Natalie Portman: Arzunun o belirsiz öznesi

ABD’de politika ve sanat dünyasında yaşanan taciz skandallarının ifşa edilmesinin ardından, #MeeToo (#BenDe) başlığıyla yürütülen kampanyaya tüm kesimlerden yoğun bir destek var. Oyuncu Natalie Portman da bu kampanyaya destek yazısında maruz kaldığı tacizleri ve bununla nasıl başa çıkabileceğimizi aktarıyor.

Abone ol

Natalie Portman *

Biraz arzudan bahsedelim. Bir süredir kültürel bir değişime ilişkin bazı yakınmalar duyuyorum. Belki siz de duymuşsunuzdur. Bazı insanlar bu hareketi Püritenci ya da Viktorya Dönemi değerlerine dönüş olarak nitelendiriyor, bazılarıysa muhafazakârlık olarak. Yani erkeklerin narin, kırılgan kadınların etrafındayken cinsel içerikli sözler sarf etmedikleri ve kaba davranmadıkları bir dönem. Bu insanlara şöyle bir sözüm var:

İçinde yaşadığımız sistemin kendisi püriten. Belki erkekler her istediklerini yapabiliyor ve söyleyebiliyorlar ama kadınlar bunu yapamıyor. Mevcut sistem kadınları taleplerini, isteklerini, ihtiyaçlarını dile getirmekten, kendi arzularının peşine düşmekten alıkoyuyor. Size biraz kendi deneyimlerimden bahsedeyim:

Rol aldığım ilk film olan “Leon: The Professional”ı çekerken 12. yaşıma sette girdim. Bir tetikçiyle arkadaş olan ve yozlaşmış bir polisin öldürdüğü ailesinin intikamını alma hayalleri kuran küçük bir kızı canlandırıyordum. Hikaye ilerledikçe, karakter eşzamanlı olarak kendi kadınlığını, tutkularını ve sesini keşfediyordu. Hayatımın o noktasında, ben de kendi kadınlığımı, tutkularımı ve sesimi keşfediyordum.

ON ÜÇ YAŞINDA ONLARCA TACİZ MESAJI

Film gösterime girdiğinde ve oyunculuğum insanlara ulaştığında 13 yaşındaydım ve çok heyecanlıydım. Heyecan içinde bir hayranımdan gelen ilk e-postamı okumaya başladım. Bir adam bana, bana ilişkin tecavüz fantezisini anlatan bir mail atmıştı. Yerel bir radyo programında yasal olarak seks yapabileceğim tarih olan 18. yaş günüm için bir geri sayım başlatılmıştı. Sinema eleştirmenleri göğüslerimin belirginleşmesinden bahsediyordu. Çabukça anladım ki; ben 13 yaşında bir kız çocuğu olsam bile, kendimi cinsel olarak ifade ettiğim anda, müthiş rahatsız olmama rağmen, erkekler vücudumu metalaştıracak, üzerinde tartışmalar yürütme hakkına sahip olacak, ben ise kişisel güvenliğimi yitirecektim.

Hızla davranışlarımı duruma uyarladım. Basit bir öpüşme sahnesi dahi içeren her rolü reddetmeye başladım. Verdiğim röportajlarda da bu tercihim hakkında açık biçimde konuştum. ‘Kitap kurdu’ olan, ‘ciddi’ bir imaj çizmeye çalıştım; buna uygun biçimde giyinmeye başladım ve tipik olarak ‘elegan’ (seçkin) diye tanımlandım. Tutucu, muhafazakâr, çalışkan ve ciddi bir imaj inşa ettim ve böylece vücudumun bana kalacağını, güvende olduğunu, sesimin duyulacağını umdum.

13 yaşında kültürümüzün bana verdiği mesaj açıktı. Vücudumu kapama ve kendimi ifade edebileceğim işleri reddetme ihtiyacı hissetim. Böylece, dünyaya saygı uyandıran biri olmak istediğim mesajını gönderecektim. Kendimi ifade ettiğimde aldığım tepkilerin hepsi (vücudum hakkındaki küçük yorumlardan daha ciddi tehditlere kadar) ve yaratılan cinsel terör ortamı, davranışlarımı (sürekli biçimde) denetim altına almama yol açıyordu. Doğrudan bir taciz ya da saldırıya uğramasa bile her kadın, yaratılan bu atmosferde korkar ve davranışlarını kısıtlar.

KADINLAR TEHDİT VE BASKI ALTINDA

Ne itibarım ne de fiziksel güvenliğim hakkında korkmadan, istediğimi giydiğim, söylediğim, tutkularımı istediğim gibi ifade ettiğim bir dünya… İşte o dünya kadınların tutkularının, cinselliklerinin özgüce ifade edildiği bir dünya olurdu. İnşa etmek istediğimiz dünya o, “püriten” dünyanın tam tersi.

Okuldan bir arkadaşım bazen şu espriyi yapardı; “bazen bir adamı öpmek, niye öpmek istemediğini açıklamaktan daha kolay oluyor.” Hepimiz buna gülerdik ama aslında mesaj açıktı. Canımız ne istiyorsa onu yapamıyorduk; adamı gücendirmekten, incitmekten, rahatsızlık yaratmaktan ziyadesiyle endişe ediyorduk.

Kızlar olarak zamanımızı kendimizi daha çekici göstermek için harcayacak şekilde sosyalleştiriliyorduk. Saçımız, makyajımız, vücutlarımız... En iyi poz verdiğimiz açıları öğreniyorduk. Erkekler bize neyi beğendiklerini, neyi beğenmediklerini söylüyordu. Onların gözlerinden kendimizi görebiliyor ve davranışlarımızı isteklerine göre şekillendiriyorduk. Ve çoğu zaman kendimizin ne istediğini sormayı unutuyorduk. Onların ne istediğine o kadar takılmıştık ki, kendimizin ne istediğini bilemiyorduk bile.

Yeni dünyamızı, “onların” ve “bizim” diye ayırmamayı öneriyorum. Bir başkasının tutkularını da dikkate almak kötü bir şey değil. Hatta bu bir çeşit empati kurma yolu. Ancak bu değerlendirmenin karşılıklı olması ve insanın kendi isteklerini ortadan kaldırmaması gerekiyor.

Bu devrimi gerçekleştireceksek bir yol önermek istiyorum: Açıkça ve yüksek sesle bağıralım, “Benim istediğim bu! Benim ihtiyacım olan bu! Benim arzuladığım bu!” Ancak böyle kendi arzu ve isteklerimize kavuşabiliriz. Her cinsiyetten herkes, gelin birlikte, ortaklaşa biçimde, herkesin rızasıyla, tutkularımızı, heyecanlarımızı kısıtlanmadan ifade edebileceğimiz ortak bir alan yaratalım. Bu bir tutku devrimi olsun.

* Yazının Medium sitesinde yayınlanmıştır. (Çeviren: İdil Karşıt)