Mezar-ı Şerif'ten çıktı yola: İran'da esir düştü, Türkiye'de hakkı yendi

Afganistan'dan 15 yaşında ayrılıp önce İran, ardından Türkiye'de çalışarak ailesine bakan Habib Bazarı, bir yandan da başlık parası biriktirmeye çalışıyor. Türkiye yolunda insan kaçakçılarına esir düşen ve ölümden dönen Habib, buraya para biriktirmek için gelmiş olmasına rağmen, 8 bin lirası eski patronlarınca gasp edilince alacaklı duruma gelmiş...

Abone ol

DUVAR - Afganistan'ın Mezar-ı Şerif kentinde 1994 yılında dünyaya gelen Habib Bazarı, henüz 6 aylıkken babasını bir çatışmada kaybetmiş. Ondan sonra sürekli bir zorluk içinde geçmiş yaşamları. Habib, ailesinin yükünü hafifletmek için daha 15 yaşındayken terk etmiş ülkesini. "Ben 6 aylıkken hastalanmışım. Boynumda kafam kadar bir şişlik çıkmış. Annemle babam beni hastaneye getirecekken bir çatışma çıkmış ve babam oraya gitmiş. Beni annemle dedem hastaneye yetiştirmişler. Biz eve dönerken de babamın şehit olduğu haberi gelmiş. Onu hiç göremedim yani. Onun ölümüyle çöktük, her şey bitti. Ondan sonra yağsız olduk. Büyüdük, yetim olduk, gittik milletin kapısında çalıştık bir lokma ekmek için," diye söze başlıyor Habib.

Habib'ten önce abisi hem çalışmak hem de başlık parası biriktirmek için çıkmış evden, İran'a gitmiş. Habib de "Memleketi bırakmak zorundasın," diyor, "Evden çıktığımda 15 yaşındaydım. Çünkü para yoktu, ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için ben de çıktım. Bir abim var, o zaman nişanlıydı. Bizde biliyorsun başlık parası var. O çalışıyordu onun için. Ben de dayanamadım, gideyim yardım edeyim dedim. İki buçuk sene İran'da kaldım, çalıştım," diye de ekliyor.

'ÇOK DAYAK YEDİM, ORADA ÖLECEKTİM'

Fakat İran'a varıp da çalışmaya başlamaları bu kadar kolay olmamış. Habib, bir arkadaşıyla birlikte çıktığı bu yolculukta insan kaçakçılarının eline düşmüş: "Oraya arkadaşlarım gelip gidiyorlardı. Habib gel, İran'da iş var, güzel para kazanılıyor dediler. İnşaat işleri vardı. Ama İran'a gelirken, beni 2 kişi yakaladı. Abimden bin dolar fidye istediler. 'Bu parayı getir yoksa kardeşini öldüreceğiz' dediler. Ben 40 gün kaldım orada. Her gün sabah bir adam geliyordu, güzelce bir dövüyordu, gidiyordu. Ben çok dayak yedim, orada ölecektim. Beş gün daha çıkmasam ölecektim. Kaçak geçiyoruz ya, birileri yanımıza gelip 'sizi şuradan geçireceğiz' diye tuzağa düşürdü. Bıçağı boğazıma dayıyordu, 'abini ara para iste.' Orada esir aldıkları başka birinin kulağını, birinin de burnunu kestiler. Yediğim de su ve hurma. Ekmek filan yok. 40 gün. Tam 5 sene önce. Abim parayı toparladı. Beni oradan çıkardı. Abimin yanına geldiğimde 1 ay yattım. Sadece tuvalete gidip geliyordum, hiçbir şey yapmıyordum."

Kendini toparladıktan sonra İran'da bir inşaatta çalışmaya başlamış Habib: "İki buçuk yıl Tahran'da çalıştım. ondan sonra birisi dedi ki, 'Sen Türkiye'ye git. Orası senin için daha iyi, daha güvenli. Orada istersen daha fazla kalabilirsin, burada polis yakalarsa memlekete geri gönderir.' O gece kararımı verdim ve bir ilan yazdım. Birisi bana ulaştı ve 'seni önce Urmiye'ye, oradan da Van'a geçireceğim. Sonra İstanbul'a gidebilirsin' dedi. Kabul ettim ve bin 800 liraya anlaştık. O adam beni Urmiye'ye getirdi, orada başka birine verdi ve sınırı onunla geçtik. Sınırı yürüyerek geçiyorsun, sonra da bir arabaya biniyorsun. O adam da başka birine verdi, onunla da Van'a geldik. Van'da da biletimi kesti, İstanbul'a geldim. Yıl 2016'ydı.

