Türkiye’de hemen herkesin geleceği, devletin Kürt meselesinin
çözümü konusundaki politikasıyla sıkı sıkıya bağlı görünüyor. Kürt
sorununun şiddet ve zorla “çözülmek istenmesi” aynı zamanda ülke
genelinde baskı ve tahakkümü kalıcılaştıracak, her türlü demokratik
talebi şiddetle bertaraf edecek otoriter bir iktidar gerektiriyor.
Nitekim son beş yılda Kürt meselesi etrafında şekillenen
politikanın tüm ülkenin kaderini nasıl belirlediğini gördük.
İktidar açısından işler sarpa sardıkça “terörizm” söylemi
etrafında örülecek ağlara daha da ihtiyaç duyuluyor. Nihayet sıra
artık siyasi partilere gelip dayanmış görünüyor. Bağlayıcılığı olan
uluslararası bir mahkeme kararına rağmen Selahattin Demirtaş’ın
tahliye edilmemesi, HDP’nin kapatılmak veya kapatılmadan beter
edilmek istenmesi, perde arkasında yürütülen çeşitli faaliyetler,
iktidarın önümüzdeki oyununa dair işaretler veriyor. Peki bu
işaretleri nasıl okumalıyız?
Devletin Kürt politikasına dair tarihsel, sosyolojik ve güncel
araştırmalarıyla bilinen sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen’le
Selahattin Demirtaş’ın anlam ve önemini, Kürt meselesi konusunda
iktidarın masasındaki seçenekleri ve bunların uygulanma
olasılıklarını konuştuk…
İktidar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları
tartışmasız ve Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca da Türkiye’yi
bağlayan Büyük Daire’sinin Selahattin Demirtaş davasıyla ilgili
vardığı sonucu tanımamakta, uygulamamakta ısrar ediyor. Sizce
Demirtaş Türkiye ve Kürt siyaseti açısından neyi temsil
ediyor?
Bir kere Demirtaş popülaritesini, HDP de varlığını sürdürerek,
son beş yıllık çöktürme işine rağmen Kürt siyasetinin çökmediğini
gösteriyorlar. Devletin 2015 yılından beri takip ettiği siyaseti,
PKK’nin hareket kabiliyetini önemli ölçüde sınırlandırmış durumda,
bu açık. Buna paralel olarak Kürt hareketinin bütün siyasi
kadrolarına yönelik bir baskı var. Lakin, Kürtlerin, Kürt siyaseti
etrafında kalma ve itiraz etme hâlleri de sürüyor. Bu hali
sembolleştiren figür ise Demirtaş. Demirtaş hem devlete geride
kalan beş senelik ciddi baskıya rağmen Kürt meselesinin varlığını,
çözülmediğini hatırlatıyor, gösteriyor. Diğer yandan Demirtaş
sadece Kürt meselesinin, Kürtlerin itirazının devam ettiğini
göstermekle kalmıyor; Kürt meselesinin Türkiye devleti açısından
kabul edilemez bir biçimde çözülmesi fikrini, aslında HDP fikrini
de çok iyi temsil ediyor.
Ne demek bu?
Demirtaş ve HDP Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesi
fikriyle ilişkilendirme eğilimini temsil ediyorlar. Dolayısıyla,
HDP’yle birlikte Demirtaş hem Kürt meselesinin halledilemediğini
hem de çözüm yolunu gösteriyor. Kürt meselesini, Türkiye siyasi
birliği içinde ve demokrasiyi derinleştirerek, genişleterek çözmek.
HDP fikriyatının ve tahayyülünün özeti bu. 2015’te gördük ki yüzde
13’e ulaşmış HDP pekâlâ yüzde 20’lere kadar çıkma potansiyeli
taşıyordu. Bu da Kürtlerle birleşmiş bir Türkiye demokrasi
hareketinin ülkenin üçüncü büyük siyasi aktörü olacağı anlamına
geliyordu. Kürtlerin hak talepleriyle birleşmiş güçlü bir Türkiye
demokrasi hareketi fikrini simgeleyen kişi de Demirtaş’tı ve hâlâ
öyle.
'KÜRT VE TÜRK SİYASİ ELİTLERİ ARASINDA BİR MUTABAKAT OLUŞMADAN
DEMİRTAŞ’IN BIRAKILMASI ZAYIF İHTİMAL'
O yüzden mi uluslararası bir mahkeme kararına rağmen
içeride tutuluyor?
