Mithat Sancar: Barış için tecrit bitmeli

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar "Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı" dedi. Mithat Sancar çözüm süreci için İmralı'da Abdullah Öcalan'a uygulanan tecrit sürecinin de bitmesi gerektiğini söyledi.

Abone ol

DUVAR - 23 Şubat'ta yapılan HDP 4. Büyük Olağan Kongresi'nde HDP'nin Eş Genel Başkanlığı'na seçilen Mithat Sancar yeni dönemle ilgili görüşlerini anlattı. Mezopotamya Ajansı'ndan Deniz Nazlım ve Berivan Altan'ın sorularını yanıtlayan Mithat Sancar yeni dönemde HDP’siz bir yönetim alternatifi oluşturulamayacağını belirterek, “Öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Muhalefet partileri bu konuda uzlaşılabilir” dedi. Sancar, Ortadoğu için de “Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi” önerdi.

Sancar'ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Sizi ilk önce akademisyen Mithat Sancar olarak tanıdık. Sonrasında siyasetçi Mithat Sancar’ı gördük, konuşmalarınızı dinledik, çalışmalarınızı izledik. Daha sonra Meclis Başkanvekili oldunuz ve farklı bir ağırlık koydunuz. Şimdi de HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar var karşımızda. Önümüzdeki dönem nasıl bir Mithat Sancar göreceğiz, nasıl bir profil çizeceksiniz?

Burada bir kader var gibi görünüyor. Kaderi nasıl tanımlarsanız tanımlayın fark etmez. İster bunu ilahiyattan hareketle tanımlayın, ister başka alanlardan hareketle; sonuçta şöyle bir mutabakata varırsınız: Bir şeyler sizi taşıyor. Bu ilahi yazgı olarak görülebilir veya bunu, sizin hikayenizin akışı olarak da değerlendirilebilirsiniz. Siz bir yolda yürüyorsunuz, hikâye oluşuyor. Bu hikâyenin çok kritik dönüm noktaları, düğümleri var. O düğümler yeni düğümler oluşturuyor. Düğümlerden kastım kördüğüm değil. Oya, kanaviçe gibi işlemelerde atılan güzel düğümlerden söz ediyorum. Onlar birikiyor ve sizi bir yerlere taşıyor. Aslında bir noktaya geldiğinizde çok da tercih hakkınız olmuyor. Hikâye sizi oraya taşımış oluyor. Milletvekilliğim böyleydi. Milletvekilliğinden sonra yaptığımız çalışmalar var. Anayasa Komisyonu’nda önemli tartışmaların içinde bulduk kendimizi ve aslında bunlar benim mesleki geçmişimin birikimleriydi. Anayasa Komisyonu’nda tarihi tartışmaların içinde yer aldık ve doğal olarak parti adına tartışmaların tarafı olduk. Ardından Meclis Başkanvekilliği söz konusu oldu. Bu da apayrı bir tecrübeydi. Şimdi asıl büyük kader galiba eş genel başkanlık. Bu büyük bir sorumluluk ama onurlu bir görev. Bu bir görev olarak önüme geldi tabi ve ben bu görevi sorumluluk olarak gördüm, üstlenmeyi kabul ettim. Kongremiz de bu görevi bana verdi. Onur sayıyorum. Demek ki hikâye kendini öyle bir örmüş ki bu noktaya geldiğimizde bir seçenek kalmamıştı. Partinin Mutabakat Komisyonu “Hocam eş genel başkanlık öneriyoruz, ne dersiniz” diye sorduğunda, 35-40 yıllık geçmişe bakarak vereceğiniz cevap belirsiz olmuyor. Yani cevap aslında 40 yıldır devam eden hayat hikâyesinin içinde vardı. Ben de “Evet” dedim. Şimdi göreceğiniz, Mithat Sancar’ın bu 40 yıllık hikâyesinin bütün unsurlarını, izlerini, sözlerini taşıyan bir Mithat Sancar olması da herhalde yine kaderdir. Yani farklı bir Mithat Sancar ortaya çıkmasını da beklemek gerçekçi değil.

