Bir yazarın yazı mesaisinde süreli yayınlara vakit ayırması
kuşkusuz müthiş bir emek ve kıvrak zekâ. Tomris Uyar, bunu
mükemmelen yapmış yazarlardan. Öykülerini, denemelerini, dergi
yazılarını, söyleşilerini birbirini besleyecek şekilde yazın
hayatına yayabilmiş. Elele dergisindeki toplumsal yaşama
yakından baktığı yazılarının ya da gündökümlerinin öykülerini
beslemediğini kim iddia edebilir.
Uyar’ınki, eline büyüteci alıp günü didikleyerek aktüalite
peşinde koşan yazarın zoraki çabası da değil üstelik. Onun gündelik
hayata teyellediği yazılarının doğalında “güncel” her zaman
omurgada yer alıyor. Onun yazma isteğinin özünde yer alan güncellik
onun yazını için bir rüzgâr adeta.
Tomris Uyar toplumsal ve sosyal hayat eleştirisinin ön planda
olduğu Elele yazılarında konuların üzerine bir sosyolog
gibi eğilirken, onları bir edebiyatçı gibi detaylandırır. Uyar,
içeriği kadın/aile/ebeveynlik/cinsellik olan Elele’de dokuz yıl
boyunca 96 yazı yazmış, 13 söyleşi yapmış.
1976’dan 1985’e dek süren bu yazılar* bugünkü Türkiye’nin sosyal
hayatında yaşadığı değişimin, değerlerin yitirilişinin başlangıcını
açıkça gösteriyor.
Sosyal hayatımızdaki değişim onu her zaman yakından
ilgilendirmiş. Öyle tespitler yapmış ki, o günlerden bugünlerin
ucunu sıkı sıkı tutmuş. Örneğin 1978’de yazdığı “Oyuncakların
Dünyası” adlı yazıda çağın oyuncakları üzerinden savruk tüketimin
ve şiddet tutkunluğunun çocuğun dünyasına usulca sokulmasına dikkat
çekiyor. Kutu oyunları üzerine yaptığı yorum ise çarpıcı: “Çocukta
‘serbest girişimcilik’ özlemi uyandırmaktan yola çıkan ona daha
küçük yaştan yatırım ve yüzde hesabını, kâr zarar bilincini
aşılamaya çalışan oyunlar çoğu kere toplumsal değer ölçüleriyle
taban tabana zıt düşüyor. Ya özellikle öyle istenildiğinden ya da
yabancı dilden çarçabuk, yalan yanlış yapılan çeviriler yüzünden.
Ama sonuç aynı. Bir örnek vereyim: Hapse düşen bir müteahhit elli
lira gibi gülünç bir ceza ödeyerek, iki el oynamayarak ya da şans
kâğıdının gelmesini bekleyerek hapisten çıkabiliyor.”
Bir başka yazısında yeni bir alışkanlıktan, bütçesini
ayarlayabilen kentli ebeveynin çocuğunu götürdüğü, paralı, açık
büfeli etkinliklerden bahsediyor. Tıka basa yenen yemekler,
dağıtılan renk renk şekerler, renkli televizyonlarda oynatılan
filmler, oyuncak firmalarının reklamını yapan kuklalar,
vantriloklar... Belli bir sınıfın çocuklarının katılabildiği,
sosyal hayata hızla yerleşen bu yeniliği yorumlarken Tomris
Uyarlığını da göstermeyi ihmal etmiyor. Fondaki hüzünlü tabloyu
şöyle ifade ediyor: “Son yıllarda toplumumuzda çok genç yaşta
evlenen delikanlılarla genç kızların sayısında müthiş bir artma
var. Aslında çağdaş ailenin mutluluğunu pekiştirme adına düzenlenen
çocuklar günü, bizde, yanlış seçme yapmış mutsuz, acemi ana
babaların bir Pazar saat 12.00’den saat 16.00’ya kadar unutmalarını
sağlıyor.” Yanlış seçimlerin, benimsenmeyen hayatların ağırlığını
elbette Tomris Uyar sezinleyecekti.
Tomris Uyar, toplumun ilgisini çeken popülerleşmiş gündem
konularına da eğiliyor, bir edebiyatçı duyarlılığıyla elbette.
1980’lerde tüm dünyayla birlikte Türkiye’ye de egemen olmaya
başlayan güzellik ve sağlık furyasını, “yeni ırkçılık” olur mu
olmaz mı sorusu eşliğinde tartışıyor örneğin. Bu haklardan yoksun
olanlar yok sayılabilirler mi, soruyor.
Bugünün de güncel meselesi olan teknolojik yeniliklerin hızla
hayatımızda yer etmesini, onları kullanma biçimimizi ta o
zamanlardan yorumluyor. Yenilikleri çok çabuk benimsememizin güzel
bir ulusal özellik olduğunu ama onları değerler sistemine
yerleştiremediğimizi söylüyor. Belli bir eğitim düzeyine gelmeyen
kitlelerin gelişen teknolojiyi kendilerini eğitmek adına değil de
kişisel doyuma ulaşmak, gösteriş için kullanacaklarını belirtiyor.