'HAFTALIK 150 LİRAYA ÇALIŞMAYA BAŞLADIM'

"İstanbul'da otogardan bir arkadaşım aldı beni. İran'dayken onu arayıp geleceğimi söylemiştim. Kağıthane'deki evine gittik. 3 gün geçtikten sonra arkadaşıma 'paraya ihtiyacım var, bana bir iş bul' dedim. Bir çay ocağında iş buldu. Haftalık 150 liraya çalışmaya başladım. Tabii mecbur kabul ettim, Türkçe bilmiyorum. Patron eliyle işaret ediyordu gideceğim yerleri, çayları bırakıp geliyordum. Ama para yetmiyordu. Patronla konuştum ama bir şeye yaramadı. Zaten benim derdimi bir başkası anlatıyordu. O ara bir arkadaşım çalıştığı inşaata çağırdı beni. Aylık 1200 lira veriyorlarmış. Çaycıya tepsiyi bırakıp çıktım. Patron 'nereye oğlum?' dedi, 'Sen para yok' dedim çıktım.

"İnşaatta çalıştığımın ilk haftasıydı. Oradaki patron arkadaşıma 'Bu çocuk Türkçe bilmiyor, benim işime yaramaz demiş. Tamam öyle olsun dedim. O gece sabaha kadar oturdum. İş yok, nereye gideceğimi bilemiyorum. Sonra biri dedi 'Habib ben sana iş bulacağım ama yapabilir misin, zor bir iş.' Dedim 'yaparım, iş nedir?' 'Yıkama' dedi. Ben dedim 'ne yıkama?', 'araba yıkama' dedi. Dedim 'hiç çalışmamışım ama öğreneceğim.' Çünkü paraya ihtiyacım var. Hani gelmek için bin 800 lira vermiştim ya, onu borç almıştım. Daha ödeyememiştim.

"Ertesi sabah o adam beni yıkama yerine götürdü. Baktım iri yarı benden büyük adamlar araba yıkıyor. Beni getiren adam 'Bak bu çocuk çalışmak istiyor, paraya ihtiyacı var. İşini iyi yapar' dedi. Oradaki adam bana bir mont verdi ve 'gir bakalım, nasıl çalışacaksın göreyim, ona göre para vereceğim' dedi. Sonra çalışmamı gördü ve 'Bu çocuk kalsın' dedi 'ona burada yatacak yer de veririm, dükkânın anahtarları da ondan kalsın, sabahları açar' dedi. Kış mevsimiydi, idareten bir yatak, küçücük bir yastık, bir de battaniyem var. Ama soğuk, üşüyorum. Neyse, böyle bir ay geçti dedim 'ne kadar vereceksin bana?' Dedi 'bin 200'. Kabul ettim. Şöyle düşündüm: İki-üç ay çalışırım, hem işi öğrenirim hem Türkçemi geliştiririm. Sonra maaşım artar. Hem kabul etmesem nereye gidecektim ki?

'TÜRKLERDEN TAM 8 BİN LİRA ALACAĞIM OLDU'

"Beş ay çalıştım, sonra yine sordum: Ne kadar vereceksin bana? 'Bin 500' dedi. Tamam, kabul. Bir sene daha çalıştım. Türkçeyi de öğrendim artık. Patron dedi ki, 'dükkânı sen çalıştır, yanına da bir eleman al, ben akşamları gelirim, hesaplaşırım.' 3 bin liram kaldı içeride. Her ay bin lira veriyor, 500'ü yok. Diyorum 'paramı ver. İhtiyacım var, ailem zor durumda.' Yok. 'Bugün, yarın, bugün, yarın' diye oyalıyor. Oradan çıktım artık. Bir tane Türk arkadaşım olmuştu. Onu aradım. O da bana Arnavutköy'de, ama İstanbul'un dışındakinde, bir okul inşaatında iş buldu. O inşaata abimi de getirdim. 'Türkiye güzelmiş' diye onu İran'dan çağırmıştım, masraflarını karşılamıştım, o da geldi.