Birçok gazeteci gibi biz de kongrenizi yakından takip ettik. Kongrenizde en fazla öne çıkan, “Türkiye’nin yönetimine talip olma” hamleniz idi. Bunu biraz açmak istiyoruz. Eğer bir parti yönetime talip ise tersinden “iktidar boşluğu oluşacak” ya da “AKP artık gidiyor” tespitine tekabül eder. Böyle bir gelişme mi bekliyorsunuz? AKP’nin gidişatı ile HDP’nin yönetime talip olması iç içe mi?

Biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru. Türkiye’nin gidişatıyla bizim söylemimiz iç içe, bu doğru. Ayrıca “iktidara talip olma” değil de “yönetime talip olma” sözünü, ifadesini kullandığınız için de teşekkür ederim. Ben ısrarla ve özenle “iktidar” kelimesini kullanmıyorum. Biz iktidar kavramıyla siyasal ve ideolojik sorun yaşayan bir geleneğin temsilcileriyiz. Ben iktidar kelimesini hayatımdan uzak tutmaya çalışırım. Bu durum iktidar gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmiyor. Fakat biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru.

 Bunu neden söylüyorsunuz?

Biliyoruz ki yeni dönem özellikle anayasa değişikliği, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi dedikleri ucube rejim değişikliğinden beri artık ittifaklar bu ülkede kaçınılmazdır. Siyasi hayat ittifaklar üzerinden yürüyecektir. AKP’nin büyük oy kaybettiğini görüyoruz, ülkeyi çok büyük krizlere soktuğu da ortada ve daha büyük krizlere doğru yol alıyor. Hatta büyük krizin de ötesinde, felaketlere doğru yol alıyor. Biz diyoruz ki bu ülkenin çoğunluğu, bu felaket yönetimini benimsemiyor. Bunu aslında şeklen birkaç kere gösterdi. Anayasa değişikliği referandumu çok tartışmalı ve şaibeli bir süreçten geçti. Sonuçta çok az bir farkla “Evet” olarak tescillendi. Tabi ki oradaki propaganda ve referandum çalışmalarının aşırı adaletsiz olmasını da bir yana koyarsak, tüm eşitsiz şartlara, şaibelere rağmen ancak bu anayasa değişikliği kıl payı geçebildi. Sonra ortada 24 Haziran seçimleri var. Orada da keza aynı durum. Belki muhalefetin beceriksizliği söz konusu oldu. O süreci muhalefet iyi yönetemediği için AKP-MHP ittifakı Cumhurbaşkanlığı seçimini ve parlamentoda çoğunluğu kazandı. Ama orada da fark azdı ve seçim yine hiç adil değildi. Yine pek çok şaibe vardı. Toplum aslında kendini hissettiriyor. Çoğunluk diyor ki “Burada bir sorun var.” Fakat AKP-MHP iktidarı bütün eşitsiz şartlardan faydalanarak ve bunları teşvik ederek, üstelik bütün devlet imkanlarını medya dahil kullanarak, bu büyük itirazı sayısal olarak engelleyebildi.

 

YEREL SEÇİM'DE HER ŞEY NETLEŞTİ

Nereye kadar, 31 Mart yerel seçimlerine kadar. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi aldılar. Onlar her ne kadar bunu böyle sunmak istemiyorlarsa da yenilginin ağır olduğunu çok iyi biliyorlar. Yenilgiyi hazmedemedikleri için İstanbul seçimlerinin iptali söz konusu oldu ve daha büyük yenilgiyle karşılaştılar. Biz diyoruz ki bu iktidar aslında meşruiyetini de kaybetmiştir. Yani burada çok sorunlu aşamalardan geçerek, kurduğu hükümeti ve cumhurbaşkanlığı yönetimini hak etmiyor. Toplum bunu en son açık bir şekilde 31 Mart ve 23 Haziran’da gösterdi. Tüm söylediklerimden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Önümüzde çok gecikmeden bir seçim var. Eğer iktidar buna yanaşmazsa muhalefet bunu zorlamalıdır. Biz erken seçim istiyoruz. Erken seçimin bu ülkede önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Yapılacak seçimde de biz her türlü demokratik ittifaka açığız.

Grup konuşmasında da söyledim. Temel ilkeleri belirleyecek çalışmalar, muhalefetteki her parti tarafından yapılmalıdır. Hangi temel ilkeler ve değerler etrafında bir demokrasi bloku ortaya çıkabilir, buna bakmak lazım. Biz diyoruz ki HDP olmadan yönetim alternatifi oluşturulamaz. Bu ne siyasal ne de sayısal olarak mümkündür. O halde HDP yeni dönemde yönetimde olmalıdır. İttifaklarımızın açık ve şeffaf olduğunu söylerken, kastettiklerimizden biri de budur.