Bir an için Demirtaş’ın cezaevinden salıverildiğini ve siyasete
devam ettiğini düşünelim. Böyle bir durumda büyük ihtimalle HDP
üzerindeki ölü toprağı atılır ve HDP gücünü arttırır. Ayrıca
Demirtaş’ın dışarıda olmasının kitlelerde yaratacağı moral ve
bizatihi Demirtaş’ın yaratıcılığı HDP’yle diğer muhalefet aktörleri
arasındaki işbirliğini geliştirir. Böylece zaten bastırılamamış
olan Kürt siyaseti daha güçlü biçimde geri dönebilir. Zaten Kürt
meselesinin akıbetine dair Türk ve Kürt siyasi elitleri arasında
bir mutabakat oluşmadan Demirtaş’ın salıverilmesi zayıf ihtimal
gibi görünüyor.
Bundan, Demirtaş’ın yakın zamanda serbest
bırakılmayacağı sonucu mu çıkarmalıyız?
Hayır, böyle bir karamsar sonuç çıkarılmasını istemem. Sonuçta
ortada AİHM kararı gibi bağlayıcılığı olan bir karar var. Türkiye
bu karara uyma zorunluluğunu ya yerine getirecek ya da yerine
getirmemenin bedellerini göze alacak. Bu bedeller iktidar açısından
katlanılmaz olur mu bilmiyorum ama olursa Demirtaş bırakılabilir.
Bu da Türkiye’nin Batı’yla, esas olarak da Avrupa’yla ilişkilerinin
seyrine bağlı. Fakat Türkiye, AİHM kararını bir süre manipüle
edebilir görünüyor.
'DEMİRTAŞ’I BİR TÜR STARA ÇEVİREN ŞEY, KÜRT MESELESİNİN
DAYANDIĞI DİNAMİKLER'
O halde AB’yle ilişkilerde kısa vadede bir düzelme
hedeflenmiyor mu?
Türkiye-AB ilişkileri kısa zamanda düzlüğe çıkabilecek gibi
görünmüyor. Muhtemelen Türkiye, AİHM kararıyla ilgili tutumuna
ilişkin Batılı muhataplarına birtakım açıklamalar yapacak,
muhatapları da bunları değerlendirecektir. Ama tüm bu süreç
iktidara, Demirtaş kararını manipüle edebileceği bir zaman
tanıyor.
Nasıl bir zamandan söz ediyoruz?
Avrupa’nın “Yeter, bu kararların gereğini yerine getir artık.
Yoksa yaptırımları devreye sokarım” diyeceği zaman ne zaman ise!
Nitekim Türkiye-Avrupa arasında Doğu Akdeniz’deki krizden bugünkü
görece sükûnet durumuna geçilmesi bu yöntemle mümkün olabildi.
Sizce Demirtaş, demokratik Kürt siyasetinin geleceği
açısından nasıl bir anlam taşıyor?
Demirtaş bir tür star. Onu stara çeviren şey de, elbette Kürt
meselesinin dayandığı dinamikler. Nitekim kendisi de bu
dinamiklerden bağımsız olarak bulunduğu noktaya geldiğini hiçbir
zaman iddia etmedi. Dolayısıyla “Demirtaş etkisinin” arkasında bir
siyasi mücadele tarihi, toplumsal dinamikler bütünü olduğu çok
açık. Bununla birlikte herkesin kolayca teslim ettiği bir gerçek
daha var: Demirtaş’taki siyasetçi kumaşı. Demirtaş’ta bu kumaş
fazlasıyla var. Samimiyeti, söylediklerine fazlasıyla inanması bu
siyasetçi kumaşının önemli unsurları. Bir de gençliği var. Ama
galiba çok daha önemlisi, Kürtlerde ve Türkiyeli muhaliflerde Kürt
meselesinin silahsız çözülebileceğine dair bir inancın oluşmasına
önemli bir katkı sunmuş olması. Bu açıdan Demirtaş hem Kürtlerin
hem de Kürt meselesinin silahsız, demokratik çözümünü isteyen
Türklerin bir hülyasına tercüman oluyor.
