Mistisizm, Ortadoğu ve edebiyat

Halil İbrahim Çelimli’nin son romanı Şeyzer, A7 Kitap tarafından yayımlandı. “Her nerede yaşıyorsak ve nereyi anlatıyorsak edebiyat oralıdır ve nerede okunuyorsa bir o kadar da oralı” diyen Çelimli ile romanını, Ortadoğu’yu ve mistisizmi konuştuk.

Abone ol

DUVAR - Üç Yüz Adam Saat ile Rusya’ya çalışmaya giden işçilerin yaşadıklarına, Paraşütçü Tipi Emniyet Kemeri isimli romanıyla da yine aynı bölgede iş yapan müteahhit ve yöneticilerin dünyalarına ışık tutan Halil İbrahim Çelimli’nin son romanı Şeyzer, A7 Kitap’tan çıktı. Yaşayan en büyük ustanın yaptığı bir bağlamanın peşine düşen Cidal, Fazlı ve Esra’nın yaşadıklarını konu alan roman, Selçuklu’dan Haşşaşilere, Çaldıran Savaşı’ndan Suriye’ye kadar uzanıyor.

Halil İbrahim Çelimli ile mail yoluyla bir araya geldik ve çalışmasını konuştuk.

‘KİŞİYİ TANIMLAYAN ŞEY YAPTIKLARIDIR’

Yazar için söz, mühendis için yapı ya da eşya, bir varoluş biçimidir de aynı zamanda. Her ikisini de yapan bir kişi olarak siz, kendinizi hangisine yakın buluyorsunuz?

İşin cazip tarafı var etmek. Özellikle kendinizden, özünden geleni yaptığınız da bir şekilde kendinizi var ediyorsunuz. Bunun illa ki edebiyat olması gerekmiyor. Kişiyi tanımlayan şey yaptıklarıdır sonuçta. Ürettiğinize yabancılaşmadığınız sürece var olursunuz. Bu işin en görüneni bilinenini zanaatçılar, ustalar yapar aslında. Eskinin duvar ustalarının yaptığı işi, metafor olarak şairlerin dizelerini örmesinde, yazarların bina ettiği hikayelerinde görürüz. Özü itibariyle insanın kendisini var etmesidir her iki eylemi de tanımlayan. Ancak günümüzde, o eski şiir gibi duvar örülen, türkü gibi tuğla döşenen devirleri yok artık. Ve her alanda görülen yozlaşma şantiyelere daha fazla girdiği için ne yalan söyleyeyim maneviyatım biraz uzaklaştı oralara. Sonuç olarak derdim zor şartlarda çalışan insanları anlatmaktı ve buna bir biçimde edebiyat ses oldu. Yani iç içe geçmiş bir durum. Biri çekiç biri örs kendi yüreğimi dövüyorum.

‘BİR KİTAPTA NE VARSA YAZARIN KİŞİLİĞİNDE DE O VARDIR’

Sanatta, yaratıcının kendi gerçekliğinden mi, yoksa başka dünyalardan mı yola çıkarak anlatım yaratması gerektiği, duvara çizilen ilk bizondan beri sanatın en temel tartışmalarından birini oluşturuyor. Diğer romanlarınızda da göze çarpan mühendis bir karakterin varlığı, Şeyzer’de de ortaya çıkıyor. Kendi gerçekliğinizi anlattığınızı söyleyebilir miyiz? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Biraz iddialı olmak gerekirse aslında bütün yazarlar için geçerli olan bir durum bu. Kitaplarında yarattıkları dünya kişiliklerinin bir türevi aslında. Bir kitap boyunca karşımıza çıkan karakterler ve o karakterlerin yoğurduğu nesneler… Kitaplarında ne varsa kişiliklerinde de o var. Yazar bundan kaçmamalı. Arı duru bir roman, öykü, şiir yani edebiyat adına neden bahsediyorsak aslında yazarın yürek masasında kuruludur o. Oturur sohbetini ederiz. Benim özelimde ise, aynı zamanda mühendis olan bir karakter insanlarla ve fiziki çevresiyle olan ilişkisini iyi tanıdığım biri olduğundan beni yormaz ve iyi anlatırım. Bu daha fazla şey anlatabilmem için iyi bir araç olabilir. Bütün kurgu, “ben olsaydım şöyle yapardım”dan çıkar. Olay kurgudur evet ama yazar yaşasaydı kahramanının yaptığını yapardı. Biz buna kurgu, anlatımına da edebiyat diyoruz.

