Türkiye bir süredir turnusol kağıdı tüketiminin zirveye çıktığı
dönemler yaşıyor. Hem toplumsal, hem siyasal, hem de kültürel
alanda durum böyle. Kimin tam olarak ne olduğunun, aslında neye
benzediğinin apaçık ortaya çıktığı, herkesin gerçek tarafının
anlaşıldığı testler birbiri ardına geliyor. Fakat aynı zamanda
bütün isimlerin, sıfatların kafaya göre kullanıldığı, aynıların
ayrı, ayrıların aynı tarafa düştüğü garip bir dönem. Tuhaf
zamanların zorlu sınavlarına giren herkes bir takım eksiler alıyor
ama daha çok da önüne gelene not veriyor. Ancak alınan notların
sınıf geçmeye, durumu anlayıp gözden geçirmeye, biraz olsun
ilerlemeye neredeyse hiçbir etkisi, katkısı yok. Kimse ne
kendisinin hatalarından ne başkasının yanlışından ders çıkartıyor.
Hal ve gidiş hep zayıf.
Zaten verilen notların ortak bir standardı, itiraz edildiğinde
gidilecek -mutabık kalınmış- bir hakem de yok. Herkes öğretmen,
herkes müfettiş, herkesin elinde başkalarının karnesi. Birileri
sürekli kendi birinciliğini ilan ediyor, bir grup insan da önüne
gelene basıyor sıfırı. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi siyaset
de, yaşamak da bir performans meselesine dönüşmüş durumda.
Kriterlerin ne alt ne de üst sınırı var. İddialar da en yüksek
perdeden, suçlamalar da öyle. Sadece iktidarları kişileştiren
liderler, alabildiğine daraltılan alana razı olmuş siyasi aktörler,
fonksiyonlarını kaybetmiş teşkilatlar, ayarı bozmuş medya sorunlu
değil. Olup biteni izleyen, tepki veren herkes de her şeyi bir
performans meselesi olarak görüyor, okuyor, yaşıyor.
Siyaset ve özellikle de gündelik hayattan kurulan siyaset
açısından, bu performans meselesi iyice tuhaflaşıyor. İnsanlar olup
bitenlerden ruhen nasıl etkilendiklerini, başkalarının etkilenme
biçimine duydukları tepkiyi göstermelerinin, siyasi bir eylem
olduğunu iddia ediyorlar. Bu konudaki performans gösterileri bazen
mağdurları bile aşan abartılar taşıyor. Mesela Ahmet Altan ile
ilgili olarak Ahmet Şık’ın yaptığı soğukkanlı ve adaletli olmaya
çalışan yoruma gelen bazı tepkiler gibi: Taraf gazetesinin
“Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetine verilen tepki konusunda
Ahmet Şık’ı “yetersiz” bulanlar bile çıktı. Yeterince etkilenmemiş
buldukları gerçek mağdurun performansıyla yarışabileceğini düşünen,
isteyen seyirciler var.
23 Ocak’ta Gazete Duvar’daki “Birey olmak ve hayal kırıklığı”
başlıklı yazımda şöyle bir bölüm vardı: “Çarpık bireysellik, birey
olma algısı, siyasi refleksleri o kadar uzun süredir etkisi altına
almış durumda ki, yarattığı anormallikler ortaya çıkmadan önce ne
kadar derine sirayet ettiği görülemiyor. (…) Lider merkezli bir
siyaset geleneğine sahip olmanın yanına, bütün siyasi görünümlerin
bireysel performanslarla ölçüldüğü bir yaklaşım da yerleşiyor. (…)
Siyasetin şahsileşmesi, iktidarın kişiselleştirilmesi, neoliberal
modelin siyaset mimarisinde bireyselliğe biçilen rolle ilgili bir
tasarım hatası.(…) Kişisel performanslara fazla beklenti yükleyen
siyasi pozisyonlar, şahsi tercihlerin yarattığı şoklardan bir türlü
kurtulamıyor. Belki, bireysel cevaplara bu kadar toplumsal-siyasal
anlam yüklememek lazım.”