İktidarın son zamanlarda Demirtaş’ı ısrarla “terörist”
olarak yaftalama çabası, onu 6-8 Ekim’de yaşanan şiddet olaylarının
faili olarak göstermeye yönelmesi tam da Demirtaş’ın bu imajını
yıpratmaya mı yönelik?
Son birkaç aydır genel olarak HDP’yi, özel olarak da Demirtaş’ı
yeniden kriminalize etmeye dönük sistematik bir kampanya
yürütülüyor. Bu kampanya yeni değil. 2015’ten sonra yapıldığı gibi,
öncesinde de, otuz yıldır Kürt siyasetçileri bu türden
kriminalizasyon kampanyalarına maruz kaldı. Ama son birkaç aydır
yoğunlaşan bir kampanya var. Fakat ortada önemli bir eksiklik
olduğu halde bu kampanyanın yapılması dikkatlere şayan.
'DEVLET SADECE PKK ÖNCESİ DEĞİL, HEP ÖNCESİ DURUMA DA DÖNMEYE
ÇALIŞIYOR'
Nedir o eksiklik?
Ortada PKK faaliyeti, Türkiye’nin “sinir uçlarıyla” oynayan bir
şiddet pratiği, panik ve kaygı halini tetikleyecek bir vasat yok.
Ama bu olmamasına rağmen HDP ve Demirtaş’a karşı yoğunlaştırılmış
bir kriminalizasyon kampanyası var. Bu da beş senenin ardından
devletin beklentilerinin gerçekleşmediğini gösteriyor. PKK büyük
ölçüde etkisini, Kürt siyaseti üzerindeki yönlendirici kapasitesini
yitirmesine rağmen HDP’ye oy desteği düşmüyor. Anlaşılıyor ki,
Kürtler bu meseleden öyle kolay kolay vazgeçmeyecek. O halde
devletin önünde şöyle bir mesele var: Kürtlerin yüzde 60’ına
tekabül eden bir nüfusun itiraz haliyle ne yapacağız?
Peki sizce devlet ne yapacak?
Mevcut itirazı zayıflatmaya çalışıyor. Kürtlerin itirazını
sıfırlamak değil ama yönetilebilir hale getirmek. Devletin bugün
yapmaya çalıştığı şey bu. Bunun için de devlet, çoktandır uğraştığı
üzere başta Demirtaş olmak üzere bütün siyaset sınıfını
etkisizleştirerek, tasfiye ederek bu işle ilgilenmeye çalışacak. Bu
politikanın uygulayıcıları klasik yöntemle, başla gövde arasındaki
münasebeti kopararak başarılı olunacağını düşünüyor. 2015’ten
beridir 1990’da HEP’le birlikte ortaya çıkan siyasi ve sivil
dinamiğin taşıyıcı unsurları tasfiye edilmeye çalışılıyor.
Siyasetçiler, sivil toplum çalışanları, iş insanları, pek çok kesim
adeta öğütülüyor. Bütün bu süreçten benim anladığım, devlet sadece
PKK öncesi duruma değil, HEP öncesi duruma dönmeye çalışıyor.
'HÜDA-PAR’I VEYA ZAYIF KÜRT AKTÖRLERİ TEŞVİK EDEREK MESELEYLE
BAŞ EDİLEMEZ'
Devletin, başla gövde arasındaki boşluğu da güdümlü
siyasi yapılarla, yahut Hüda-Par gibi oluşumlarla doldurmak
istediğine dair değerlendirme, sizce bir komplo teorisi
mi?
Bu gerçekten işe yarar bir yol olarak düşünülüyorsa durum epeyce
çaresiz görünüyor. Şundan: Hüda-Par desteklenerek HDP’yi dengelemek
imkansız bir hayal. 2015’ten itibaren Kürtlerde AK Parti’den bir
kaçış başlarken, HDP’nin desteğinde konsolidasyon var. AK Parti’den
kaçış ve HDP desteğinde konsolidasyon söz konusuyken, iktidar
çeşitli araçlarla, mekanizmalarla bunu dengelemeye çalışıyor
olabilir. Fakat bunu yapabilmek için gidip bulduğu aracın Hüda-Par
olması, iktidar açısından işlerin nasıl bir çıkmazda olduğunu
gösteriyor.
Neden?