“Televizyonda Flamingo Yolu’nu izlemeye bayılan bir aile,
nasıl bir gün durup dururken Yurttaş Kane filmini merak
etmeyecekse, videoda ‘oyun’ izlemeye alışmış bir ilkokul öğrencisi
de Edison’un yaşamını ıskalayacaktır.” Popüler müzikler
dinleyenlerin de günün birinde Bach ya da Itrî dinlemeyeceği
tespitini yapıyor.
Çiğköfteden kültürsüz kentleşmeye, medeni kanunda yapılan
değişiklikten mahkûm kadınlara, sonbahardan sevme biçimlerine dek
uzanıyor konuları. Yazıları için sahaya inen, araştırma yapan bir
Tomris Uyar var karşımızda. Farklı kesimlerden kadınların
yaşamlarına bakarken kadınlar matinesine de gidiyor, Sağmalcılar
Cezaevi’ne de…
Uyar’ın konuları arasında toplumsal adalet eşitsizliğine en çok
maruz kalan çocuklar ile gençler ağırlıkta. Günlük yaşamda
çocuklara, gençlere değen hemen her şey ilgilendirmiş onu.
Yazıların kimi başlı başına onlara ayrılmış kimi onlara bağlanıyor.
Mesela çalkantılı 1979 yılında çocuk olmanın ne anlama geldiğini,
bu yılın çocuğunu tahayyül ederek, ettirerek anlatıyor. Okurunu bir
yazılık süre boyunca çocuk olmaya çağırıp koşullara değiniyor. Hava
henüz aydınlanmadan hatta kimi zaman ay daha gökyüzündeyken okul
yoluna düşen yorgun çocuklardan, otobüslerde gazetelerdeki soygun,
kıtlık ve gençlerin ölüm haberlerini okuyan asık yüzlü, bezgin
yetişkinlerden, o gün sınıflarının basılıp basılmayacağını bilmeyen
öğrencilerden, iki yakasını bir araya getiremeyen hanelerden
bahsediyor. Bugün iyice derinleşmiş ve artık kanıksanmış bir konuyu
tespit ediyor. “Bizler ve bizden önceki kuşaklar, mutlu ya da
mutsuz çocukluklar geçirmiş olabiliriz. Ama hiç değilse bir
çocukluğu yaşadık. Bir gece toplantısında büyüklerin usul
konuşmaları arasında, mırıltılara kulak vererek, annemizin kucağına
şöyle bir yaslanıp uyumanın tadını bildik. Kendimizi düşmanlarla
çevrili bir şiddet dünyasında böylesine çaresiz, böylesine zavallı
bulmadık. Bizim çocuklarımız, hastalıklı bir toplumda
yaşıyorlar...”
Şu an, yabancılaşmanın iyice arttığı bu çağdan baktığımızda,
dünün ve bugünün sorunlarının ortaklığı sebebiyle Tomris Uyar’ın
Elele yazılarının nesilleri birbirine yaklaştıran bir yanı olduğunu
söyleyebiliriz. Farklı nesillerin aynı sorunlarda, ortak acılarda
birleştiği bir yan bu.
Bitirirken, Tomris Uyar’ın “Tarabya, Eskiden” adını taşıyan ve
çocukluğunun Tarabya’sını anlattığı yazısından bugüne bir ayna
tutayım. Bu etkileyici metninde Madam Kristin ve iki kız kardeşinin
oturduğu ahşap yalıdan bahseder. Kimseyle görüşmeyen bu kız
kardeşlerin hakkında çıkan sayısız söylenti vardır. Madam’ın kız
kardeşlerini bir odada kilitli tuttuğu, bakkala borçlarını
ödemedikleri, kasabın, çırağını onların evine yollamaktan çekindiği
ve üçünün de akıl dengesinde bir bozukluk olduğu konuşulur. Bir
defasında Madam, Tomris Uyar’ı eve çağırır. Uyar çocuk merakıyla
gittiği evi yıllar sonra anlatırken “En ucuz şeylerle en
pahalılarının yan yana duruşu, ailenin kaçınılmaz bir çöküşle sona
ereceğinin belirtisiydi,” der.
En ucuz şeylerle en pahalıların yan yana durması... Bu tanımla
bizlere de yaşadığımız bu çağ, bu ülkeyle ilgili ne çok şey
anlatıyor.
*Elele dergisindeki yazılar ve söyleşiler Handan İnci’nin
emekleriyle bir araya getirilmiş, hazırlanmış ve 2022 yılında Aşkın
Yıpranma Payı adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından
yayımlanmıştı.