“Demokrasi İttifakı” çağrınız aslında her kesimin gündeminde ve yakından da takip ediliyor. Ancak herkesin kendinden yana bir söylemi de var. Sizin hali hazırda “Demokrasi İttifakı”nın kurulmasına dair ilkeleriniz var mı? Şayet yoksa bu ilkeler ilk masa kurulduğunda mı netleştirilmeli?

Şüphesiz var. Biz bunları aslında metin haline de getirdik. Biz yerel seçimlerden hemen sonra bir çalışma başlatmıştık. Bu çalışmaları siyasal partilerle, sivil toplum örgütleriyle paylaşmıştık. Ama ardından kayyım darbesi geldi, bu çalışmalar aksadı. Tabi sonra savaşlar başladı. Yani Kuzey-Doğu Suriye’ye işgal girişimi, ayrıca daha sonra İdlib savaşı derken gündem biraz dağıldı. Ama bizim söyleyeceğimiz şey şudur: Çok temel ilkeler vardır. Bu ilkeler, hukuk devletini, yargı bağımsızlığını içerecek şekilde mutlaka tesis edilmelidir. Geçmiş dönemde, yani özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL ilanından itibaren yaratılan çok büyük haksızlıklar var. Bunları tamir ve telafi edecek ortak bir mekanizma üzerinde çalışılmalıdır. Buna kayyım darbelerinin sonuçlarını gidermek de dahil. Bunun dışında mevcut yönetim sisteminden vazgeçilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilince güçlendirilmiş bir parlamenter sistem oluşturulmalıdır. Fakat biz yerel demokrasi ayağını da kuralım istiyoruz. Yerel demokrasi ayağını, boyutunu, çapını, kapsamını, şayet ittifak çerçevesinde bir görüşme olacaksa oturur belirleriz. Yani bunun aşamalarını, gereklerini tartışırız. Yerel demokrasinin Türkiye’de çok büyük ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu da görmek gerektiğini düşünüyoruz. Bütün bunları tartışabiliriz. Elbette temel insan hakları meseleleri var; bu konuda yaşatılmış acılar var. Çok ağır mahkûmiyet ve tutuklamalar var. Hukuk ayaklar altında. Bu hukuksuzluğu giderecek bir tamir süreci üzerinde uzlaşmak gerekiyor. Daha da sayabilirim ama bunlar çok aşikar. Zaten biz öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Bu yaraları sarmak, haksızlıkları onarmak gibi bir hedef gözetilmeli. Bence muhalefet partileri bunu yapabilirler, bu konuda uzlaşılabilir. Diğer meseleler de bu iktidar gittikten sonra daha özgür, nispeten daha serbest bir ortamda tartışılabilir.

Kongrenizden sonra bazı çevrelerde bir tartışma başladı, “HDP, Kürt sorununu mu yoksa demokrasi sorununu mu önceleyecek?” diye. İlk bakışta anlamsız bir tartışma gibi gelse de alıcısı çok oldu. HDP, ısrarla Kürt sorunu ile demokrasi sorununu birbiriyle bağlantısını tarif ediyor. Bu konudaki çözüm önerileriniz nelerdir?