Hüda-Par, Kürt siyasetinde birtakım dinamikleri manipüle etmek
için işlevsel bir aygıt olabilir. Ama memnuniyetsiz Kürt
kitlelerinin gideceği bir adres değil. Öte yandan Hüda-Par’lıların
Erdoğan’la yaptıkları görüşmede Kürtlerin memnuniyetsizliğini
kendisine nasıl aktardıklarını ve nasıl bir çözüm yolu sunduklarını
bilmiyoruz. Ama unutmayalım ki Hüda-Par, Kürt meselesinin hakla,
hukukla, Kürtçeyle ilgili kısımlarında AK Parti’nin tahammül
seviyesini aşan şeyler söyleyen de bir parti. İktidarın bu türden
mekanizmalara başvurmasının AK Parti’den sızma ve HDP’de
konsolidasyon kadar, bölgeye yeni siyasi aktörlerin girmesiyle de
ilgisi var. Bu aktörler Deva, Gelecek partileri ve kısmen CHP.
Bölgede AK Parti’den kaçış Deva ve Gelecek partilerinin gelişiyle
biraz daha artacaktır. Bu açıdan bile bakılınca, az önce bahsini
ettiğimiz hamlelerin başarıya ulaşma ihtimali yok. Türkiye devleti
daha önce benzer araçları defalarca denedi ama sahanın başka bir
realitesi var. Hüda-Par’ı ya da şu anda çok zayıf görünen Kürt
aktörleri teşvik etmeye çalışarak bu meseleyle baş etmek mümkün
değil.
'HDP’Yİ KAPATMANIN AKP AÇISINDAN ÜSTESİNDEN GELİNMESİ ZOR
MALİYETLERİ OLABİLİR'
Peki HDP’nin kapatılması ve onu ikame edecek yeni bir
partiye müsaade edilmemesi, iktidar açısından imkânsızı mümkün
kılabilir mi? HDP’siz bir ortamda Kürtlerin meyyali nereye doğru
olur?
Böylesi bir ihtimalin giderek güçlendiğini ben de idrak ediyorum
artık. Yani HDP’nin kapatılabilme ihtimali, belli ki devletin belli
kademelerinde fazlaca tartışılıyor. Bunu ciddiye almak gerekiyor.
Ancak bu yapılırsa, Türkiye’nin başta Batı'yla ilişkiler olmak
üzere başkaca seçimlerde daha bulunması gerekiyor. “HDP’yi
kapatırım” ile “Batı’yla yeni bir sayfa açmak istiyorum” aynı anda
denebilecek şeyler değil. Dolayısıyla HDP’yi kapatmanın AK Parti
açısından üstesinden gelinmesi zor maliyetleri olabilir; eğer
Batı’yla yeni bir sayfa açmak gerçekten isteniyorsa. İkincisi de,
eğer HDP kapatılır ve onun yerine başka bir partinin açılmasına da
izin verilmezse, HDP seçmeninin başka partilere yönelmesi de pek
muhtemel değil. HDP’nin kapatılmasının yaratacağı hoşnutsuzluk
Kürtlerde ya siyasetten çekilme eğilimini derinleştirir ya da AK
Parti muhalifi diğer partilere çekilmelerine yol açar. Bu AK
Parti’nin isteyebileceği bir şey mi, emin değilim.
Yani Kürtlerin 29 Mart yerel seçimlerindeki gibi
AKP-MHP’yi sarsmak üzere CHP’li adayları desteklemesi gibi
mi?
Evet, tam olarak öyle. Daha da ötesi, böylesi bir kapatma
kararının AK Parti’ye oy veren Kürtlerde de ciddi bir tepki
yaratacağı öngörülebilir. Dolayısıyla HDP’nin kapatılmasının
yaratacağı etkilerin AK Parti lehine olmayacağına dair çok sayıda
işaret var. Fakat bu işaretler, kapatma hamlesinin devletin belli
yerlerinde konuşulmasını, bunun zorlanmasını belli ki engellemiyor.
Şimdiye kadar AK Parti’den MHP’ye verilen dolaylı cevaplar, bu yola
girilmeyeceği yönündeydi. Fakat son birkaç gündür, bu yola
girilmeyecek olunsa da, Hazine yardımını kesmek gibi başka
mekanizmaların devreye sokulmak istendiğini gösteriyor. HDP karşıtı
mekanizmaları devreye koymanın maliyeti bir tarafta, koymamanın
maliyetleri ise, başta MHP’yle ilişkilerin bozulması olmak üzere
başka bir tarafta duruyor. Netice itibariyle HDP’ye ve Kürt
siyasetine karşı alınacak hiçbir kararın tereyağından kıl çekmek
gibi kolay olmayacağı açık.