Ortadoğu, her ne kadar 20. yüzyılla birlikte dünyanın –daha çok- gündemine gelse de aslında bin yıllardır savaşın merkezi, diyebiliriz. Tanrı bile peygamberlerini buraya göndermiş. Siz de, romanınızda bu mekânı merkeze alıyorsunuz ve savaşla ilgili karakterlerinizin ağzından, “Savaşlar sıradanlaştı mı, ondan kurtulamazsın. Çünkü görünenin aksine en kolay yaşam biçimidir bu” diyorsunuz. Ortadoğu’nun yaşam biçimi savaş mıdır gerçekten? Başka bir yol mümkün değil midir?

Sorunuzu sadece Ortadoğu’yla sınırlamadan cevaplamak daha doğru olur. Aslında bütün insanlık tarihi ve savaşlar bu denklemi doğrulamıyor mu? Bu denklem için sadece gerekçe üretmeniz yeterli. Düşünün Latin Amerika’da futbol müsabakası için bile savaşmış insanlar. Sıradan bir durum ve bu sıradan gerekçe için binlerce insan ölebilir. Ortadoğu özelinde ise sorun, sanırım dünyanın tamamına yetecek kadar çok gerekçe(!) olması. Bunu söylerken savaşların ekonomik temellerini ve gerçek nedenlerini göz ardı etmiyorum. Ama başka bir gerçek var ki, yönetici inisiyatifinin de bu gerçeği temellerinden söküp kişisel hırs ve doymak bilmeyen ego sebebiyle bambaşka sonuçlara götürdüğüdür. Buna bir de çok kolay manipüle edilecek bir toplumsal bellek eklersek, gerekçe isteyen için malzemesi bol bir havuzumuz var demektir. Görünürde başka yol yok gibi. Bu coğrafya başka bir dünya kurgulayana dek böyle gidecek maalesef.

Şeyzer, Halil İbrahim Çelimli, A7 Kitap, 2019.

‘HİSLERİNE GÜVENENLER İÇİN MİSTİSİZM VERİMLİ BİR TOPRAKTIR’

Batıların tanımlamasıyla düşündüğümüzde, yalnızca edebi bağlamda değil, mistisizm Doğulu olan için aynı zamanda bir yaşam biçimidir de. Bir Doğu romanı olarak niteleyebileceğimiz Şeyzer’de de mistisizm gözle görülür biçimde karşımıza çıkıyor. Mistisizm, insanın yetersiz olduğunu anladığı bir anda hayale sığınması mıdır? Bu durum edebiyata nasıl etki eder? Ne düşüyorsunuz?

Her nerede yaşıyorsak ve nereyi anlatıyorsak edebiyat oralıdır ve nerede okunuyorsa bir o kadar da oralı. Ben edebiyatın sınırları olmadığını düşünenlerdenim. Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da hangi kıta veya ülkede yazılıyor ve yaşanıyorsa ve ona ulaşmış okuyorsam o benim derdimdir. Bir takım anlatım biçimleri ve toplumsal gerçekliklerden kaynaklanan farklılıkları bir kenara bırakacak olursak özü itibariyle anlatılan insandır. Mistisizmi kendi gerçekliğini kaybetmiş bireyin çaresizliğinin bir yansıması olarak görmüyorum. Bireyi anlamada ve anlatmada bize sunulan sınırsız bir kaynak olarak görüyorum. Bir roman ya da öykü yazıyorsunuz, karakterleri isterseniz bir yığın bilimsel temelli psikolojik argümanlarla tanımlamak isterseniz mistik örüntülerle anlatırsınız. Sonuçta amacınız bir şey anlatmaktır. İyi anlatmaktır. Ben mistisizmi yolunu kaybetmiş bireyin sığındığı bir liman olarak da görmüyorum. Bireyi, toplumu ve hatta olayları anlamada çok verimli bir alan sunar edebiyatçıya. Bazen bilimsel bir yığın tanımı boşa çıkaracak bir toplumsal refleksle karşılaşırsınız. Bildiklerinizle kalakalırsınız çaresiz. Karikatürist Sarkis Paçacı’nın bir sözü var, “Anadolu’yu anlamak için Yılmaz Güney’in filmlerine, Ahmet Kaya’nın şarkılarına bakmanız gerekir” der. Bazen sadece hissedersiniz. Hislerine güvenenler için mistisizm verimli bir topraktır.

