Bugün sizlere trenlerden söz edeceğim. Günün mânâ ve
ehemmiyetine de uygun ama ona birazdan geleceğim. Trenle hemhâl
olduğum şehir, üniversite okumak için geldiğim Ankara. Öncesi biraz
karanlık zira çocukluğum Çanakkale’de geçti. Çanakkale, sınırları
dahilinde demiryolu olmayan şehirlerden! Hâlâ öyle. Akraba ziyareti
için Bandırma’ya gittiğimizde ya da gezmek için gittiğimiz İzmir’de
tren görür, hayranlıkla bakardım. Sonrasında tren hayatımın
merkezine oturdu zira lise yıllarımda İzmit’e taşındık. İzmit,
trensiz Çanakkale’nin aksine ortasından tren geçen şehirdi. Kısa
sürede trenlerin hangi saatlerde geçtiğini öğrenmiş, arkadaşlarımla
onları karşılamak ve yolculara el sallamak için Demiryolu
Caddesi’nde yerimizi alır olmuştuk. O yıllarda ailemle yaptığım
birkaç İstanbul seferi, trenle ilk tanışmam. Flörtün aşka dönüştüğü
yer, Ankara. Tren hem bütçeme uygundu hem de “içkili”ydi. Her zaman
tercih ettiğim bir ulaşım aracı oldu.
Üniversite yıllarımda geceleri İstanbul’a iki tren kalkardı:
Anadolu Ekspresi ve Mavi Tren. Anadolu Ekspresi daha ucuzdu çünkü
yol daha uzun sürerdi. Yolculuğun bir yerinde durur, ondan sonra
kalkan Mavi Tren’in onu geçmesini bekler, yoluna ağır aksak devam
ederdi. Hadise sabaha karşı vuku bulurdu ve sonrasında yemekli
vagonda kahvaltı başlardı. Erkenden gider, vagonumuza uğramadan
yemekli vagonda yerimizi alır, o dönem satılan Tekel Birası’nı
yudumlamaya başlar, servis bitinceye kadar demlenirdik. Adisyon
açılmazdı, şişeler masada birikirdi. Sonunda biriken şişeler
sayılır, hesap kapatılırdı. Kahvaltı, tren İzmit’ten geçtiği
sıralarda başlar, yolculuğun son etabı içilen sıcak çayla
sonlanırdı. Tren, bizim için sadece bir ulaşım aracı değil, geceyi
dinlenerek geçirdiğimiz bir oteldi. Yataklı trene (pahalı olduğu
için) pek meyletmez, muhabbetini sevdiğimiz trenleri tercih
ederdik.
Gençlik yıllarımızda hayranlıkla dinlediğimiz Ankaralı topluluk
Dr. Skull’ın bir şarkısında geçen “tren mavisi raylar”, artık
çoktan seferden kalkmış Mavi Tren’e bir gönderme. Topluluğu sevme
sebeplerimizden biri. Trenin adındaki Mavi, vagonların renginden
geliyor. Bir de Kara Tren var: Halk arasında buharlı trenlere
(kapkara lokomotifinden dolayı) verilen isim bu. Tarihteki ilk pop
plaklarından birinde rastladığımız düzenleme, bize “Kara Tren”i
anlatıyor. 1962 tarihli bir düzenleme bu ve Anadolu-pop’un ilk
örneklerinden biri: "Kara tren gelmez m'ola / Düdüğünü çalmaz m'ola
/ Gurbet ile yar gönderdim / Mektubunu yazmaz m'ola // Allı gelin
al olaydım / Servilere dal olaydım / Gelip geçen yolcularla / Nazlı
yar'haber salaydım..." Şanar Yurdatapan’lı Kentet Dogo’nun Alpay’a
eşlik ettiği bu düzenlemeyi (iki yıl sonra Anadolu-pop’u başlatan
kayıt olarak tarihe geçecek “Burçak Tarlası”nda da imzası olan)
Doruk Onatkut yapmış. O dönem dilden dile yayılan “Kara Tren”, 1965
yılında plağa kaydedilebilmiş.
