden bazılarını,
tanınmış iyi yazarları ve farklı müzik topluluklarını çok küçük
bütçelerle burada ağırlayabilir… Ve dolayısıyla o kentin sakinleri,
sanata meraklı genç insanları için bambaşka kapılar aralar. Ama bu
durum nadiren gerçekleşir. Bazen bir Belediye Başkanı’nın
vizyonuyla müthiş güzel bir kültür merkezi inşa edilir (Bergama’da
olduğu gibi), bazen bir edebiyatseverin çabalarıyla çok iyi
yazarlar küçük bir semtin halkıyla buluşur (Ataşehir Mustafa Saffet
Kültür Merkezi gibi…). Bütün bunlar ekseriyetle tatlı istisnalar
olarak kalır.
Kaide halini almış duruma bakarsak günümüzde yerel
yönetim-kültür sanat ilişkileri en sorunlu zamanlarından birini
yaşıyor. Özellikle iktidar partisinin belediyeleri, siyasetin gün
geçtikçe sertleştiği Gezi sonrası dönemde katılaştı ve kentleriyle
özdeşleşmiş, markalaşmış etkinliklerden bile uzaklaştı. Ödül
törenlerinde eleştirel mesajlar veriliyor diye Antalya kadar meşhur
Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünün
kaldırılması bu işin zirvesiydi. (Muhtemelen yeni seçilen CHP’li
belediye başkanı Muhittin Böcek’in ilk işi bu festivali eski haline
getirmek olacak.) İstanbul’da da belediyenin mesela İKSV
etkinlikleriyle giderek daha az işbirliğine gittiği, festival ve
bienallerin yerel yönetime bağlı mekanları bin bir güçlükle
kullanabildiği sır değil. Metropol belediyeleri ya da daha küçük
belediyeler olsun, iktidar partisinin yönettiği tüm kültür
merkezlerinde neredeyse sadece onaylı isimlerin katıldığı
etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinlikler İslamcı yazar ve
şairlerden, yandaş olarak bilinen müzisyen ve tiyatroculara sadece
belirli isimlerden oluşan bir grup için önemli gelir kapısına
dönüşmüş durumda. Belki de üretilen işlerin tıkızlığından,
bilemiyorum, ama bu durum kültürel alanda bir hegemonya bile
yaratmıyor, sadece itibar kaybettiren bir dizi rant dedikodusuyla
çıkar sahiplerine dahi zarar veriyor.
Bu durumda büyük kentleri yöneten sosyal demokrat başkanlar
neler yapacak, bize ne vadediyorlar ve onlardan ne bekliyoruz? Lafı
fazla uzattık. O nedenle İstanbul, İzmir ve Ankara için durum
değerlendirmesini yarına bırakalım.