Yazar, gazeteci H. G. Wells’in ‘Country of the Blind’ adlı
hikâyesidir. Genç bir adam Malaya’da yolunu kaybeder ve bütün
üyelerinin kuşaklardan beri doğumsal olarak kör olduğu bir
kabileyle karşılaşır. Kabiledeki herkes gözleri kör olmayan bu
delikanlıya şüpheyle yaklaşır. Buradaki insanların gözleri yoktur
ve kabilenin tecrübeli doktorları genç adamdaki bu ‘garip
bozukluğu’, yüzünde iki gözünün olmasını şaşkınlıkla karşılarlar.
Bu ‘patolojik’ fenomeni şöyle tanımlarlar: “Yüzün üst yanında hafif
bir derinlik yapan, göz adı verilen bu iki oluşum beynin işlevini
etkileyerek bir beyin hastalığına yol açmaktadır. Gözlerin
üstündeki kapakların devamlı hareket etmesi beyni sürekli uyararak
ve dengesini bozarak kişiyi hastalandırmaktadır.”
Genç adam kabileden bir kıza âşık olur ve onunla evlenmek ister
ama baba başlangıçta bu evliliğe karşı çıkar. Sonra evlenmeleri
için bir koşul öne sürer. Genç adam ameliyatla kör olmalıdır. Genç
buna razı olmaz ve kabileden ayrılmak dışında bir çare bulamaz.
Bu kısa hikâyenin bize söylemek istediği şey çok açıktır; normal
ve anormal, sağlıklı ve hasta tanımlamaları tamamıyla içinde
bulunulan topluma uyumla, uyumlu olup olmamakla ilgilidir. Uyum şu
demektir: Her toplum olduğu haliyle normaldir, toplum tarafından
kabul edilen kişilik tipinden uzaklaştıkça ruhsal olarak hastasınız
demektir. Psikiyatri ve psikoterapinin amacı, kişinin kör olması ya
da olmamasından bağımsız olarak, onu ortalama insanın düzeyine
getirmektir.
Uyumu esas alan bakış açısı için bazı şeyler çok tipiktir. Bizim
ailemiz, bizim ulusumuz, bizim ırkımızın her şeyi normal olarak
yaşantılanırken, her türlü öteki normalin dışındadır.
Şu fıkrada olduğu gibi: Bir adam doktora gider ve ona
şikayetlerini anlatmaya başlar. “Yani doktor bey, her sabah duşumu
aldıktan ve kustuktan sonra…” Doktor hastanın sözünü keser ve “Bir
dakika, her sabah kusuyor musunuz?” diye sorar şaşkınlıkla. Şaşırma
sırası hastadadır: “İyi de doktor bey, herkes öyle yapmıyor
mu?”
Bu fıkra aslında hepimizin az çok paylaştığı bir inanışı
gösteriyor. Sahip olduğumuz acayipliklerin başkalarında da olduğunu
varsaymak. Oysa bilmediğimizi bir şey var, bazı acayiplikler
yalnızca bize özgüdür. Bizim ailemizde, bizim ülkemizde, bizim gibi
toplumlarda görülür yalnızca. Yani genel insani özellikler
değildir.
Oysa normali tanımlamak çok kolay olmalı değil mi? Gayet
mütevazi bir insanlık durumu olmalıdır normallik. Oysa tanımlamaya
kalktığımızda kafamız karışıyor. Normal, köken olarak Latince ve
öncelikle bir karşılaştırma ölçü birimi. Ölçüm aletlerinin
kalibrasyonu için kullanılıyor. Zamanla anlamı genişliyor ve bir
sıfat olarak yan anlamlar kazanıyor. Düzenli, alışılmış, tipik,
ortalama, sıradan, evrensel, genel, geleneksel olanı ve bekleneni
tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor. Sağlık alanına
uyarlandığında da bedensel ve ruhsal olarak bozukluktan muaf olarak
işlevsellik göstermek anlamına geliyor.
Çizim: Özge
Ekmekçioğlu
Normal olanın sözlük anlamına baktığımızda şu totolojik durumla
karşılaşıyoruz. Anormal olanın tanımına bakarak bir yol bulmaya
çalıştığımızda kendimize, normal olmayan her şeyin anormal olduğu
tanımıyla karşılaşıyoruz. Normal ve anormal birbirlerinin karşıtı
olarak tanımlanıyorlar. Dolayısıyla bir sözlük tanımları yok.
Hepimiz neredeyse içgüdüsel olarak normalin ne anlama geldiğini
biliyoruz ama onu tanımlamaya kalktığımızda büyük zorlukla
karşılaşıyoruz. Felsefe de normal konusunda uzun zaman pek bir
düşünce üretmedi. Hakikat, etik, iyi ve kötü gibi daha derin
konular varken normalin yüzeyselliğinden uzak durdu sanki.