"İş var diye orada çalıştık, çalıştık. Adamdan para istiyoruz, 'şirket bana vermedi' diyor. Tamam. İki ay çalıştık. İki ayda bize bin lira verdi. Ama günlük 80 lira vermesi gerekiyordu. İki ay sonra inşaat bitti. Adam 'bana bir hesap numarası verin, ben size parayı göndereceğim' dedi. Biz de kabul ettik, mal gibi geldik İstanbul'a. O günden beri adam yok, kayboldu.

"O ara nasıl etti, kimden buldu numaramı bilmiyorum, araba yıkama işindeki patronum aradı. Dedi ki, 'Gel, ne kadar para istersen vereceğim, burada çalış.' Kabul ettim. Eski sistemde tam 6 ay çalıştım. Yine 2 bin 800 liram içeride kaldı. İşler de iyi gitmiyordu, dedi ki 'Dükkânı devredeceğim, o zaman veririm paranı.' Daha alamadım. Yani benim Türklerden tam 8 bin lira alacağım oldu."

Habib Bazarı

'MEMLEKETTE OLSAYDIM ÇOKTAN ÖLMÜŞTÜM'

O kadar emeğinin çalınmasına Habib her zaman daha çok çalışarak karşılık vermiş. Bu süreçte abisi memlekete dönmüş ve evlenmiş. Hatta bir de çocuğu varmış şimdi. Habib de geçtiğimiz yıl annesine köyde sevdiği birinden bahsetmiş ve annesine onu istemeye gitmesini söylemiş. Habib'e çıkan başlık parası ise 35 bin lira olmuş. Habib şimdi bu parayı biriktirmenin peşinde. Ama para biriktirmeye geldiği bu memlekette alacaklı durumu daha ne kadar sürecek bilmiyoruz.

Şimdi çalıştığı araba yıkama işinde önceki tecrübelerine göre günlük ödeme koşuluyla anlaşmış ve bugüne kadar bir sorun yaşamamış. Burada da dükkânın arka tarafında kendisiyle söyleşiyi de yaptığımız bir odada kalıyor. Habib, "Ben memlekette olsaydım çoktan ölmüştüm. Şimdi ben buradayım ya, gezmeyi, dolaşmayı sevmem, manitayı sevmem, hiçbir şey sevmem. Tek düşündüğüm ailem. Yani bunu her erkek yapamaz. Benimle gelenlerin çoğu geri döndü, yapamadı, Türkçeyi öğrenemedi," diyor.

'BAKIYORUM, HEPSİ GEÇMİŞ GİTMİŞ' 

İran'a gittiği ilk seferde cep telefonunu ve daha birçok şeyi ilk kez orada görmüş. Hiç sürücü koltuğuna oturmadığı halde şimdi yıkamak üzere bırakılan bütün arabaları kullanabiliyor. Hepsini gerçekleştirmesinin en büyük nedeni kendisine göre "bunlara cesaret etmesi". "İnsan hiçbir şeyden korkmamalı," diyor "ben onu yapamam dememeli, yapacağım deyip üstesinden gelmeli. Kendine güvenmeli. Dünya yalan, hepsi hikâye. Bazen gece burada yatıp düşünüyorum yaşadıklarımı. Bakıyorum, hepsi geçmiş gitmiş. Hatta şimdi de sana anlatıyorum. Ama yaşarken nasıl da zor geliyordu her şey."

Habib başlık parasını biriktirdikten sonra bir miktar da düğünü için bir şeyler kazanıp Türkiye'den temelli ayrılmayı planlıyor: "Sonra gideceğim köyümüze. Aileme sarılacağım. Onlarla birlikte sofraya oturacağım. Orada tek katlı bir ev yaptırdık, biraz arazi aldık. biz zaten köylüyüz. Domates, patates, biber, soğan ekeceğiz. Bunları hem yetiştirip hem de satacağız. Böyle geçinebiliriz, yeter bize..."

Zaten buraların sebzesinden hiç tat almıyormuş. Acaba bizim memlekette sebzelerin gerçekten tatsız olmasından mı, yoksa burada yapayalnız olduğundan mı, emin değilim...

İki yoldaş köylünün yayınevi: Yaba