Şeyzer, tarihin çeşitli dönemlerinde salınırken, yer yer aşka, yer yer polisiye ve maceraya da kapı aralıyor. Bir eseri tanımlamak, her ne kadar endüstriye ya da akademiye kalsa da, biz yaratıcısına soralım. Siz, türsel olarak romanınızı nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında okurun kendisine saklamasını istediğim bir cevap bu. Son dönem edebiyatın sıkça başvurduğu bir yöntem oldu. Ta ilk çağlarda dini törenlerin beslediği şiirler, daha sonra tiyatroların, günümüzde de sinemanın karşılıklı olarak beslendiği roman ve öyküler. Artık farklı edebi disiplinler arası geçişler çok görünür oldu. Günümüzde hızlı düşünme, detay arama ve bir maceraya dâhil olma isteği ister istemez edebiyatı da etkiliyor. İyidir-kötüdür başka bir tartışma ama bir gerçek var ki hız kavramı edebiyatı da içine aldı. Bilgiye bu kadar hızlı ulaşılabilen yazıya dayalı eğlencenin sosyal medyalardan taştığı bir dönemde okuru eğlemek çok zor olsa gerek. Bu nedenle yazar farklı disiplinlerden yararlanma gereği duyar ki ben de benzer bir yol izledim. Ama illa ki bir ad koyacaksam, “içi oyuk derdi büyük kavruk bir sazın yol hikâyesi” derdim.

Geçmişi konu alan, tarihsel olay ve olguların merkezinde olduğu her roman, yazar için bir dil yetkinliği meselesidir de aynı zamanda. Özellikle 11-12. yüzyıllarda Farsça ve Arapça çok baskın bu coğrafyada ve siz romanda o dönemlere de uzanıyorsunuz. Bu bağlamda nasıl bir çalışma izlediniz?

Bu tür kitaplar için çok fazla kaynak taramanız gerekiyor. Titiz bir çalışma içerisindeyseniz hem gönül hem de iş yükünüz sizi fazlasıyla yorabilir. İşin gerçeği kaynak tarama ve yazım süreci yoğun bir kitap oldu. Çorum Hitit Harabelerini, Ankaralı olmama rağmen kitapta bahsi geçen yerleri, saz imalathanelerini gezip sıkı notlar aldım. Bazı dergâhları ziyaret edip ileri gelenleriyle görüştüm. Ne yalan söyleyeyim vazgeçtiğim dönemler bile oldu. Yazmayı bıraktığım bir gün Kadıköy’deki antikacıların birinde kırık dökük bir saz buldum. Eve götürüp romandaki karakterin tavrını anlayabilmek için tamir etmeye başladım. Uzunca bir sürenin sonunda sazı tamir edebildim. O gün benim tekrar yazmaya başladığım gün oldu. Biraz yorucuydu evet ama bir o kadar da keyifli… Bütün bunlar o tarihi dönemleri anlamamda çok yardımcı oldu. Bir de işim gereği bir dönem Azerbaycan’da bulunmuştum. Azericenin Şeyzer’de bahsedilen dönemlerde Anadolu’da konuşulan Türkçeye yakın bir ahengi olduğunu biliyoruz. Ve ben Azericeyi çok severim. O dönemki roman karakterlerini konuştururken içimdeki Azeri arkadaşlarımla sohbetteydim hep.

Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

İtiraf etmek gerekirse yazıya zaman zaman küstüğüm oluyor. Ama bağımlısı olduğumu ve tedavisinin olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle biraz tembel bir yazar olsam da yazmaya devam ediyorum. İki kitap üzerinde çalışıyorum şu ara; biri gene Rusya coğrafyasında bir fabrikada yaşanılanların anlatıldığı hikâye kitabı, diğeri ise biraz fazla mesai harcamamı gerektirecek bir roman. Bu ülke tarihi için önemli bir dönemi, o dönemi tanımlayan bir birey üzerinden anlatmaya çalışacağım.