AKP’nin, MHP’yle ittifaktan vazgeçmesi söz konusu
olabilir mi?
Bu neredeyse imkânsız, amma velakin AK Parti’nin MHP desteğini
almaya devam etmek için neleri yapabileceğini, iplerin hangi
noktada kopabileceğini şimdilik bilmiyoruz.
'KAYGI VE KORKU OTORİTERLEŞMEYİ DAHA DA TETİKLİYOR'
Son zamanlarda mevcut rejimin başta Kürt meselesi olmak
üzere temel sorunlara ilişkin yapacaklarının sınırlarını
öngörebilmek için iki referansa başvuruluyor: 1930’lar ve 40’lar
Türkiyesi ile Nazi Almanyası. AKP-MHP Türkiyesini bu iki referans
noktası üzerinden okumaya çalışmak ne kadar doğru, ne kadar
yanlış?
Nazi Almanya’sı, İtalyan faşizmi, otoriter deneyimleri anlamak
için müracaat edilebilecek başat kaynaklar. Sonuçta bu deneyimler
otoriter, faşizan eğilimlerin en billurlaşmış halini, modellerini
temsil ediyor. O yüzden bu modellere ne kadar yakın, ne kadar uzak
olduğumuza bakarak kendi durumumuzu anlamlandırmaya çalışmamızda
bir beis yok. Fakat bunların çok işe yarar benzetme kaynakları
olduğuna dair şüphelerim var. Çünkü 2015’ten beri yaşadığımız
otoriterleşme deneyiminin hem bize hem de dünyanın mevcut haline
özgü birtakım kaynakları var. O kaynakları tespit etmek, bunun
üzerinden okuma yapmaya çalışmak, içinde olduğumuz durumu anlama
konusunda daha işe yarar gibi görünüyor.
Nedir o kaynaklar?
Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı otoriter geleneğe hiç
girmiyorum bile. 2015 itibariyle olanlar, dünyanın girdiği hâl ve
ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmeye başlaması, AK Parti’ye hem hareket
kabiliyeti kazandırdı hem de kaygı duygusunu tetikledi. Bahsettiğim
ortam içerisinde bir taraftan Türkiye’nin akıbeti açısından ciddi
belirsizlikler oluştu, bir yandan da zaman zaman üstünlük duygusunu
kabartan imkânlar ortaya çıktı. Bir yandan Türkiye’nin
bölünebileceğinin bir yanda Azerbaycan’dan Libya’ya bayrak
dalgalandırmanın konuşulduğu bir ortam bu. Mevcut otoriterleşmenin
nedenlerinden biri tam da bu gelgitli hâl. Kaygı, korku ve üstünlük
duygularının bir aradalığı otoriterleşmeyi daha da tetikliyor.
Sadece dış siyasette değil, içeride de benzer bir ruh hâli hâkim.
2015 Haziran’ında AKP iktidardan düştü. Öncesindeki Gezi olayları,
7 Haziran sonrası yaratılan kaos, ardından gelen hendek olayları,
sonrasında darbe girişimi, MHP ile ittifak ve tüm bu süreçte
yaratılan veya hissedilen kaygı, bütün bunlar bugünkü
otoriterleşmenin daha doğrudan kaynaklarını oluşturuyor.
'TOPLUMUN OTORİTERLEŞMEYE YÖNELİK TOLERASYONU HIZLA
AZALIYOR'
Peki kronolojiyi şimdiyle bütünleştirince, geleceğe
ilişkin nasıl bir çıkarsama yapılabilir?
Türkiye’nin Batı'yla ilişkilerinin nasıl seyredeceği ve mevcut
ekonomik sıkıntıların idare edilemez hale gelip gelmeyeceği,
geleceği belirleyecek önemli unsurlar. Nitekim ekonominin idare
edilemeyecek noktaya geldiğine dair işaretler çok yoğun. Son beş
senedir yaşadığımız otoriter rejim, ekonominin görece felaket
noktasına gelmemesi sayesinde tolere ediliyordu. Ama ekonomideki
çöküntü, toplumun otoriterleşmeye tahammülünü hızla azaltıyor.