Alpay’a eşlik eden Kentet Dogo’nun elemanlarından Şanar
Yurdatapan, 1972'de başka bir “Kara Tren”i anlatıyor. Dün Bugün
Yarın orkestrasının ilk 45’liği bu topluluğun gitaristi Hurşit
Yenigün, şarkıyı “genç ve canlı sesi ile” yorumluyor. Şarkı,
“yaşadığı yerden ayrılıp gurbete göç etmek zorunda kalan bir
delikanlıyı” anlatıyor: “Elini sallama elin yolunur / Ak mendilin
gözyaşına bulanır / Kara tren yokuşları tırmanır / Ana ben gidiyom,
‘dur’ deme gayrı / Karalar bağlama, gam yeme gayrı / Gurbet
türküleri dinleme gayrı / Oy kara tren, bağrımda yara tren / Al
götür beni şehrimden...” Plağın arka yüzünde yer alan “Makine ve
İnsan”, bir trenin makine dairesinde geçiyor ve “yıllarını ateş ve
kömürle kucak kucağa geçirmiş iki dost”un, lokomotif ve makinistin
öyküsünü anlatıyor: “Kömür, ateş, sen ve ben / Evlenmiş gibiyiz
imza atmadan…”
Trenli şarkı çok… Erol Büyükburç’un ilk dönem bestelerinden “Son
Tren”, Banu ve Mustafa Savaş’ın ayrı ayrı plak yaptığı “Vagonlar”,
Ersan Erdura imzalı Teodorakis uyarlaması “Tren Sekizde Gidiyor”,
Yeşim Vatan’ın çok sevilen (ve ‘80’li yıllarda yapılmış Euroption
yorumuyla diskoteklere giren) Neil Sadaka şarkısı “One Way
Ticket”tan uyarladığı “Bir Tek Bilet”, Erkin Koray’ın şahane
şarkılarından “Hayat Katarı”, Sibel Can tarafından yorumlanan Nazan
Öncel bestesi “Yalnızlar Treni” ve bizzat Nazan Öncel tarafından
yorumlanan “Geceler Kara Tren”, Deniz Arcak repertuvarından bize
ulaşan “Sonsuzluk Trenleri” ve Soner Arıca’nın seslendirdiği “Tren
Yolları”, ilk akla gelenler. Alaturka repertuvarına ve türkülere
girersek işin içinden çıkamayız. Yine de birkaç örneği sıralamadan
önce, neden böyle bir yazı yazdığımı anlatayım...
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) 65 yıl önce bugün
kuruldu. Daha doğru bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana
faaliyet gösteren ve zaman zaman adı ve işletmesi değişen kurum,
1953 yılının 22 Temmuz günü Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanarak bu
ismi aldı. Yıllar sonra, bir başka 22 Temmuz, Türkiye’deki en büyük
tren kazalarından biriyle tarihe geçti: 2004 yılında, Ankara –
İstanbul arasında sefer yapan “hızlandırılmış” tren Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Pamukova yakınlarında raydan çıktı ve 41 kişinin
ölümüne, 89 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Ulaştırma Bakanı, o
dönemde Binali Yıldırım’dı ve TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman
hakkındaki soruşturma talebini reddetti. Yargılamalar sonucunda iki
makinist çok az bir ceza aldı, kalan sanıkların davaları defalarca
ertelendi, son dava zamanaşımının dolduğu günün sonrasına atıldı ve
dosya kendi kendine kapandı.
TCDD, geçtiğimiz günlerde yine bir tren kazasıyla gündeme geldi:
Kapıkule’den İstanbul’a hareket eden tren, Çorlu yakınlarında
devrildi. Bilanço yine ağır: 24 kişi hayatını kaybetti, 318 kişi
yaralandı. Kazanın ihmal sonucu meydana geldiği aşikar ancak olası
davaların sonucu şimdiden belli: Birileri göstermelik olarak
cezalandırılacak, asıl sorumlular ve (devletin en üst kademesinden
bölge müdürlüğünde çalışanlara) ihmalde parmağı bulunanlar hiçbir
zaman cezalandırılmayacak. Bu da yaşadığımız çağın kâbusu.
Demiryoluyla tanışmamız bir hayli erken. 1825 yılında
İngiltere’de başlayan raylı taşımacılığın Osmanlı topraklarına
girişi, Kahire – İskenderiye hattı sayesinde. 1866 yılında ülkedeki
hat uzunluğu, 519 km. Bunun dörtte üçü Trakya’da, kalanı
Anadolu’da. 1856 yılında İngilizler tarafından kurulan Ottoman
Railway Company tarafından açılan İzmir – Aydın hattı, “yerli”
demiryolu tarihinde başlama vuruşu sayılıyor. Yapımı on yıl süren
ve Abdülaziz tarafından bitirilerek hizmete sokulan hattın
kardeşleri, bir başka İngiliz şirketi olan The Smyrna Cassaba
Railway tarafından hizmete sokuluyor. Sonrasında İmparatorluk
bünyesinde Osmanlı Anadolu Demiryolu şirketi kuruluyor ve bu
şirket, İstanbul – Bağdat hattının Anadolu üzerindeki bölümünü inşa
ediyor ve bu sayede (bugün de kullanılan) İzmit – Ankara üzerinden
Konya’ya uzanan hat hizmete giriyor. Sirkeci ve Haydarpaşa
garlarının yapıldığı dönem de bu dönem. Hızla diğer hatlar
açılıyor, yeni şirketler kuruluyor ve Anadolu sahiden “demir
ağlarla” donanmış oluyor.