Aydınlanmayla birlikte daha faydacı felsefi yaklaşımların da ortaya
çıkmasıyla birlikte normallik konusu felsefenin ilgi alanına
girmeye başladı. Normallik ve ruhsal bozukluk arasındaki sınırın
nasıl ve nerede çizileceği sorusuna yanıt aranmaya başlandı
öncelikle. Çıkış noktası normalin evrensel bir tanımının
olamayacağıydı. Ama felsefenin de buna net bir yanıt veremeyeceği
çok açıktı, çünkü neyin normal olduğu bireyin yorumuna bağlıydı ve
bu yorum da bireyin yaşadığı zaman, yer ve kültürle yakından
ilgiliydi. Sonuç olarak normal ve ruhsal bozukluk arasına soyut bir
sınır çizmek mümkün olmadı, yapılacak tek şey o çizginin çekildiği
yerin doğurduğu olumlu ve olumsuz sonuçların belirlenmesi
olabilirdi. Ruhsal bozuklukların tanımlanması da aslında esas
olarak bu felsefi bakış açısından yapılmaktadır günümüz tanı
sistemlerinde.
TIBBIN NORMALE BAKIŞI
19. yüzyılın sonuna kadar tıp biliminde sağlık ve hastalığın
dört vücut sıvısı arasındaki ilişki tarafından belirlendiğine
inanılıyordu; kan, balgam, sarı ve siyah safra. Bugün çok acayip
gelen bu düşünce çok uzun süre tıbbın hastalık anlayışını
belirledi. Öyle inatçı bir inançtı ki bu, güneşin dünyanın
etrafında döndüğü inanışından çok daha uzun sürdü bundan kurtulmak.
MÖ 400’lü yıllardan, yani Hipokrat’tan 19. yüzyıl sonuna kadar
normalliğin garantisinin bu dört vücut sıvısı arasındaki dengeyle
ilgili olduğuna inanıldı. 19. yüzyıldaki fizyoloji, patoloji ve
beyin araştırmalarında elde edilen gelişmeler bu inancın sonunda
tıp tarihinin sayfaları arasına atılmasını sağladı.
Modern tıp bilimindeki bütün gelişmelere rağmen hiçbir zaman
sağlık ve hastalığın işe yarar bir tanımı yapılamadı. Ne ruhsal ne
de bedensel alanda. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tanımı
şöyle: “Sağlık yalnızca hastalık ya da başka bir engellilik halinin
yokluğuyla açıklanamayacak olan fiziksel, ruhsal ve toplumsal iyi
hissetme durumudur.” Çıta bu kadar yukarı konursa aramızdan kim
kendisinin sağlıklı olduğunu iddia edebilir? “Bu durumda herkes
biraz hastadır,” mı diyeceğiz? Bu belirsizlik değil mi zaten
hastalık sayısının bir çığ gibi büyümesinin nedeni?
Ayrıca fiziksel, ruhsal ve toplumsal iyilik halinin ne olduğuna
kim karar verecek? Ağır işlerde çalışan birinin sırt ağrısı
çekmesine hastalık mı diyeceğiz? Ya da birisi hayal kırıklığı
yaşadığında ya da ailesinden birini kaybettiği için kendisini üzgün
hissettiğinde onun hasta olduğuna mı karar vereceğiz? Sınır nerede
çekilecek ve bu sınırın orada olması gerektiğine kim, nasıl karar
verecek?
MODERN TOPLUMUN ÖZELLİKLERİ
Modern toplumun en önemli özelliği bireyin doğuşudur. Modern
birey ortaçağın feodal düzenindeki kesin ve değişmez kurallara
bağlı olma halinden azat edilmiştir. Feodal düzenin bitişiyle
birlikte insan, durağan bir dünyanın biat etmesi gereken bir üyesi
olmak zorunda değildir artık. Bireyin doğuşu, modern insanın
yüzyıllar sürmüş olan feodalizmin dayattığı kurallardan kurtularak
özgürleşmesi demektir. Fakat bağlarından ve içine doğduğu sıkı,
baskıcı yapıdan özgürleşen birey sahip olduğu özgürlükten
korkmuştur. Özgürlüğüyle ne yapacağını bilemeyen birey, bir robota
dönüşmüş, kaybettiğinin yerine koyacak bir şeyler aramaya başlamış
ve içinde bulunduğu topluluğa, karar mercilerine, kamusal ortak
düşünceye ve olası bütün gruplaşmalara sımsıkı sarılmakta bulmuştur
çözümü. Yalnız olmaya katlanamamış, önceden var olan bağlarından
azade olmayı kaldıramamış, üyesi olduğu toplumun kendine biçtiği
rolün kaybolup gitmesine tahammül edememiştir.