Yani otoriterleşme sürecinin sonuna mı
yaklaşıyoruz?
Hayır, bilakis, Batı'yla ilişkilerin daha da kötüleşmesi ve
ekonomik çöküntünün derinleşmesi, bizi daha da otoriter bir rejime
götürebilir. Zayıf bir ihtimal olarak görsem de, iktisadi krizin
derinleşmesi göze alınarak Batı'dan tamamen kopuş, muhalefeti
tamamen kriminalize etme gibi eğilimler artabilir. Gerçi son
zamanlarda gördüğümüz işaretler bu yolun göze alınmayacağı yönünde.
Sonuçta durumun baş edilemez noktaya geldiği görülünce iktisat
siyaseti, kadrolar değiştirildi, izolasyonist iktisat siyasetini
temsil eden figür olan Berat Albayrak görevden alındı. Daha sonra
da Joe Biden’la, AB’yle yeni sayfa açmaya hazır olunduğu duyuruldu.
Bu işaretler, otoriterliğin en azından inceltilerek sürdürülmeye
çalışılacağı yönünde. Ama bu inceltme AKP’yi artık iktidarda
tutmayacak hale gelirse, Cumhur İttifakı mevcut otoriterliği daha
da sertleştirerek derinleştirmeye meyledip varlığını sürdürmeye
çalışabilir.
'CUMHUR VE MİLLET İTTİFAKLARI ARASINDA İKİ BENZEŞME NOKTASI
VAR: MİLLİYETÇİLİK VE BATI KARŞITLIĞI'
Cumhur İttifakı’nın karşısındaki Millet İttifakı’nda da
söylemin hızla sağa kaydığı, milliyetçi söyleme ağırlık verildiği
görülüyor. İki ittifak arasında ideolojik makasın açılmak yerine
kapanmaya doğru gittiği değerlendirmesine katılıyor
musunuz?
HDP’yi hariç tutarsak, CHP-İYİ Parti bloku ile AKP-MHP bloku
arasında benzeşmeler olduğu doğru. Ama bunu sağcılaşma üzerinden
okumak ne kadar mümkün, bilemiyorum. Sağcılaşma dendiğinde halen
esas olarak iktisat siyasetine dair bir pozisyonu kastetmek
gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan sağcılaşmayı iktisadi alanda
eşitsizliği normal görmek, dert etmemek olarak özetlemek mümkün. Bu
açıdan bakıldığında ne AKP-MHP’yi ne de CHP-İYİ Parti’yi 1980
öncesi tipik sağ siyasetlerin temsilcileri olarak görebiliriz.
Zaten 2008 krizinden sonra bu siyaseti sürdürebilmenin imkânları da
kalmadı. Ama iki blok arasında iki benzeşme noktası olduğu da
açık.
Nedir o iki benzeşme noktası?
Benzeşme alanlarından birisi milliyetçilik. AKP-MHP
milliyetçiliği ile CHP-İYİ Parti milliyetçiliği arasında halen
önemli farklar olmakla birlikte, her iki blokun da tanımlayıcı
vasıflarından biri milliyetçilik. Bir diğer benzeşme noktası ise
Batı’yla mesafe, Batı’yla ilişkilere yönelik tereddüt. Dolayısıyla
anti-Batıcılık ile milliyetçilik, AKP-MHP ile CHP-İYİ Parti’yi
benzeştiren iki önemli unsur. İki blok arasındaki mesafe, bu
alanlarda karşılıklı olarak atılan adımlarla daralıyor.
İslamcılık neden bu unsurlardan biri değil?