Ben bu tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Oldukça net bir tablo içinde görmek mümkün bu soruları; ki bu sorunların cevapları o kadar karmaşık da değil. Tavuk-yumurta hikayesine benziyor bu sorular. Biz diyoruz ki Kürt sorunu ve demokrasi sorunu iç içedir. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi olamaz, Türkiye demokratikleşmeden de Kürt sorunu çözülemez. O halde Kürt sorununun çözümünü, demokrasi programının içinde ele almak gerekiyor. Yönetim meselesi dedik, parlamenter demokrasi ve güçlendirilmiş yerel demokrasiden bahsettik. Güçlendirilmiş yerel demokrasi aslında Kürt sorununa da bir çözüm önerisidir. Fakat sadece Kürt sorununa bir çözüm önerisi olarak da algılanmamalı. Bu, Türkiye’nin bütünü için bir demokrasi projesidir. Yani İstanbul’un, İzmir’in kendini yönetmesini savunmak, Karadeniz’in kendini yönetmesini, kendi kaynaklarına ve kendi iradesine sahip bir yönetim kurabilmesini ve bunun genel sistem içine yerleşebilmesini kastediyoruz. Şimdi özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra gördük ki İstanbul gibi bir şehre de kayyım atanabilir. Hatta kayyım atanmadan da yetkiler kısıtlanabilir; yani İstanbul halkının iradesi büyük ölçüde sınırlanabilir. Buna karşı çıkmak ancak yerel demokrasi talep etmekle mümkündür. Dolayısıyla Kürt sorunu ile demokrasi sorunu iç içedir. Temel hak ve özgürlükler geliştirilmelidir. Anadilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Bu bağlamda demokrasi programı, geniş bir özgürlükler listesi içermelidir. Bu olmadan gerçekten demokrasi kurulamaz. Ama anadilde eğitimi güvence altına alabilmek, keyfi tasarruflardan korumak için de gerçekten demokratik bir yönetime ihtiyaç var. Hepsi birbiriyle iç içe ve biz gerçekten Kürt sorununu, demokrasi sorunundan ayrı düşünmüyoruz. Geniş bir demokrasi programının pek çok unsuru, aynı zamanda Kürt sorununun çözümünün de parçası olacaktır.

 İmralı’da 3 Mart’ta aile görüşmesi gerçekleşti. Avukatlarının açıklamasında, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ülkedeki sorunların çözümü noktasında pozisyonunu koruduğuna dikkat çekildi. Bu açıdan yeni yapılan görüşmeyi ve Öcalan üzerindeki tecridi nasıl ele almak gerekir?

Tecridin başlangıcına bakmak lazım. Kürt sorununun çözümünde bugüne kadar yaşanmış en önemli deneyim, 2013-15 arasındaki çözüm süreciydi. Çözüm sürecinin ilerlemesini sağlama konusunda Sayın Öcalan’ın katkısını da herkes biliyor. Bugün nefret dili kullanan medya bile o dönem hakkını çok açık teslim ediyordu. Ben Akil İnsanlar Heyetindeydim, İzleme Kurulu’nda ismim geçiyordu, hükümetle de görüşüyorduk. Öcalan’ın avukat ve diğer görüşmelerinin imkanları ortadan kaldırıldı. İmralı’yı ülkeye kapatmak, ülkeyi İmralı’ya kapatmaktır. Ne zaman başladı bu, 5 Nisan 2015. Peki, 5 Nisan 2015’e hangi görüşmelerden sonra gelindi. O dönem Dolmabahçe Mutabakatı ve ondan sonra beklenen önemli bir gelişme olarak İzleme Kurulu’nun oluşturulması söz konusuydu. İzleme Kurulu oluşturulsaydı, o zaman bu Kurul, İmralı Heyeti ile İmralı’ya gidecekti; orada Sayın Öcalan’ın bir çağrı yapacaktı. O çağrı, KCK ve PKK’ye silah bırakma kongresini toplama çağrısıydı. Fakat 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nın açıklanmasından sonra beklenen diğer adımlar, hükümet tarafından atılmadı, İzleme Kurulu oluşturulmadı ve İmralı’ya gidilmedi. Oradan gelecek olan açıklama yaptırılmadı ve tecrit başladı. Tecridin başlaması, sürecin bitmesi demektir. Tecridin başlaması aslında yeni savaş sürecinin de başlaması demektir.

HDP olarak topluma hitap ediyoruz, toplumla müzakereyi yürütmeye talibiz, siyasal program oluşturma konusunda da üzerimize düşen her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazırız. Biz HDP olarak bir aktörüz ama bu mesele sadece HDP ile sınırlı bir mesele olarak görülemez. Çünkü işin içinde ayrıca PKK faktörü var, 36 yıldır devam eden bir savaş var ve PKK’nin “Önderim” dediği bir Öcalan var. Kendisi de, geçmiş tecrübelerden gördüğümüz kadarıyla çözüm konusunda çok büyük bir kararlılık göstermiştir. İrade koymuştur, çalışma yapmış ve emek harcamıştır.