Çarpık bireysellik, ayarı kaçmış bencillik, insanlar daha önemli
hale gelsin diye pompalanmadı. Tam tersi insanlar, kendilerinden
başka kimsenin önemsemediği, güvensiz bir yalnızlığa mahkum.
Önemsizleştiler, gösterecekleri özel performanslar dışında zaten
önemsiz oldukları hissettirildi. Zincirlerinden başka kaybedeceği
olmayanlar yeniden kendilerine zincirlendi. Önemsenip
önemsenmemenin performanslara bağlı olduğu, başarısızlığın –hatta
yoksulluğun- kişisel kabahat olduğu anlatıldı. Bu yüzden, yoksulluk
ve çıkışsızlık yüzünden intihar ettikleri konusunda güçlü karineler
olan “Fatih’teki dört kardeş” olayına devletin verdiği ilk cevap:
“Yardım başvuruları yok”. İnsanca yaşamak bir hak değil de
başarılması gereken bir hedefmiş ve bu performansı gösteremeyenlere
çekilmekten başka seçenek yokmuş gibi.
Kimse önemsediği için kendini önemli hissetme ve dayatma
gayretinin çok saldırgan formları da var elbette. Yabancı
düşmanlığı, ırkçılık ve her türden faşizan tasavvur en küçük
kılcallara kadar genişliyor. Aksaray’da otizmli çocuklara karşı
yapılanlar münferit olmadığı gibi hemen her gün benzerleri hayatın
içinden çıkıp geliyor. “Hafif otizmliye karşı değiliz” demeyi hak
gören muhtar, “benim çocuğum rahatsız oluyor” diyen velilerin
talepleriyle okul müdürüne, valiye gidiyor ve bu saldırganlık
anlayış görüyor. Anlayış yetmeyince saldırı dozu büyüyor, koca koca
insanlar çocukları yuhalıyor. Sonra birileri çıkıp “biraz
abartılmış olabilir” diyor. Bunun yukarıdan aşağıya doğru
meşrulaştırılan, aşağıdan yukarıya doğru sıradanlaşan saf kötülük
olduğuna şüphe yok.
Bülent Arınç’ın -sonradan utandırıcı biçimde geri alsa da- KHK
meselesine “acıma” üzerinden dahil olması ve buna verilen tepkiler
de fazlasıyla öğretici. Televizyon ekranlarında ve sosyal medyada
“acımak FETÖ mücadelesine halel getirir mi?” başlıklı tartışmalar
açıldı. Altan, Ilıcak tahliyesindeki “sevindim-üzüldüm” parantezi,
“acınır-acınmaz” şeklinde yenilendi. KHK’nın kendisi yerine, bu
olay karşısındaki hissiyatlar siyasi performans referanslarına
dönüştürüldü. Pek çok olayda hadisenin kendisi ve dahil olan
aktörlerin rolleri bile, izleyenlere hissettirdiklerinin karşısında
önemsizleşiyor. Yaşananlardan çok, izleyenlere nasıl hissettirdiği
öne çıkıyor. Örneğin ABD Başkanı’nın mektubundan rencide olanlar
veya çöpe atıldığı için rahatlayanlar için en önemli olan kendi
hissettikleri.
Siyasi süreçlere dahil olabilmenin, etkileyebilmenin,
değiştirebilmenin imkanları ve bu konudaki inanç azaldıkça, siyasal
performans kriteri olarak geriye sadece hisler kalıyor. İktidara
yakın olmak veya muhalefet etmek de bazen fark yaratmıyor. Son
yılların “unutursak yüreğimiz kurusun”, “içim asla soğumayacak”
benzeri slogan sözlerinin bu kadar rağbet görmesi galiba bu yüzden.
Olanlar yeterince kötü, yanlış, adaletsiz, zalimce değilmiş de,
hissettirdikleri korkunç ve katlanılmaz olduğu için mesele edilmesi
gerekirmiş gibi. Bu yüzden bazı olaylar karşısında gösterilen
tepkiler, beklenen duygusal performans alınamadığı için yeterli
tatmini yaratamıyor. Galiba gerçekten önemli olmak için, sadece
kendinin önemli olduğu fikrinden kurtulmak gerekiyor. Yanlış ve
kötü olanlar bize öyle hissettirdiği için öyle değil.