AKP, Müslüman Kardeşler fikrinin Arap Baharı’yla birlikte aldığı
büyük darbe sonrasında İslamcılık üzerinden Türkiye’yi harekete
geçirebilecek pozisyonda değil artık. Selefi İslamcılık değil ama
Müslüman Kardeşler İslamcılığının dünyada bir karşılığı kalmadığı
için, AKP’nin İslamcı kanadı zayıflamış durumda. Buna mukabil İYİ
Parti-CHP’nin milliyetçiliği de muhafazakâr motiflere açık hale
gelmiş olsa da, İslamcılığa açık değil. İslamcılığın AK Parti
açısından başat motif olmaktan çıkmasından ötürü bu iki blok
arasındaki ana ayrım noktası da İslamcılığa uzaklık ya da yakınlık
değil. İki blok arasındaki esas ayrım noktası rejimin karakteriyle,
demokrasiyle ilgili. Güçler ayrılığı, parlamenter sistem
konusundaki farklılıklar çok derin. AKP-MHP blokunun, modern
demokrasinin en temel kaidelerinden biri olan güçler ayrılığı
ilkesini artık önemsemediği açık. CHP-İYİ Parti blokunda ise böyle
bir pozisyon söz konusu değil. Muhtemelen önümüzdeki dönemde siyasi
cepheleşmenin birincil ekseni de bu fark olacak. Zira bu iki blok
arasındaki bütün tartışma “parlamenter sistemine dönüş mü,
başkanlık sistemine devam mı” soruları üzerinden şekilleniyor.
'YAKIN GELECEKTE HDP’YE RAKİP OLABİLECEK BİR FİKRİYAT
GELİŞMEZ'
İki blokun özellikle milliyetçi söyleminin, iktidarın
yoğunlaştırılan baskılarının Kürt siyasetinin ideolojisi üzerinde
belirleyici etkisi oluyor mu, yoksa Kürt hareketinin, iddia
edildiği gibi ideolojik olarak bu tür basınçlara karşı bağışıklığı
mı var?
Şu aşamada baskıların Kürt siyasi hareketi üzerinde ideolojik
düzeyde bir dönüşüm yaratabildiğini söylemek mümkün değil. HDP
açısından “radikal demokrasi” veya Kürt meselesinin Türkiye siyasi
birliği içinde demokratik yollarla çözümü yönündeki fikir, hedef
değişmiş değil. Dahası, bu alanda yakın gelecekte HDP’ye rakip
olabilecek bir fikrin gelişebileceğini de zannetmiyorum.
Ama Kürtler arasında HDP’nin “radikal demokrasi”
fikriyatına karşı bağımsızlıkçılık eğiliminin arttığına dair
iddialar da var…
Bundan çok emin değilim. Hem Türkiye Kürtlerinin bir şekilde
tecrübe ettiği sosyolojik durum hem de uluslararası ortam buna
müsait değil. O nedenle HDP fikrinin Kürtler arasında ana çizgi
olmaya devam edeceği kanaatindeyim. Öte yandan elbette son 4-5
senede yaşatılanların aktüel düzeyde toplumda yarattığı
değişiklikler var.
Ne gibi değişiklikler?
Kürtlerin önemli bir kısmı hâlen daha önce olduğu gibi HDP’ye oy
veriyor ama bu kadar.
'KÜRTLER SİYASİ ALANDAN KÜLTÜR ALANINA ÇEKİLİYOR'
Neden bu kadar?
Kürt kalabalıklarının Kürt meselesi etrafındaki itirazını
seslendirmesinin ana mekanizması HDP etrafında durmak, HDP’ye oy
vermek şeklinde gerçekleşiyor. Ama daha önce gördüğümüz biçimiyle
sokakta olma, HDP’li vekillerin arkasına dizilme hâline bir süredir
tanık olmuyoruz. Bu, rejimin otoriter karakterinden kaynaklandığı
kadar, 2015 sonrasında Kürt siyasetinin yanlışlarıyla da ilgili.
Bugün Kürt kalabalıkları sokakta değil ama HDP’ye oy veriyor. Bir
başka eğilim olarak da kültürel alana çekiliyor. Enteresandır, şu
anda Kürtler arasında kültürel alanda bir Rönesans yaşanıyor. Ciddi
bir canlanma hâli var. Eskisinden çok daha fazla Kürtçe kitap,
mizahtan psikolojiye, iktisattan tarihe kadar çeşitli alanlarda
uzmanlaşmış dergiler yayınlanıyor. Yeni nesiller Kürtçe öğrenmek
için çeşitli çalışmalar, kampanyalar yapıyor.
Bu canlanmayı nasıl izah ediyorsunuz?
Kültür alanına çekilmek, itirazını kültürel araçlara
dolayımlayarak ifade etmek, siyasal alanda var olmanın maliyetinden
daha düşük çünkü. 1980 sonrasında da böyle bir eğilim yaşanmıştı.