Çözüm süreci dediğimizde hep yanlış anlaşılıyor. Sanki hükümetle yeniden masa kurulacak; hayır öyle değil. Eğer yeni bir çözüm yolu açılacaksa İmralı’da görüşmelerin düzenli ve güvenli bir şekilde başlaması gerekir. Avukatlar ile görüşebilmesi gerekiyor. Sonraki aşamalar konuşulur ama en azından aile ve avukat görüşünün güvenceli ve düzenli bir şekilde yapılması sağlanmalıdır.

Peki, tecridi nasıl anlamak gerekiyor, salt hak ve hukuk ihlali içinde değerlendirilebilir mi?

Biz tecride itiraz ettiğimizde bunun hak ve hukuk boyutu olduğunu biliyoruz; ancak daha fazlası olduğunu söylüyoruz. Tecrit, hak, hukuk meselesinden fazladır. Tecrit Türkiye’de Kürt sorununda barış ve çözüm arayışlarının çok önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla tecride itiraz ettiğimizde ve Öcalan ile görüşmelerin başlaması gerektiğini söylediğimizde barış projelerinin de güçlenmesini talep etmiş oluyoruz. Bu nedenle tecrit, sadece Kürtlerin ya da belli bir kesimin meselesi olarak görülmemelidir. Türkiye’de barış ve çözüm arayışlarının, çabalarının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Tecride karşı itiraz sadece bir kesimin tepkisi olarak algılandı, dolayısıyla Türkiye’nin batısından çok fazla katılım ve katkı gelmedi. Biz şimdi diyoruz ki bu mesele sadece bir şahıs, sadece bir örgüt meselesi değildir. Tam tersine geçmiş tecrübelerin de bize gösterdiği üzere, barış ve çözüm arayışlarında ve çabalarında çok çok önemli bir unsur, tecride karşı tepki vermek, tecride itiraz etmektir.

Bu noktada çözüm çağrılarınızın mevcut siyasi iktidara yönelik olmadığını anlıyoruz…

Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. Çünkü böyle bir yöntem denendi ve önemli kazanımlar elde edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlıkla sonuçlanınca orayı sorgulamak gerekir; “Acaba ters giden ne vardı, neden başarısız oldu?” diye. Benim o zaman da cevabım açıktı; süreç toplumsallaşamadı. Hükümet o süreci kendi tekelinde tutmak istedi, Kürt tarafı da toplumsallaşma konusunda yeterli beceriyi gösteremedi. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı. Biz diyoruz ki barış talebi önce geniş toplumsal kesimlerin sahiplendiği bir mesele haline gelmelidir. Bunun öncelikle toplumun muhatap alınarak, çalışılması lazım. Esas olan toplumdur. Sonra kurumsal yollar açılacaksa ve buna ihtiyaç doğacaksa, bir irade ortaya çıkması halinde o da olur. Orada da tüm kesimleri katan bir süreç olmalı, şeffaf olmalı, Meclis’te grubu bulunan tüm partiler olmalı. Yani daha önceki dönemde bu denendi ama çok çok zayıf bir biçimde yapıldı. Ana muhalefet partisi dışarıda bırakıldı. Biz bütün tarafları prensip olarak kapsayan, şeffaf yürüyecek, kurumsal bir sürecin doğru olduğunu düşünüyoruz. O nedenle çağrımız muhalefetedir, toplumadır. Şüphesiz hükümete de görev düşüyor. Onlar sorumluluklarını yerine getirsin, diyoruz. Hükümete sözümüz şudur: Türkiye’yi ateşe atıyorsunuz, vazgeçin bu politikalardan. Gelin Türkiye’de tüm demokrasi güçleriyle birlikte söylediğim tarzda ortak bir sürecin başlatılmasını kabul edin, aksi takdirde ateşle oynuyorsunuz. Elbette hükümetin gelmeyeceğini, politikalarından dolayı anlıyoruz. O yüzden Türkiye toplumuna bir kez daha sesleniyoruz: Böyle bir barış ve çözüm yoluna direnen partileri siz zorlayın veya onlara oy vermeyerek cezalandırın. Yeni bir çözüm iradesi ortaya çıkarın. Esas çözüm iradesini ortaya çıkaracak adres, toplumdur. Bu toplumda yeni bir barış ve çözüm iradesine onay veren bir çoğunluk olduğuna inanıyoruz, şimdi bunu ortaya çıkarmak lazım. Bunun için de HDP üzerine düşen bütün çalışmaları yapacaktır. Ama sadece bizimle olmaz. Kim ki bu ülkede kanın durmasını, refah ve huzurun gelmesini istiyor, bu konuda muhataptır ve sorumludur.