Modern insanın bir başka özelliği sahip olduğu özgürlükten
duyduğu korku nedeniyle bireysel inisiyatif alamaz hale gelmesidir.
Feodal düzene göre modern kapitalist birey özgürdür oysa. İstediği
yola gitmekte, hayatından ne yapacağına karar vermekte, hangi
macerayı nasıl yaşayacağını seçmekte özgürdür. Oysa modern birey
özgürlük korkusu nedeniyle ortaçağdaki akrabalarından daha çok
bireysel inisiyatif kullanabilir durumda değildir. Modern bireyin
özgürlükten anladığı, kapitalist düzen tarafından kendisine
dayatılan iyiyi, güzeli, haz veren yaşantıları olanakları ölçüsünde
hayata geçirmeye çalışmaktan ibarettir. Bu da modern bireyi anlamı
yitirmiş bir şekilde hazzın peşinde koşan canlı haline
getirmiştir.
Modern insanın diğer bir özelliği doğaya hakim olduğu
yanılgısıyla övünüyor olmasıdır. Oysa doğaya hakim olabildikçe
kendi yarattığı teknolojinin esiri haline gelmiştir. Bahçesinde
yetişen çiçeğin adını bilmeyen modern birey internette hangi online
alışveriş sitesinden en uygun ayakkabıyı nasıl satın alacağını
bilmektedir. Doğaya hakim olarak doğal felaketlerden korunduğunu
düşünürken, kendi yarattığı teknolojinin getirdiği tehlikelerin
büyüklüğünden bihaber yaşamaktadır.
Modern bireyin bir başka özelliği de bilimsel gelişmeleri uzun
süre inancın yerine koyması ve sonunda bilimsel gelişmelerin
mutluluk ve hayatın anlamını bulma yolunda kendisine umduğundan çok
daha az katkıda bulunduğunu keşfetmiş olmasının hayal kırıklığını
yaşıyor olmasıdır. Ama inanç da artık bir daha yerine konamayacak
kadar uzağa fırlatılmıştır günümüzün modern bireyi tarafından.
YENİ DİN: ÜRETİM VE TÜKETİM
Bundan 150 yıl kadar önce üretmenin hedefi, bundan bir kazanç
elde etmekti. Modern birey üretimden elde edilen yararı değil,
üretimin kendisini bir amaç olarak görüyor uzun süredir. Üretilen
metalar öylesine özel bir anlam kazandı ki, bu anlamı geçmiş
zamanların dinsel sembolleriyle karşılaştırırsak abartmış olmayız.
Üretimin kendisi tanrı olunca, bu markaları üretenler de günümüzün
peygamberleri oldular. Steve Jobs’lar, Zuckerberg’ler,
Lagerfeld’ler vb.
Üretimin günümüzün tanrısı olması tüketimi de yeni dinin ibadeti
haline getirdi. Bir şey tüketmenin ondan zevk almak anlamına
gelmesi gerekirken, günümüz modern bireyi satın aldığı şeylerden
çok az haz duyar oldu. Tat aldığı için yemek yemez, içinde daha
rahat edeceği için yeni bir ev satın almaz hale geldi. Üretmeyi ve
buna bağı olarak tüketmeyi ihtiyaç ve arzularını doyurmak için
yapmıyor artık modern birey. Her ikisi de kendisinin amacı artık.
Zaman içinde bütün dinlerin geldiği nokta gibi. İnsan için değil
kendi için var olmak.
Artık önemli olan, yeniyi mümkün olduğu kadar hızlı tüketmek
önemli olan. Yeni i-Phone çıkmışsa buna ihtiyacı olup olmadığını
düşünmeden Apple mağazalarının önünde geceden kuyruğa giriyor
milyonlarca insan. Amaç bu toplu ibadette yer almak ve hayatındaki
anlam boşluğunu doldurmaya çalışmak.
Bulutların üstünde yer alan kutsal, artık modern ‘bulut’un
içinde bir yerlerde saklanıyor. Bu durumda, “Normal olan nedir,
ruhsal sağlığımızı belirleyen nedir?” hiçbirimiz bilemiyoruz.
Başka bir soru geliyor burada aklıma. Bir başka insanı, bir
canlıyı sevmenin yerine metalara tapmaya, cansız nesnelerden bu
düzeyde haz duymaya başlamak bir nevi nekrofili değilse, nedir?
Yararlanılan kaynaklar:
-Allen Frances. Saving Normal. An Isider’s
Revolt Out-of-Control Psychiatric Diagnosis, DSM-5, Big Pharma, and
the Medicalization of Ordinary Life. Harper Collins Publishers, New
York (2013)
-Erich Fromm. DiePathologie der Normalitaet,
Ulstein, München (2005)