Solun önemli bir kısmı kültür alanına çekilerek kendisini bir
şekilde devam ettirmeye, baskıyla böyle baş etmeye çalışmıştı.
Erdoğan’ın kültürel alanda iktidar olamamaktan sıklıkla
yakınması tam da bu sahayı da kapatma arzusuna mı
dayanıyor?
Bir kısmıyla evet ama onun serzenişi daha çok kendilerine
ilişkin. Orada da korkarım yapacak bir şey yok. Komutla, talimatla
kültürel üretim olmaz. Kültürel üretim için gerçek, organik
kaynaklara, damarlara ihtiyaç var ve AKP kendi sahasında tüm bu
damarları kurutmuş durumda. İktidar cenahında sadakat performansı
kültürel performanstan çok daha önemli olduğu için sahici
ürünlerin, eğilimlerin çıkmasını beklemek beyhude.
'20 SENE SONRA KÜRTÇESİZ BİR KÜRTLÜK HÂLİ VAR OLABİLİR
AMA…'
Rawest Araştırma’nın “Türkiye'de
genç Kürt olmak” başlıklı araştırmasına göre ayrımcılığa
uğramak Kürt gençlerinde hem dile hem kimliğe dönüşü sağlıyor.
Araştırmanın yürütücülerinden Reha Ruhavioğlu’na göre Kürt gençleri
arasında radikalleşme azalırken sivil siyasete yönelim artıyor.
Dahası, Ruhavioğlu’na göre asimilasyon artarken Kürtlük bilinci de
artıyor. Yani Kürtçeyi kullanma azalırken, gençler arasında Kürtlük
bilinci artıyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor?
Rawest’inki bir realiteyi tespit ediyor. Klasik sosyal bilim
okumaları, dil ortadan kalkarken etnik bilincin yükselişini tespit
eden bu tür sonuçları birbiriyle uyumsuz bulur. Çünkü ikisi
arasında doğrudan bir ilişki olduğu, anadil kullanımı azaldıkça
etnik bilincin de azalacağı sanılıyor. Oysa etnik bilinç ya da
kimliğe sığınma, çekilme, illa dili sürdürmeyi gerektirmiyor.
Neden?
2000’li yılların başında İskoçlarda orijinal Kelt dilini konuşma
oranı yüzde 5 civarındaydı. Şimdiki oran daha da vahim olabilir.
İskoçların yüzde 95’i İngilizce konuşuyor yani. Son 20-30 senedir
Baskça eğitim dili olmasına rağmen Bask’ta da durum böyle. Fakat
İskoç dilinin kullanımı yüzde 5’lere düşerken, İskoç milliyetçiliği
zirve yapmış durumda. Büyük ihtimalle önümüzdeki dönemde yapılacak
referandumla Britanya’dan ayrılma kararı alınacak. Dolayısıyla bir
etnik kimlik için dilden başka şeyler üzerinden de devam
ettirilebilir. Farklılık duygusunu canlı tuttuktan sonra, bu dil ya
da başka bir şey olabilir. Mesela karşıdaki kimlik tarafından neye
maruz bırakıldığı bir kimliği canlı tutmak için dil kadar güçlü bir
değişken olabilir. Kürtlerin son beş senede maruz kaldıkları, kendi
kimliklerine çekilme eğilimini zaten güçlü kılmaya yetiyor.
Kürtçenin kullanımındaki zayıflamaya karşılık milli kimliğin
güçlenmesi bir çelişki değil. Fakat ortada bir trajedi olduğunu da
kabul edelim.
Nasıl bir trajedi?
Siyasi baskılar kültür alanına çekilmeyi, buradaki canlılığı
tetikliyor ama bunun ne kadar gideceği belirsiz. Kürtçenin devam
ettirilmesi kurslar, dergiler, online kampanyalar gibi iradi
tasarruflarla olacak şey değil. Böyle devam ederse, 20 sene sonra
Kürtçesiz bir Kürtlük hâli ortaya çıkabilir. Ama Kürtçesiz bir
Kürtlük kuvvetli bir itiraz kimliği olmaya ne kadar devam eder,
bunu kestiremeyiz. Dolayısıyla “Kürtçe olmasa da Kürtlük devam
eder” gibi bir rahatlığa da kapılmamak gerekiyor.