 İdlib’den asker cenazeleri gelmeye devam ediyor. Savaş karşıtı olanlar ise “ülkeye ihanet” ile suçlanıyor. Grup toplantınızda bir “barış hareketi” oluşturulması önerisi yaptınız. Bu konuyu açar mısınız?

Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir.

Bu savaş politikalarına net bir şekilde karşı çıkmak gerektiğini söylüyoruz ve öyle yapıyoruz. Bu savaş politikası çok yönlü, ideolojik ve siyasal bir projedir. 30 yıl savaşları gibi ciddi yıkım projesidir (1618-1648). Yani AKP ve müttefikleri Ortadoğu’yu sürekli ateş içinde tutmak istiyor. Böylece kendi iktidarlarını sürdürebilecekler; ayrıca savaş sonunda ya da arasında ülkelerin inşasından başka alanlara kadar yeni rant imkânları açılacak. Rant ve siyaset AKP ve müttefiklerinin zihniyetinde iç içedir. Libya’da ve Suriye’de denedikleri şey de siyaseten açıktır. Bir İhvan, yani Müslüman Kardeşler aksını, eksenini oluşturma hırsından vazgeçmiyorlar ve o nedenle bu kadar cihatçı örgütle iş birliği yapıyorlar. Şimdi bizim çağrımız nettir. Türkiye’de savaşa karşı çıkmak gerekiyor ve güçlü bir “Savaşa hayır” kampanyasına ihtiyaç var. Bu kampanya sadece imza ile sözle değil her yerde bir araya gelerek, yapılmalıdır.

İkincisi, bu kampanyanın Türkiye ile sınırlı kalması yetmez. Biz bütün Ortadoğu için bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü bu potansiyel mevcut. Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Burada muhataplar hükümetler değildir, biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir. Ortadoğu’nun üç güzel coğrafyası var: Mezopotamya, Kürdistan ve Anadolu; bunlar iç içe geçmiş topraklardır. Ortadoğu’nun her yerine uzanacak bir barış hareketini, demokrasi ve halkların eşitliği temelinde bir dayanışma hareketini oluşturabiliriz. Bunun için ciddi çalışma yapmamız gerekiyor. HDP olarak da Türkiye’de kendini sorumlu hisseden aydınlar, sivil toplum kuruluşları da bu çağrıya kulak vermeli, bu çalışmalara katkı sunmalıdır. Ortadoğu’daki mevcut ilişkilerimizi daha da genişleterek bu konuda yeni imkanlar ve alanlar yaratmalıyız.

Bir dönemin “Biz Ensarız” diyenler, şimdi sınıra mültecileri yığmaya başladı. Sınırda insanlık krizi yaşanıyor. HDP bu konuda ne diyor?

Ortadoğu merkezli, Barış ve Halkların Eşitliği Hareketine ihtiyaç var. Mülteci meselesi esas buradan çözülür. Türkiye’nin yaptığı, mültecileri bir şantaj unsuru olarak kullanmaktır, Avrupa’nın yaptığı da mültecileri pazarlık meselesi haline getirmektir. İkisinin de yaptığı insanlık dışıdır ve utanç vericidir. Esas mesele insanları, insan onuruna sahip varlıklar olarak görmek ve özellikle göçmenlerin, sığınmacıların, savaşların en büyük mağdurları arasında yer aldığını göstermektir. Gerçek çözüm, herkesin kendini insan hissettiği, kendi geçmişini, hikayesini ördüğü yerde yaşamasını sağlamaktır. Bunun için de savaşları bitirmek gerekiyor. Mültecilerin, sığınmacıların sorunu gerçek bir barış ve halkların eşitliği hareketiyle çözülebilir. Bu sorun, devletlerin insafsız, vicdansız hesaplarıyla asla çözülemez; tam tersine bir insanlık dramı haline gelir. Nitekim şu anda geldiğimiz noktada bu sorun, gerçek anlamda bir insanlık dramı haline gelmiştir. (Mezopotamya Ajansı)