“10. Yıl Marşı”nda “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan”
dizesi vardır ama aslında demir ağların örülüşü çok daha öncesine
tekabül eder. 1924 yılında Anadolu – Bağdat Demiryolları Müdüriyeti
Umumiyesi’nin kurulmasıyla işletmesi devlete bağlanan
demiryollarının yapımı, üç yıl sonra kurulan Devlet Demiryolları
Limanları İdare-i Umumiyesi’ne devredildi. Cumhuriyet döneminde
demiryollarının uzunluğu 4559 km iken bu hamleler sonrasında
neredeyse ikiye katlandı ve 8637 km oldu. Dizenin yazılma sebebi
bu.
Sonrası yazık ki çok parlak değil… Çalışmalar ‘60’lı yıllara
kadar sürüyor, yeni hatlar açılıyor ama TCDD’nin devreye girmesiyle
birlikte makas değiştiriliyor. Bunda Ulaştırma Bakanlığı’na
bağlanmasının payı büyük zira o yıllarda politika değişiyor ve
demiryolu “komünist icadı” olarak nitelendiriliyor, çalışmalar
yavaşlatılıyor. Turgut Özal’ın iktidarda olduğu yıllara
demiryollarını “modası geçmiş bir ulaşım yöntemi” olarak
nitelendirmesi, bu politikanın yakın dönemde de sürdüğünün
göstergesi. Menderes ve Demirel gibi asfaltlar, barajlar, köprüler
açmakla övünen Özal, bir dönem dillendirileni yeniden gündeme
getirmiş ve demiryollarını “komünist ülkelerin tercihi” olarak
nitelendirmişti.
2000’li yıllarda, AKP’nin iktidara gelmesiyle nükseden “hızlı
tren” sevdası, 2007 yılında deneme seferlerinin başlamasıyla başka
bir boyuta ulaştı. YHT, 2009 yılından beri insan taşıyor ama halk
nezdinde pek rağbet gören bir ulaşım çeşidi değil artık bu. Anadolu
insanının İstanbul bağlantısı olan trenler, hem artan fiyatlarından
dolayı hem de art arda meydana gelen kazalar sonucu duyulan
güvensizlik sebebiyle arka planda kaldı. Oysa şarkılardaki
varlıkları sürüyor, plaklardan bize ulaşan pek çok şarkı onlardan
söz ediyor.
Bugünkü yalnızlığına bakmayın, tren bir dönem sahiden çok
önemli. Memleketten/yârdan haber getiren ulaşım aracı o zira posta,
Anadolu’nun ücra köşelerine trenle ulaştırılıyor. Bir türküde
karşımıza çıkan “Kara tren gecikir belki hiç gelmez” dizesi, biraz
da bunu işaret ediyor. Trenin önemini vurgulayan bir başka örnek,
Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” başlıklı destanı:
“Haydarpaşa garında / 1941 baharında” başlıyor ve ilerliyor.
Haydarpaşa, Yeşilçam filmlerinde Anadolu’dan gelenlerin büyük
şehirle buluştuğu nokta.
Trenli şarkıları sayarken andığım Şanar Yurdatapan bestesi
“Vagonlar”da şu dizelere rastlıyoruz: “Tiz bir çığlık gibi yırtar
sessizliği / İnsafsız bir düdük / Tükenir gözlerde yaşlar /
Vagonlar yürürken sürükler ardından / Kaybolmuş umutlar, ufka
dalmış bakışlar // Gözden kaybolunca sallanan mendiller / Bir uzun,
upuzun, yapayalnız gece başlar...” Trensiz zamanlarımızda “uzun,
upuzun, yapayalnız” gecelerimiz çok. Yazıda çok azından söz ettim
ama içinden tren geçen şarkılar, hatırı sayılır bir külliyat
oluşturuyor. Gurbet trenleri, “Alamanya” trenleri ve daha nicesi,
bir dönemin gerçekleri. Onlardan söz eden şarkılar ve türküler,
treni unutmamamızı sağlıyor. Bir gün elbet itibarı iade edilecek.
Bütün zamanların en keyifli ulaşım aracı yeniden aramıza dönecek.
Şimdilik şarkılarla avunuyor, bir Kesmeşeker şarkısıyla yazının
sonuna koşuyorum: "Ne zaman gitti tren / Bir ben kaldım bir de
gölgem / Saatim mi geri kalmış bilmem // Bir rüzgara kapıldık biz /
Yelkenler delik deşik / Acıktık bir anda acıya..." Şarkı, Oktay
Balamir tarafından 1973’te Türkçeye kazandırılan James Baldwin
kitabına gönderme: “Ne Zaman Gitti Tren”.
Yazının sonunda Barış Manço’ya bir selam çakayım ve yıllarca ona
plaklarında ve sahnede eşlik eden topluluğuna adını veren Kurtalan
Ekspresi’nin Ankara – Kurtalan arasında hâlâ işlediği bilgisini
vereyim. Canınız uzun soluklu bir tren yolculuğu çekerse, eski tadı
veren trenlerden biri olarak aklınızın köşesinde bulunsun.